Türkiye'nin en iyi haber sitesi

'Çatışma', 'ihanet', 'Türk'ün bir hiç uğruna fedakârlığı' bağlamında kavramsallaştırılarak ulus-devlet milliyetçiliğini besleme amacıyla kullandığımız "Yemen İsyanı"ndan pekâlâ farklı dersler de çıkarmak mümkündür

Geçen hafta son dönem Osmanlı tarihinin en önemli gelişmelerinden birisinin 100. yıldönümü anıldı. Bir asır önce, 20 Ekim 1911 tarihinde, uzun süren gizli pazarlıklardan sonra Yemen'deki Zeydî cemaatinin lideri İmam Yahya Hamideddin ile özel yetkiler ve Yemen Kuva-yı Umumiyesi Kumandanı ûnvanıyla bölgeye gönderilen Ahmed İzzet (Furgaç) Paşa bir "itilâfnâme" imzaladılar. 1912 yılında geçiçi kanun olarak meclis tarafından onaylanan bu anlaşma, iki yıl sonra kanun haline getirildi ve 1923 yılına kadar Yemen'in Cibal (dağlık) bölgesinin hukukî statüsünü belirledi.
Da"an Anlaşması olarak anılan bu sözleşme Osmanlı Devleti'nin, isyan etmiş bir topluma, Büyük Devletler müdahalesi olmaksızın, pazarlıklar sonucunda tanıdığı ilk özerklik olması bakımından büyük önem taşır. Buna karşın 20 Ekim 2011 tarihli Türk basınında konuyla ilgili herhangi bir yazı ya da haber yer almamıştır. İlginç bir tesadüf olmak üzere anılan tarihte Milliyet gazetesinde yayınlanan "Yemen Türküsü" başlıklı bir köşe yazısı, tarihî olayları nasıl kavramsallaştırdığımız ve ulus-devlet milliyetçiliği aracı olarak kullandığımızı ortaya koymaktadır. "

Yemen'i koruyan Anadolu evlâtları"

Burada üzerinde en fazla durulması gereken konu "Yemen"in bu tür bir anlaşmanın sağlandığı, sonrasında herhangi bir çatışmanın yaşanmadığı ve I. Dünya Savaşı'nın yarattığı karmaşada dahi sözleşmeye uyulduğu bir yer olarak "hatırlanmamasının" tercih edilmesidir. Bunun da sadece tarih bilgisi eksikliğiyle açıklanabilmesi mümkün değildir.
Üzerinde durulması gereken ikinci husus Yemen'de yaşananların bir "imparatorluk hayali" uğrunda "Mehmetçiğin telef ettirilmesi" şeklinde tarihselleştirilmesidir. Bu yaklaşım çok uluslu bir imparatorluktan günümüz ulus-devleti refleksleri göstermesini beklemenin yanı sıra ciddî bilgi eksikliği de içerir. Ancak daha da önemlisi, bu yaklaşımın tarihimizi ve imparatorluğun diğer unsurlarıyla Türkler arasındaki çok yönlü ilişkiyi, Atay'ın Zeytindağı'nda yaptığı gibi, basit bir "ihanet" sorunsalı etrafında şekillendirmesidir. Bu yolla "Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur" benzeri bir sonuca ulaşılması ise fazlasıyla sorunlu ulus-devlet milliyetçiliğini beslemektedir.
"Yemen'i koruyan Anadolu evlâtları" benzeri kavramsallaştırmalar en azından tarihsel bir olgunun tüm cephelerini yansıtmazlar. Yemen İsyanı'nın en kanlı sahifesi olan, vilâyet merkezi San'a'nın taraflar arasında el değiştirdiği 1905 yılındaki çatışmalara baktığımızda, zayıf 7. Ordu dışında isyanın ilk evrelerinde görev yapan ana gücün Suriye taburları olduğu görülür. Lisana âşina, iklime alışık olmaları ve sevklerinin kolaylığı nedeniyle 5. Ordu'dan gönderilen Suriye taburları çatışmanın yükünü sırtlamışlar ve aylarca süren mücadelede her tabur mevcudunun en az üçte ikisini kaybetmiştir. Bu gelişmeler sonrasında Suriye taburları isyan etmiş, bu da Osmanlı idarecilerini bölgeye imparatorluğun değişik vilâyetlerinden redif (ihtiyat) birliklerini sevketmeye mecbur etmiştir.
İlk sekiz tabur Akkâ'dan yetiştirilen Arap askeri olmuş, bunu takiben hükûmet Elbasan ve Yanya'dan toplam on altı Arnavut ihtiyat taburu ile Rize ve Isparta'dan tertip edilen on altı taburu Yemen'e sevketme kararı almıştır. Daha sonra pek çok Anadolu ve Rumeli vilâyetinden ihtiyat taburlarının bölgeye gönderildiği ve bunların çatışma ve salgın hastalıklar nedeniyle büyük zayiat verdiği doğrudur. Ancak, Suriye taburlarının isyanına sinirlenen ihtiyar Ahmed Fevzi Paşa'nın "Arnavut, Kürt, Türk ve Laz askeri" ile savaşacağını söylemesine karşın San'a'yı geri alan kuvvetin çoğunluğunu gene Arap askeri oluşturmaktaydı.
Suriye taburlarının isyanı bölgeye gönderilmeye çalışılan diğer unsurlara mensup askerin şevkle savaştığını düşünmemize de neden olmamalıdır. Yukarıda zikredilen Rize taburlarını yola çıkartmak dahi mümkün olmamış, Elbasan taburları da ancak yıllardır ödenmeyen maaşları toptan verilerek gemilere bindirilebilmişti. Dolayısıyla çatışmanın "isyancı Araplara karşı" "Yemen'i koruyan Anadolu evlâtları" biçiminde kavramsallaştırılması yaşanmış gerçekliğin en azından bir bölümünü görmezlikten gelmektir.

Neden "Anlaşmayı" hatırlamıyoruz?

Burada daha ilginç olan "Yemen"in sadece "isyan," "ihanet" ve "çatışma" bağlamında tarihselleştirilmesidir. Halbuki 1911 Da"an Anlaşması "farklılığını muhafaza etme" iddiasıyla merkezle kanlı bir çatışmaya girmiş bir toplumla, her iki taraftan on binlerce kişinin hayatını kaybettiği bir çatışma sonrasında, ulaşılan bir uzlaşma olması bakımından büyük önem taşır.
Beş yılı aşkın bir süre devam eden, yeniden başlatılan çatışmalar nedeniyle sık sık kesilen gizli pazarlıklarda iki taraf da sadece kendi arzularını yansıtan bir uzlaşmanın mümkün olmadığını anlamıştır. Osmanlı idaresi meselelerini kendi hukuku çerçevesinde çözmek isteyen Zeydî toplumuna Hanefî hukuku uygulatma arzusundan vazgeçmiş, İmam Yahya ise "kendisine toprak bırakılması" ve kendisini belirli bir bölgenin bağımsız idarecisi durumuna getirecek ûnvanlar kullanma taleplerini geri çekmiştir.
Bunun sonrasında bölge tarihinde görülmemiş bir huzur dönemi yaşanmış, kendisi de Yemenli olan Vali Mahmud Nedim Bey, İmam Yahya ve onun tavsiyesi üzerine atanan Zeydî kadılar Cibal bölgesinde beraber çalışmışlardır. İlginçtir ki, İmam Yahya I. Dünya Savaşı sırasında Arabistan'da Osmanlı Devleti'ne sadık kalan nadir liderlerden birisi olmuş, 1918 Kasımında mağlubiyet haberinin San'a'ya ulaşması sonrasında ulema ve ileri gelenlerin kendisini sadece Cibal'in değil tüm Yemen'in lideri ilân etmesine karşın, önce İstanbul, sonra da Ankara ile ilişkisini kesmemiştir. 1923 yılında istiklâlinin tanınmasını istediğinde ise Ankara kendisine olumlu cevap vermiş ve subay, uzman memur ve teknik eleman temin ederek yardımcı olmuştur.

Neden farklı bakamıyoruz?

Dolayısıyla "çatışma," "ihanet," "Türk'ün bir hiç uğruna fedakârlığı" bağlamında kavramsallaştırarak ulus-devlet milliyetçiliğini besleme amacıyla kullandığımız "Yemen İsyanı"ndan pekâlâ farklı dersler de çıkartmak mümkündür. Bu dersleri çıkartmak için ise onlardan istifade gibi bir arzunun bulunması gerekmektedir. Ancak Da"an Anlaşması önemindeki bir gelişmenin 100. yıldönümüne bir satırla olsun değinilmezken, acıklı türkülerin tekrarıyla yetinilmesi, ulus-devlet milliyetçiliğimizin bu tür bir arzusu bulunmadığını göstermektedir.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
YAZARA MAİL GÖNDER