Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Devletin gayrimüslim anatomisi

Baskın Oran'ın kapsamlı kitabı Türkiyeli Gayrimüslimler Üzerine Yazılar, okuru ülkenin en netameli konularından birinde yakın zaman yolculuğuna çıkarıyor

Giriş Tarihi: 27.8.2011
O, benim için Baskın Hoca. Kendisinden hiç ders almadım ama paylaştığımız Agos yılları boyunca öğrenmenin okul sıraları ile sınırlı olmadığını bir kez daha teyit ettim. Yazın sonbahara kıvrıldığı geçiş dönemi ayı ağustosta Baskın Oran hepimize büyük bir ödev verdi. İletişim Yayınları'ndan çıkan 773 sayfalık Türkiyeli Gayrimüslimler Üzerine Yazılar sindirilmeyi bekliyor. Ülkü Özen tarafından titiz bir emekle yayına hazırlanan kitap, Baskın Hoca'nın konuya dair makalelerini bir araya getirmekten çok daha fazlasını vadeden özenli bir çalışma. Zaten kılı kırk yaran Baskın Hoca'dan da daha azı beklenemezdi. Ve işte tam da bu has emek, yazarının hayattaki duruşuna dair de ipucunu sunuyor; Baskın Hoca için moda olduğu üzere ilgilenilen proje konular yok, meram anlatmak üzere vakfedilmiş koca bir hayat var. Baskın Oran, günlük hayat ile kamuoyu önünde iki ayrı kişiliğe bürünenlerden de değil. O yüzden nüktedan anlatımı, hiç tanımadığı okura da sofra başında usul usul muhabbet ediyormuş hissini verecek denli 'içerden'. Bu sahicilik daha 'Bu cilt niye kalın?' başlıklı giriş yazısında kendini belli ediyor. "Türkiyeli Kürtler'deki yazılar 1993'ten başlıyordu. Türkiyeli gayrimüslimler ise 1982'den. Bu yüzden de bu cilt birincisine oranla çok daha kalın oldu. Nedeni basit: Kürt konusuna oranla gayrimüslimler konusunda çok daha erken uyandım. Bunun da sebebini sorarsanız, Türkiyeli Kürtler'in en başında söylemiştim, 1930'lardan kalma ideolojim, Kürtler konusunda uyanmamı epey bir süre engelledi." Okuru konuya dahledecek, ansiklopedi maddesi olarak kaleme alınmış 'İstanbul'un Gayrimüslimleri' başlıklı çerçeve yazısının dışında ciltteki bütün yazılar kronolojik bir düzen içinde dizili. 1982'den 2011'e yayılan bu doğrusal çizgi ise bir yandan Baskın Hoca'nın konuya ilişkin bakış açısındaki değişimleri izleme fırsatı verirken, diğer yandan da Cumhuriyet'in kuruluşundan bu yana Türkiye'nin gayrimüslimlere yönelik izlediği devlet politikalarını olanca çıplaklığı ile sergiliyor. Baskın Hoca, izlediği zihinsel ve ruhsal patikanın işaretlerini samimiyetle paylaşmış:
"Neredeyse istisnasız herkes gibi, 'devlet refleksi' denilen ve insanı/vatandaşı rezil eden ezberle büyüdüm. 'Ermeni sorunu asla gerçek bir sorun değildir' ve 'Kürt sorunu uygarlık götürmemekten çıkıyor' gibi deyişler içeren bu ilk yazılar, 1930'lar Kemalizmi'nden insan haklarına geçiş yapma dönemimin aynasıdır. 'Ermeni Sorununa Bir Yaklaşım' gibi yazıları o tarihlerde yazmış olmaktan hiç utanmıyorum. Niye utanacakmışım; beni o hale koyanlar yani bana o kafa yapısını empoze etmiş olan sistem utansın. Aksine, oralardan buralara geldiğim yani değiştiğim için kendimle iftihar ediyorum."

HAYATIN İÇİNDE MANZARALAR

Söz konusu yazılar, Aydınlık'tan Agos'a geçişi ile birlikte 'konu üzerine' olmaktan ziyade, 'içerden' seslenen bir hale bürünüyor. Hrant Dink'in öldürülmesi sonrasında ise Radikal İki'de adeta bir dava mücadelesine dönüşüyor. Ülkü Özen'in konuya dair gazete kupürlerinden oluşturduğu kutular ve fotoğraflarla yakın zaman basın tarihi özelliği de kazanan derleme, Oran'ın neredeyse her yazının sonuna eklediği '2011'de not' başlıklı özel ilavelerle zenginleşiyor. Bu ayrıntılı ekler aslında adanmışlığın ve bilimsel ahlakın simgesi. Bıkıp usanmadan fikri takip yapan yazar, bize adeta şöyle sesleniyor: "Laf olsun diye yazmadım, bu işin peşini bırakmam!" Baskın Hoca, çarpıcı tespitleri ile özellikle yargı sistemindeki ve milli eğitim anlayışındaki azınlık karşıtı bakış açısını damardan yakalıyor. Üstelik görüşleri veriler üzerine temellendirme düsturundan asla feragat etmeyen bir bilim insanı sıfatıyla 'çaktırmadan' dünya kadar şey öğretiyor Baskın Hoca. Azınlık vakıflarının sorunlarından mübadele kurbanlarına, Süryanilerin can acıtan konumundan Ermeni sorununun her boyutuna uzanan yazılar, diaspora temasları ile Kudüs ziyaretinin anılarıyla zenginleşiyor. Memleketinden kendi rızası dışında ayrı düşmüş Ermeni ve Rumları bir bir söz alıyor. Baskın Hoca siyasi boyutundan zerre taviz vermeden Türkiye'nin netameli gayrimüslim sorununa insani boyutu iade ediyor. Bahsedilenin bu ülkenin has vatandaşı, biricik insanları olduğunu kafalara kazıyor. Baskın Oran deneyim ve bilgiden damıttığı çözüm önerilerini sunarken, karanlığı besleyen toplumsal ve siyasi iklimi de her daim anımsatıyor bize. Trabzon'daki Santa Maria Katolik Kilisesi Rahibi Andrea Santoro'nun öldürülmesinin ardından uzun bir 'eğer' seçeneği üzerine yapılandırdığı ve genel zihniyeti ifşa eden ironik yazısında olduğu gibi: "Eğer: 1915 Tehciri, 1934 Trakya Musevi Olayları, 1942 Varlık Vergisi, 20 Kura Askerlik Uygulaması, 6-7 Eylül 1955 Pogromu, Yunanistan vatandaşı Rumların mallarını donduran 1964 kararnamesi gibi yasa, olgu ve olaylar memleketi bu gavurlardan arıtmak gerektiğini bana öğretmişse... Eğer: 28.12.1988 tarihli 'Sabotajlara Karşı Koruma Yönetmeliği' md. 5/j potansiyel suçluları sayarken 'yerli yabancılar (Türk tebalı)' diyerek, beni milli bilinç sahibi yaptıysa... Yaşım 16 değil 61 de olsa yine gidip vurabilirdim papazı. Çünkü yabancılar içimize sızmış, yurdumuzu parçalıyor, bunu şanlı geçmişimizden ve kanunlarımızdan ve mahkemelerimizden ve büyüklerimizden biliyorum. Yurdumun havasından kokluyorum. Ben bu memleketin ekmeğini yedim. Zaten bu yabancı uşaklarını linç ettiğimiz zaman geçmişte de cezası olmamış, şimdi de yok." Baskın Oran'ın gayreti işte bu dehşet manzarayı, soru soran, yanıt arayan ve en önemlisi halden anlayan bir ülkeyle değiştirmek için. Gerek Türkiye gayrimüslimlerinin geçmişi ve bugünü, gerekse devletin azınlık politikaları ile kendisini ele veren İttihatçı refleksleri anlamak için dikkatle okuyun bu yazıları. Zihnen ve ruhen zenginleştiğinizi hissedeceksiniz.
titizliğiyle, yaşamın ve insan ruhunun derinlerinden seçip çıkardığı incelikleri, bir Mevlevi dervişi sabrıyla öğüttüğü bu öykülerde, adımlarınızı yavaş atın ki aşağıdaki gibi dünya güzeli sözleri gözünüzden ve ruhunuzun derinlerinden kaçırmayın; "Şiir sevilmez ki, öyle duyulur, öyle bakılır, hastalanılır, zehirlenilir, ölünür. Şiir sonunda öldürür."

DUYARLI DİL

Sinan Sülün, çeşitli kültür sanat mecralarından yazılarıyla tanıdığımız, genç bir gazeteci ve editör. Sülün, Karahindiba adlı ilk kitabıyla dikkate değer bir yazarın geldiğini vurguluyor. Kitapta yer alan üç öykünün üçü de temiz, duru bir dile ama farklı bir sese sahip. İlk öykü olan Aralık, kitabın başında yer alan Yusuf Atılgan'ın Aylak Adam'ından alıntılanan epigrafın ruhunu aynen kalbinde taşıyor. Aralık, hayatta kendini hep ayrıksı, ailesinin yanında bile 'yabancı' hisseden bir tutunamayanın, yaşamı herkesten daha derin bir ırmakta yüzer gibi yaşayan, bir suskun adamın öyküsünü anlatıyor. Sülün'ün duyarlı diliyle dile gelen bu öykü, hayatı hep biraz daha derin yaşayanların ruhuyla yüzleştiriyor bizi. İkinci öykü olan Mavi Pelikan ise gerçeküstücü bir tona ve ilkine oranla daha romantik bir sese sahip. Bir kırtasiyeci dükkanında çalışan son derece sıradan bir gençle, dükkanda baktığı bir pelikan arasında yaşanan aşkı anlatıyor. İlk bakışta imkansızmış gibi görünen bu aşk, aslında aşkı yalnızca kadınla erkek arasında yaşanan bir şey olmaktan çıkarıp, aşkın her an hiç beklenmedik durum ve kişiler arasında yaşanabilecek bir mucize olduğunun altını çiziyor. Aşkın mucizesi bununla da sınırlı değil. Pelikanın ona duyduğu koşulsuz aşkla, o sıradan gencin kendini nasıl önemli hissetmeye başladığını ve kendini bir anda önemli hisseden herkes gibi biricik aşkından nasıl uzaklaştığını da izliyoruz. Neticede olağanüstü aşklar bile bitebiliyor ve her aşkın bitişi aslında terk edilenin ölümüne neden oluyor! Sonuncu öykü kitapla aynı adı taşıyor. Karahindiba hayli mizahi bir tonda ilerlerken, günümüzün iş bulma peşinde koşan, bu uğurda türlü tuhaflıkta iş görüşmeleriyle karşılaşan üniversiteli işsizlerin trajikomik hayatını hicvediyor. Bu öyküde anlatılanların bir önceki öykü gibi gerçeküstücülükle bir alakası yok ama aslında yaşamdan alıntılandığına inandığınız bütün o tuhaflıklar, konuşabilen ve aşık olan bir pelikandan çok daha fantastikmiş gibi geliyor insana. Kitabın sırrı ise son öykünün şu satırlarında gizli: "Mutsuz ve üzgün olduğum zamanlarda dağılan karahindiba tohumları gibi birçok Adnan Çubuk daha olduğunu, ben nasıl burada yaşıyorsam, diğer Adnan Çubukların da dünyanın başka yerlerinde şimdi benim gibi yaşadığının hayalini kurardım. ...Çocukken mutlulukla hayalini kurduğum şeylerin büyüyünce gerçek olduğunu görmek meğer ne acıymış. Benim karahindiba çiçeklerine yaptığım gibi Tanrı da bizim üzerimize nefesini üflemiş, hepimizi bambaşka yerlere, bambaşka hayatlara savurmuştu. Gittiğimiz yerlerde yeni bir Adnan Çubuk olmuştuk." Evet, bu çeşitli nedenlerle hayatın içinde savrulup değişenlerle, her şeye rağmen değişmemekte direnenlerin hikayeleri...

YENİDEN BASIM

Aslı Tohumcu'dan yine bu yıl içinde, bir belediye otobüsünde geçen romanı Taş Uykusu'nu okumuştuk. Tohumcu bu kez, ilk kitabı olan Abis'in yeniden basımıyla karşımızda... Adından da anlaşılacağı gibi yoğun dozda şiddet içeren, bir tür cinnet öyküleri bunlar. Kitapta yer alan irili ufaklı öykülerin tümü de ayağı yere basan ve gerçekliğe dayanan, gündelik hayattan şiddet hikayeleri anlatıyor. Yazar, her bir öyküde, esasında toplumun şiddet ve cinnet eşiğini ölçmeye çalışıyor. Tohumcu, farklı yazım teknikleriyle de oynamayı seven bir yazar. Bu kitapta da önce röportaj formatında bir öyküyle karşılaşıyoruz. Son derece ılımlı, samimi ve neşeli bir tonda ilerleyen bu röportajda, gazeteci konumundaki yazar, röportaj yatığı sıradan bir çaycıyla konuşurken esasen bu hayli düzgün ve iyi bir insan olduğu belli olan çaycı karakterinin derinlerinde saklı olan şiddeti ortaya çıkarmaya çalışıyor. Peki çıkarabiliyor mu? Cevap son soruya verilen cevapta saklı... Bundan sonraki öyküler ise giderek artan dozda bir şiddet içeriyor. Yazar burada ne cüretkar bir dilden, ne de hayli kanlı ve vahşet içeren sahneleri betimlemekten kaçınıyor. Giderek artan bir rahatsızlık hissiyle okuduğunuz bu öykülerin bu denli çarpıcı olmalarının nedeni de aslında hayatın içinden, çok gerçek sahneler olduklarını hissettirmeleri... Bu anlamda 'şiddet hiç beklemediğiniz bir yerde, yanı başınızdaki evli bir çiftin evinde ya da her gün girdiğiniz internetin derinlerinde bir yerde yaşanıyor olabilir' diye bağırmasında yatıyor bu çarpıcılık. Yazarın farklı biçimler denemekten hoşlandığını belirtmiştik. İlerleyen sayfalarda sizi görsel olarak da tam anlamıyla yansıtılan bir tutanaktan oluşan bir öykü ya da siyah beyaz vesikalık fotoğrafın da unutulmadığı bir kayıp ilanı karşılayabiliyor. Biçimler farklı olabilir ama ulaştırılmak istenilen mesaj hep aynı şiddet dolu gerçeğe sahip. Kitabın son bölümlerinde ise oyuncaklı bir tutum sergilenmiş ve boşluk doldurmaca, farklı tekniklerde testler ve aktivite önerileri gibi adeta öğrencilere yönelik naiflikte formlar hazırlanmış. Ancak bu naif formların her biri de esasında hayatın içinde saklı duran şiddetle ne kadar haşır neşir olduğumuzu suratımıza çarpmak için düşünülmüş bir metot. Örneğin canlandırma konulu bir aktivitede aşağıda belirtilen senaryoyu canlandırmanız ve karakter psikolojilerini tartışmanız isteniyor: "Oğlunuzun, halasının cüzdanından 250 bin lira aldığını öğrenince çılgına dönüyorsunuz. Ona bunun hırsızlık olduğunu söyleyip çocuğu dövmeye başlıyorsunuz. Hırsınızı alamayıp meyve bıçağını göğsüne saplıyorsunuz. Çocuk fenalaşınca hastaneye götürüyorsunuz. Çocuk hastaneye vardığında ölüyor, oysa siz oğlunuzu sadece terbiye etmek istemiştiniz."

ŞİİR YAZAR GİBİ...
Şiirleriyle tanıdığımız Roni Margulies, bu kez öykülerinden oluşan bir kitapla çıkıyor karşımıza. "Troçki'nin önerisi, 'Aklın karamsarlığı, iradenin iyimserliği. Şiir benim aklım. Düzyazı iradem," diyen Margulies, kitaptaki öykülerini ise şu sözlerle tanımlıyor; "Siz bunları düzyazı olarak düşüneceksiniz, okurken. Bense yazarken düzyazı değil, vezinsiz, kafiyesiz şiir yazdığımı düşündüm. Dizelere bölünmemiş şiir yazdığım hissi vardı içimde." Bu tanımdan yola çıkarak bu öykülerin şiirsel bir dille kaleme alındığını sanmayın sakın, o kastedilen şiiri dilde değil, öykülerin yarattığı duyguda yakalıyorsunuz. Kitapta yer alan 13 öykü bir anlamda ikiye ayrılıyor. Öyküden çok yazarın kişisel anılarından yola çıkılarak yazılmış kurgusal olmayan metinler duygusu yaratanlar ile sürprizli, gerçeküstücü tonlar içeren kurgu öyküler... Kurgusal öykülerin hemen hepsi bu anlatılanların ardında, görünmeyen perdelerin arkasında başka bir şeyler var duygusunu yaratırken, ancak bilincinizin çok gerisinde sizi gıdıklayarak belli eden hafif bir tekinsizlik duygusuyla da sarmalıyor. Öte yandan yazarın gerçek anılarından süzüldüğü hissini veren öykülerde ise tekinsizlik yerini bir tür melankoli ve duygusallığa bırakıyor. Bu iki tür öykü, yarattığı duygular ve gerçeklik katsayısıyla ne denli ayrı duruyorsa, işte yazarın o en başta söz ettiği şiirsellik duygusuyla da bir o kadar birleşiyor. Kitap okuyan kahramanların sıkça karşımıza çıktığı ve hatta bu tutkuları nedeniyle başları türlü belaya bile girenlerin anlatıldığı öyküler bunlar. Ancak kitaplara gömülmüşken en ufak bir ses ya da hareketle rahatsız olanların çok yakından tanıdıkları ince duyarlılıklar da bu öykülerde sık sık tekrarlanarak, okuyucuyu ortak bir tanıdıklık hissi etrafında birleştiriyor. Ve tüm bu öykülerin içinde tüm yalınlığı ve zarifliğiyle pırıl pırıl parlayan Koltuk adlı bir öykü var ki bir babaya duyulan sevgiyi, bir koltuğun öyküsü üstünden nefis bir biçimde anlatıyor.

TÜRKİYELİ GAYRİMÜSLİMLER ÜZERİNE YAZILAR
Baskın Oran İletişim Yayınları İnceleme 773 s., 30,60 TL

KARAHİNDİBA
Sinan Sülün Sel Yayınları 136 S., 10 TL

ABİS
Aslı Tohumcu Kırmızı Kedi Yayınları 108 s., 9 TL

YA SEYAHAT!
Roni Margulies Notos Kitap 77 s., 9 TL


BUGÜN NELER OLDU
ARKADAŞINA GÖNDER
Devletin gayrimüslim anatomisi
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz
BİZE ULAŞIN