YAZARA MAİL GÖNDER ABD'nin istihbarat paradoksu

YAZARLAR / Pazar Sabah Yazarları

ABD, kendi derin devlet aklının (Pentagon-NSA-CIA) ürünü olan paradoksal bir Ortadoğu politikasına saplandı. Başarısız oldukça da yeni cephe açıyor ve ‘müttefik’ dediği Türkiye’ye karşı da istihbarat savaşı yürütüyor.

Dünya, 21. yüzyıla, yakın periferisinde Türkiye'nin de yer aldığı Ortadoğu merkezli bir girdabın içine çekilerek girdi. Amerika Birleşik Devletleri'nin 2003'te Irak'ı işgali bu anaforun başlangıcı sayılabilir.
Irak'ın işgaliyle Saddam Hüseyin'in önderliğindeki Sünni iktidar bloku devrildiği için İran'ın kontrolündeki Maliki liderliğinde bir Şii iktidar bloku ortaya çıktı. Şia'nın hâkimiyeti, IŞİD suretindeki Sünni Selefiliğin radikal formunun 'Frankenstein' gibi hortlamasına neden oldu. Şimdi ABD yine İran vasıtasıyla Şii blok üzerinden IŞİD'i bertaraf etmeye çalışıyor. Bu bir kısır döngü.
Benzer bir durum Suriye'de de geçerli. ABD, Suriye'de önce Esad muhaliflerini belirli ölçüde destekledi, ancak bu politika yetersiz kalınca Esad devrilmedi ve radikal örgütler devreye girdi. ABD şimdi Esad'la pazarlığa oturmaktan söz ediyor. Bu da kısır döngü. Ancak hermafrodit bir kahramanın, paradoksal biçimde sürekli kendi kendinden ürediği ve kendi kendini öldürdüğü tuhaf hikâyenin anlatıldığı Alın Yazısı/Predestination filminde rastlanacak türden bir kısır döngü hem de.

AÇIK İSTİHBARAT DEVRİ

ABD, kendi derin devlet aklının (Pentagon-NSA-CIA) ürünü olan ve artık 'Tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan çıkar' sorusunun cevapsızlığında ifadesini bulan bir Ortadoğu politikasına saplanmış durumda. Washington, bölgemizde karşılığı olmayan politikalar güttüğü yetmezmiş gibi 'müttefik' dediği Türkiye'ye karşı da istihbarat savaşı yürütüyor. Bunu yaparken 'açık istihbarat' denilen olguyu kullanıyor.
Bu hafta Üç Boyutlu Portre'de -biz de açık kaynaklara dayanarak- bu açık istihbarat savaşının perde arkasına ilişkin bilgiler aktaracağız. ABD'nin önemli düşünce kuruluşlarından Council on Foreign Relations'ın (CFR) çıkardığı Foreign Affairs adlı derginin Mart-Nisan 2015 sayısında yayınlanan bir makale ile başlayalım. Bu makale, ABD'nin açık istihbarata ne denli önem verdiğini anlamak için yeterli bilgi içeriyor. Makalenin görselinde, Langley'de görevli bir temizlikçinin tam da CIA'in ambleminin bulunduğu yeri paspaslarken çekilmiş bir fotoğrafın yer alması da elbette manidar.
Jane Harman imzasıyla yayınlanan 'İstihbarat topluluğunun bozulması/Amerikan casusluk teşkilatlarının güncellenmesi gerekiyor' başlıklı makalede özetle şöyle deniliyor:
"Açık kaynaklara dayanarak yapılan istihbarat faaliyetleri, 10 yıl içinde insana dayalı klasik istihbarattan daha değerli olacak."
Makalede klasik istihbarattan açık istihbarata yönelişe sebep olan ABD'nin üç istihbarat zaafı şöyle sıralanmış: Boston bombaları gibi 'homeland' (anavatan) sınırları içindeki saldırıların zamanında tespit edilememesi, Suriye'nin iç savaş sonucunda dağılması ve IŞİD'in yükselişi.
Teknik ve açık istihbaratın öne çıkması; istihbaratta operasyonel saha elemanlarının etkinliğinin azalması, dolayısıyla CIA'in fonksiyonunun daralması ve açık istihbarat/propaganda faaliyetlerine hammadde sağlayan NSA'in güçlenmesi anlamına geliyor. Amerikan Hükümeti bu yüzden 'insansız' istihbarat programlarına ağırlık vermeye başladı. Bir başka deyişle istihbaratta -yine bir Hollywood filminden ilhamla söylersek- 'Artificial Intelligence' (Yapay Zekâ) dönemine girdiğimiz söylenebilir. Intelligence hem zekâ, hem de istihbarat anlamına geldiği için 'Artificial Intelligence' kavramı, geleceğin istihbarat teknolojisini özetlemek için kullanılabilir.
NSA'in, henüz deney aşamasında da olsa istihbaratta insan unsurunun yaptığı işleri (haber toplama, analiz etme, operasyon planı kurgulama) yapabilecek yazılım sistemleri üzerine çalışmaları var. Bu yazılımları 'istihbarat robotları' olarak görebiliriz. İstihbaratta teknoloji kullanımı yaygınlaştıkça HUMINT denilen 'Human Intelligence', yani insana dayalı istihbarata olan ihtiyacın azalacağını daha önceki yazılarımda da dile getirmiştim.
Yeni dönemin istihbarat savaşları, telefon, e-posta ve sosyal medya verilerini teknik takip sonucunda elde etme ve bu ham verilere dayanarak bir psikolojik harekât stratejisi oluşturma esasına dayanıyor. Açık kaynaklara dayanarak yapılan istihbarat faaliyetlerine, konvansiyonel ve sosyal medya yoluyla yapılan propaganda ve psikolojik harekât faaliyetleri de dâhil çünkü.
Buradan şu sonucu çıkarmak mümkün: ABD, yeterince hâkim olamadığı ya da bu yazının jargonuyla söylersek anafora girdiği coğrafyalardaki meseleleri; oraya asker sevkederek, hatta operasyon için ajan göndererek değil, elektronik istihbarat ile ve medya üzerinden yürüttüğü açık istihbarat operasyonlarıyla halletmeye çalışacak. Bunu nasıl mı yapacak? Aslında yapmaya başladı bile.
Boşuna değil son birkaç yılda Türkiye aleyhtarı yazılar yazan Amerikalı kalemlerin sayısında hatırı sayılır bir artış yaşanması. Bu kalemlerden CFR analisti Steven A. Cook, iki yıl önce kendisinin de aralarında bulunduğu yazar/analistlerin adını gündeme getirdiğim için beni ve bazı Türk gazetecileri 'komploculuk'la suçlamıştı.
Cook, 4 Kasım 2013'te yazdığı yazıda, ilk kez 1992'de geldiği Türkiye'de neler yaşadığını "Şiş kebap çok güzel, yine gelecek ben" retoriğini sadece biraz aşan turist perspektifi ile anlattıktan sonra eleştirinin, demokrasinin bir gereği olduğu mealinde cümleler sarfemişti. O halde bizim de demokrasi açısından gerekli olan eleştiri hakkımızı ABD için kullanmamızda bir mahzur yok.

ABD'NİN TEMSİLİ SAVAŞI

ABD yayınlarında Türkiye'ye bir açık istihbarat savaşı açıldığını gösteren pek çok makale var. Steven A. Cook'un 6 Mart'ta yazdığı makaleyle başlayalım. Zira Cook önemli bir isim. Beyaz Saray'a danışman olarak girmek için çok uğraştı ama Obama onu kadroya almadı. Bu yüzden kendini, Obama muhalifi ve Türkiye karşıtı bir cephede konumlandırdı.
Cook, Başbakan Ahmet Davutoğlu'nun, geçtiğimiz günlerdeki ABD ziyaretinde Washington'a gitmemesinin, Türkiye'deki muhalif basında 'orada hoş karşılanmayacağı için gitmekten imtina ettiği' şeklinde yorumlandığını belirtiyor ama Cook bile bizim müzmin muhalif basının bu yorumunu abartılı buluyor.
Cook, ABD ile Türkiye arasında IŞİD'le mücadele, Mısır meselesi, İsrail-Filistin çatışması, 'Türkiye'deki 'ifade özgürlüğünün yetersizliği' gibi anlaşmazlık nedeni olan konular olsa da "Türkiye'nin Başbakanı Washington'da bir toplantı yapılacak kadar değerlidir" demeye getiriyor. Lütfetmiş!
Ama öte yandan üst düzey Amerikalı yetkililerin İran'la süren müzakereler, IŞİD'e karşı savaş, Ukrayna'daki kriz yüzünden çok meşgul olduklarını ve Türkiye'ye vakit ayıramayacaklarını da ima ediyor, ki bunun Türkiye'deki müzmin muhalif basının sığ söylemlerinden pek farkı yok.
Cook, yazısında ayrıca Gülen Hareketi'nin 17 Aralık tezlerine sarılarak Erdoğan'ın yolsuzluk iddialarından ötürü Paralel Devlet'e savaş açtığını yazıyor ve bunu Türkiye Cumhuriyeti'nin bekasıyla ilgili bir mesele değil de Erdoğan'ın kişisel öfkesiymiş gibi yansıtmaya çalışıyor. Paralel Devlet ve faiz lobisi gibi söylemleri de aklı sıra tiye alarak yapıyor bunu.
Şimdi gelelim, çok daha sarih biçimde açık istihbarat faaliyeti olarak kendini gösteren bir başka makaleye… Bu makale, yine iki yıl önce adını verdiğim Amerikalı analistlerden olan Jonathan Schanzer tarafından kaleme alınmış. Jonathan Schanzer; Neo-Con çizgisinde biri ve İsrail lobisinin ateşli savunucularından.
Schanzer'ın, nationalinterest.org sitesinde 17 Mart'ta yayınlanan yazısının başlığı, güdülen amacı ele verir nitelikte: 'Turkey's secret proxy war in Libya/Türkiye'nin Libya'daki gizli temsili savaşı.' Proxy war, bir istihbarat kavramı. Güçlü ülkelerin, daha çok iç savaş yaşayan ülkeler üzerinden birbiri ile hesaplaşmasına dayanan dolaylı savaş biçimini anlatmak için kullanılıyor. Mesela ABD, Rusya, İran gibi ülkeler Suriye'de şu anda bir proxy war yürütüyor. Türkiye de bu savaşta kendi milli çıkarlarına göre bir pozisyon alıyor. Üç İngiliz genci IŞİD'e götüren Kanadalı ajanın yakalanması, Süleyman Şah Türbesi'nin taşınması gibi operasyonlar hep bu temsili savaşın yansımaları. Schanzer, Türkiye'yi Libya'da temsili savaş yürütmekle suçlarken aslında kendilerinin bölgede bu tür bir savaş yürüttüğünü itiraf etmiş oluyor. Schanzer gibi kalemler, ABD bölgede savaş yürütürken Türkiye bölgesindeki gelişmelere kayıtsız kalsın, ABD'nin, daha doğrusu ABD'deki İsrail lobisinin etkisine girsin istiyorlar.

AMERİKA 'ALTIN ÇAĞ'A DÖNMEK İSTİYOR

Schanzer, yazısındaki tezine meşruiyet kazandırmak için Tobruk Hükümeti'nin Başbakanı Abdullah es-Sini'nin Türkiye'yi, Trablus'taki İslamcı güçlere geçen ay silah göndermekle suçladığını hatırlatıyor. Es-Sini, Mısır televizyonuna (yani Batı yanlısı darbeci Sisi'nin yönettiği Mısır konvansiyonel medyasına) verdiği röportajda "Türkiye, bize dürüst davranmayan bir ülke. Libyalılar birbirini öldürsün diye bize silah gönderiyor" bile demiş. Mısır basını ayrıca Türkiye'den gelen dört konteyner silahın Mısırlı gümrükçüler tarafından yakalandığını da yazmış. Türkiye karşıtı Batı güdümlü Sisi cuntasının kontrolündeki basının bu tür dezenformasyonlar yayması normal.
Schanzer'in iddiasının özü şu: Mısır ve Birleşik Arap Emirlikleri, Tobruk Hükümeti'ne, Katar ve Türkiye ise İslamcı gruplara ve diğer muhaliflere arka çıkıyor. Bu desteğe silah yardımı da dâhilmiş! Oysa Libya'da, Mısır'da, Suriye'de, diğer tüm çatışmalı bölgelerde 'proxy war' yürüten asıl güç Amerika Birleşik Devletleri. Ve ABD, 2003'te Irak'ın işgalinden beri yürüttüğü bu savaşta başarısız oldukça Türkiye gibi 'müttefik'lerine sarılmaya başladı.
İstihbari manada bir dünya savaşının içindeyiz. Soğuk Savaş dönemindeki casusluk mücadelesinden daha şiddetli, muhtemelen ondan daha kısa bir zaman dilimine yayılacak ve tam da bu nedenle daha karmaşık bir savaş bu. Savaşın merkezinde de Ortadoğu var. Çünkü Ortadoğu'yu kontrol etmek, ABD için dünya liderliğinin öncelikli şartı.
ABD, bu savaş sürerken siyaset ve istihbaratta tam işbirliğinde olduğumuz -kendisi açısından 'altın çağ' olan- devre dönmek istiyor. Girdabın içinde olan kendisi ama serde 'dünya liderliği' var, politika yapıcı pozisyonundan taviz vermek de istemiyor. Ankara'nın ABD politikalarına aşırı temkinli yaklaşması ise boşuna değil.
Türkiye, ABD ile Suriye'de bir kez girdaba girdi, bunu tekrar yaşamak istemiyor. Bu koşullarda elini uzatırsa kısır döngünün ve dolayısıyla girdabın içine düşeceğinin farkında. Deneyimle sabit olduğu üzere Ortadoğu'nun hakikatleri, Hollywood filmlerindeki gibi absürt paradoksları kaldırmıyor.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubuna aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.