SOSYETEDEN DAĞLARA
"Dedem İbrahim Ethem savaş sonrasında İstanbul'a dönüyor, Cumhuriyet'in kurulmasından sonra işleri gelişiyor. Evinin altındaki laboratuvarı, Divanyolu gibi merkezi bir yerde bulunan Şark Mahfili'ne taşıyor. Laboratoire du Docteur Ibrahim Edhem adını da Dr. İbrahim Ethem Kimya Evi olarak değiştiriyor. Bir anlamda yerli ilaç sanayisinin kuruluşunun ilk adımlarından biri. Dedemin evinin bir odasında kurduğu laboratuvar 1924-1934 arasında Divanyolu'nda hizmet verdikten sonra Çemberlitaş Peykhane Sokak'a taşınıyor. Kolejden 1965'te mezun oldum. Orada okumak ayrıcalıktı gerçekten."
DEVRİMCİ ÇEVİRİLER
"Çin'de muazzam olaylar oluyordu, Kültür Devrimi başlamıştı. Bizim kuşağın unutamayacağı 'revizyonist' sözcüğü artık herkesin ağzında. Sovyet çizgisi revizyonist, Çin ise devrimci... Derken bir gün Hindistan'dan, Çaru Mazumdar adlı bir köylü liderinin yazısı geldi. Çaru Mazumdar, 1965- 68 yılları arasında kendi görüşlerini anlattığı bir dizi yazı yayımlıyor. Bunlar 'ünlü 8 madde' olarak bilinir. İşte bizim çeviri komitesine gelen yazılar bunlardan bazıları. Görüntü olarak son derece ince ve zarif bir adam olan Mazumdar'ın kaleminden kan damlıyor. 'Sınıf düşmanını nerede görürsen imha edeceksin,' bunların en hafifi."
KÜRECİK DAĞLARINDA
"İn yok cin yok bir yerdeyiz: dağ başı. Evin erkeği, sonra tanışıp çok seveceğim Mehmet Ali o gün evde yoktu. Mehmet Ali, Alevi bir Kürt. İki karısı ve toplam 18 çocuğu var. Bu kadınlardan biri Güli'ydi; çok akıllı, devrimci fikirler kapmış bir kadındı. Türkçe konuşuyordu. Diğeri ise Meryem, ona da Mayri derlerdi, onun aklı fazla ermezdi bu işlere. Mayri ilk kadındı, Güli onun üstüne gelmişti. İki kadının çekiştiklerini hiç görmedim, herkes bir arada geçinip gidiyordu. İşin tuhafı, bu durumu ben de pek yadırgamadım. Evin sahibi Mehmet Ali devrimci. Oğlan çocukların daha küçük olanları, Türkiye solunun tanınmış önderlerinin isimlerini taşıyorlardı. Mihri, Reşat, en küçük bebek Deniz."
FİLİSTİN TOPRAKLARINDA YATAN BÜYÜK AŞK
"Zor koşullar ve imkansızlık her zaman aşkı doğurur ve besler. Normal yaşamlarımızı sürdürüyor olsaydık ilişkimiz farklı gelişirdi belki de; ama dağ başında, her an tehlike altında, tetikte yaşamak bizi yakınlaştırdı. Çok güçlü bir duyguydu, derin bir ilişkiydi. Dayanışma, paylaşma, dostluk, tutku karışımı bir şey. Bora ve bana birer Filistin hüviyeti verildi. Benim adım Sümeyya Abdülfettah'tı ve hemşire kimliğim vardı. Filistin'den sonra Cenevre'ye geçtim ve Bora'nın öldürüldüğü 22 Şubat günü evdeydim. TV'deki ilk haber şöyleydi: 'İsrail, Lübnan'daki Filistin mülteci kampına denizden saldırdı, 11 Türk ve .... Filistinli öldü.' Filistinli arkadaşlar İsrail'in denizden botlarla geldiğini, Bora nöbetçi olduğu için ilk onu gördüklerini, Bora'nın ateş ettiğini ve İsrail askerlerinin gürültü çıkmaması için Bora'yı kalbinden süngüleyerek öldürdüklerini anlattılar. Bora'nın öldükten sonra çekilmiş fotoğrafını verdiler. Uyuyormuş gibiydi, gövdesindeki tek yara, kalbinin üzerinde çiçek gibi duran süngü yarasıydı."
EVE DÖNÜŞ
"1974 yazında Türkiye'ye afla döndüm. Ailem çok olgun davrandı ama çevre pek öyle değildi. 'Dağa çıkan kız'ım ya, bizim çevrelerden beni sokakta görenlerin çoğu kaldırım değiştiriyor, ne olur olmaz, yanında görünmeyelim diye. Biliyorsun, terörist damgası yapışıverir insana. Şimdi ben de kendimi düşünüyorum da, Güneydoğu, Söke, Ankara, Beyrut, Cenevre, Paris, Amsterdam'da mültecilik... Hepsi yaşanmış ve ben hâlâ 'devrimciyim'. Örgütten kopmuşum, 'sade devrimci' statüsündeyim. O arada eski arkadaşların bir bölümü hapisten çıkmış, çile çekmişler; onlar bizlere karşı çok katı, dönek muamelesi yapıyorlar. Onlarla eskisi gibi olamamak beni çok yaralıyor."
ÖZ DEĞİL AMA YÖNTEMLER DEĞİŞTİ
"Hikayemi anlatırken de söylediğim gibi benim yüzüm her zaman insanlara dönük oldu. Bu anlamda düşündüğümde dönek falan değilim. Söylediklerim hep işin özüne ilişkindi ve o öz değişmedi. Ama yöntemler konusunda elbette değiştim. Niye uğraşıp duruyorum ki hâlâ şu yaşımda? Gidip bir sahil kasabasında ayağımı uzatıp, kitabımı okuyup yiyip içmek, bu keyif kaçırıcı konularla hiç uğraşmamak varken niçin hâlâ dağ bayır dolaşarak, sürekli seyahat ederek insanlara ulaşmaya, filmler yapmaya çalışıyorum ki? Yola birlikte çıktık, yol kazaları oldu, kayıplarımız, acılarımız oldu ama ruhumuzu satmadık."