Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Pek çok kapsamlı sorunun içiçe geçtiği Türkiye'de bunları doğuran nedenler birbirine karışmakta, bunun neticesinde ise anlamlı olmayan sebeb- sonuç ilişkileri kurulmaktadır. Bunların en önemli örneklerinden birisi de şüphesiz demokratikleşme, iktidar paylaşımı ve Kürt Sorunu arasındaki karmaşık münasebettir.
Genellikle varsayıldığının tersine toplumun genel anlamda "demokratikleşmesi" Kürt Sorununu çözecek sihirli bir değnek olmadığı gibi "şiddet"i ortadan kaldırma alanında da sınırlı etkiye sahiptir.
Tarihî gelişmelerin de ortaya koyduğu gibi "genel demokratikleşme" gerekli olmasına karşılık sorunun çözümü alanında yeterli olamamaktadır. Bunun temel nedeni egemen Kürt siyasetinin soruna toplumun genelinde ne olduğundan bağımsız biçimde belirli bir coğrafya ile ilintili bir "iktidar mücadelesi" olarak yaklaşmasıdır.
Dolayısıyla Kürt Sorunu'nun siyasal çözümü genel demokratikleşmenin yanı sıra iki önemli gelişmenin gerçekleşmesini zorunlu kılmaktadır. Bunlardan birincisi Kürt siyasetinin kendisini büyük toplumsal resim içine yerleştirmesi, son zamanların popüler kavramsallaştırması kullanılacak olursa, "Türkiyelileşmesi"dir. İkincisi ise bunun neticesinde toplumun geri kalanı ile ortak paydalar etrafında yaratılacak "biz" tasavvurunun Kürt vatandaşların çoğunluğu tarafından çoğulcu yollarla benimsenmesidir.

"Sorun" ve demokratikleşme
Tarihî süreçler gözönüne alındığında toplumun genel demokratikleşmesi ile "Kürt Sorunu"nun çözümü arasında belirleyici bir ilişkinin varolmadığı yorumu yapılabilir. Örneğin toplumun genelinde eşitlik temelinde bir dönüşüm yaratmayı hedefleyen Tanzimat siyasetleri Bedirhan Bey isyanının da gösterdiği gibi merkez ile Kürtler arasında daha çatışmacı bir ilişkinin gelişmesine neden olmuştur.
Buna karşılık merkez ile Kürtler, II. Abdülhamid rejimi altında, iktidar paylaşımına dayalı bir denge üzerinde uzlaşabilmişlerdir. Bu uzlaşma Kahire'de yayına başlayan Kürdistan mecmuası ya da "Kürtleri Ermeniler ile çatışmamaya davet eden" Azm-i Kavî Cemiyeti benzeri örgütlenmelerin temsil ettiği proto milliyetçiliğin etkisini marjinalleştirmiştir.
Kürt seçkinleri büyük resme bakıldığında Saray ile kurdukları yeni dengenin karşılığını aldıklarını düşünmüşlerdir. Millî İbrahim Bey benzeri yerel liderlerin paşa yapıldığı, Hamidiye Alayları üzerinden yerel iktidarın yeniden güç kazandığı, merkezî bürokraside Kürt seçkinlere önemli mevkilerin tahsis edildiği bir denge proto-milliyetçi rejim eleştirilerinin Kürt coğrafyasında etkili olmasını önlüyordu. Kürt unsurunun merkezle en olumlu ilişkileri sürdürdüğü dönemlerden birisi II. Abdülhamid rejimi olmuştur.
Buna karşılık coğrafyamızın pek çok bölgesinin çoğulculuk alanında uzun süre ulaşamadığı koşulları yaratan 1908 İhtilâli sonrasında beklenenin tersine Kürt proto milliyetçiliği güçlenirken merkezle yaşanan gerilim artmış, Rusya ile ilişki kuran İrşad ve Cihandanî benzeri örgütlenmeler merkezle ciddî çatışmaya girmişlerdir.
Bu tarihî sürecin ortaya koyduğu gibi Osmanlı son döneminde Kürtler ile merkez arasındaki ilişkinin niteliğini şekillendiren toplumun genel anlamda demokratikleşmesi, rejimin liberalleşmesi değil Kürt unsurun kendi coğrafyası olarak mütalâa ettiği alanlardaki "iktidar paylaşımı" olmuştur.

Cumhuriyet sonrası çatışma
1918 sonrasında Kürt seçkinlerinin çoğunluğu ayrılıkçı tezleri de dile getiren etnik milliyetçiliği değil tabandan yukarıya gelişen bir "dar ölçekli Panislâmizm" girişimi olan "Müslüman milliyetçiliği"ni tercih etmiştir. Bunda ise Kongreler İktidarı ile başlayan süreçte İttihad ve Terakki siyasetlerinden farklılaşan ve ittifaka katılan değişik İslâm anâsırına geniş alanlar açacağı düşünülen bir yönetim yaklaşımının benimseneceğine duyulan inanç önemli rol oynamıştır.
Bu beklentilere karşılık Erken Cumhuriyet'in tektipleştirme çabaları Kürtlerle merkez arasındaki ilişkinin şiddetli bir çatışmaya dönüşmesine neden olmuştur. Bu çatışmanın temel nedeni Erken Cumhuriyet'in "toplumun genelinde ne yaptığı"ndan ziyade Kürtlere iktidardan herhangi bir parça vermeyi reddetmesiydi. Bu da Kürtler ile merkez arasında şiddetin yoğun biçimde kullanıldığı bir ilişkinin gelişmesine yol açmıştır.
Şiddet kullanımı ile bastırılan isyanlar, tektipleştirme siyasetleri, zorunlu iskân uygulamaları, 1950 sonrasında ivme kazanan iç göç sorununun daha karmaşık hale gelmesine yol açtığı kadar onu toplumun genelindeki gelişmelerle daha irtibatlı hale getirmiştir.

Kürtler ve toplumun geneli

Buna karşılık bu acılarla dolu süreç Kürt siyasetinin toplumun geri kalanı ve merkezle olan ilişkilerindeki temel belirleyiciyi değiştirmemiştir. Kürt toplumunun sözcülüğü üzerinde tekel kuranlar günümüzde de bu alanda önemli olanın belirli bir coğrafî alanda iktidar paylaşımı/ devri olduğu yaklaşımıyla siyaset şekillendirmektedir.
Bu nedenle demokratikleşme alanında atılan adımlar Kürt siyaseti ile uzlaşma yaratılması alanında sınırlı etki yaratabilmektedir. Bu siyaset Kürt kimliğini inkâr eden, toplumun genelinde de ağır bir baskıcılık uygulayan merkezle de bu alanlarda önemli liberalleşme sağlayan merkezle de benzer biçimde çatışmıştır.
Bu açıdan bakıldığında "Türkiyelilik" yaklaşımı ile ciddî bir dönüşüm yaratacağı, toplumun geri kalanına açılacağı izlenimini veren egemen Kürt siyasetinin İlinden ayaklanması sonrasında kurulan Kruşevo Cumhuriyeti benzeri özerklik ilânları üretmesi şaşırtıcı değildir. Bu, egemen Kürt siyasetinin değişimi okumak ve toplumun geri kalanıyla bütünleşmek alanında fazlasıyla ağır kaldığını ortaya koymaktadır.
Dolayısıyla sorunun siyasal çözümü için Kürt siyasetinin toplumun bütünüyle "iktidar paylaşımı" ötesinde bir ilişki kurması gerekmektedir. "Türkiyelilik"i "coğrafya temelli iktidar paylaşımı taleplerimize destek veren diğer toplum unsurlarına açılma" olarak kavramsallaştıran bir siyasetin bunu gerçekleştirmesi ise fazlasıyla zordur.
Söz konusu egemen siyasetin Kürtler arasında toplumun geneliyle farklı boyutta ilişki kurmak isteyenlerin seslerini duyurmasına izin vermemesi sorunu daha da çetrefilleştirmektedir. Bu ise çoğulcu biçimde gerçekleştirilecek bir "biz" tasavvuru ile toplumun geri kalanıyla eklemleşilmesini imkânsız hale getirmektedir.
Bu çerçeveden bakıldığında "demokratikleşme"ye Kürt Sorunu'nu çözecek bir gümüş kurşun biçiminde yaklaşılması doğru değildir. Bu, toplumun genelinde demokratikleşme ve Kürt vatandaşlarımızın doğal haklarının teslimi alanındaki çabaların bir kenara bırakılması gerektiği anlamına gelmez. Ancak Kürt siyasetinin de "çözüm" için kendisinin atması gereken adımlar olduğunu unutmaması gereklidir.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
YAZARA MAİL GÖNDER