Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Filmlerimin, film yapma isteği uyandırması benim için önemli

En sonuncusu Altın Ayı kazanan Semih Kaplanoğlu'nun üçlemesi Yumurta, Süt, Bal, DVD olarak çıktı. Set'e Kaplanoğlu ile yapılan bir nehir söyleşi kitabı da eşlik ediyor ve bizi yönetmenin yaşamı ve dünyasına sokuyor. Yusuf Üçlemesi paketinde yer alan Yusuf'un Rüyası adlı nehir söyleşi, hem seyirciler hem de sinema yapmak isteyenler için ipuçlarıyla dolu

Giriş Tarihi: 9.1.2011
Sinema yazarı Uygar Şirin'in yönetmen Semih Kaplanoğlu'yla gerçekleştirdiği söyleşi kitap, 38 yaşında ilk filmini çeken, 47 yaşında beşinci filmiyle dünyanın en prestijli ödüllerinden Altın Ayı'yı kazanan bir yönetmenin dünyasına buyur ediyor bizi. Ve o dünyada aslında hem bizimkine çok benzer hem de çok farklı bir hayatın tadına varıyoruz. Doktor olan ama Fransa'da Yeni Dalga setlerine girmekten, Louvre Müzesi'ni ziyaret etmekten geri durmayan, oğluna evde karanlık oda kurmaktan çekinmeyen bir babanın oğlu Kaplanoğlu. İzmir'in özgür ortamında, elinde sekiz milimetrelik kamerayla çekim yaparken kulağından Yusuf dedenin, Süreyya ninenin duaları da geçiyor, teyze ve dayılarının sol marşları da... Bu arada kamerasının önünden Karşıyaka'nın eski sakinlerinden Rum ve Yahudi komşuları arz-ı endam ediyor. 12 Eylül döneminin sıkıntılı ortamı üniversitelerden yana da talihi yaver giden biri o. Alim Şerif Onaran'ın, dünyanın farklı yerlerinde sinema üzerine çalışan Ahmet Sipahioğlu, Oğuz Adanır, Faruk Kalkan, Mutlu Parkan, Bilgin Adalı gibi isimleri Türkiye'ye getirip kurduğu Güzel Sanatlar Fakültesi'nde hani neredeyse evden getirdiklerini işleyip geliştiriyor. Böylece İstanbul macerasına ve kimbilir Yusuf'un hayatına hazırlanıyor gün be gün. Yusuf'un anlatacakları şimdilik bitmiş görünüyor. Söz sırası Semih Kaplanoğlu'nda deyip Yusuf'un Rüyası üzerine biz de sohbet edelim istedik.
- Üçlemenin DVD setiyle birlikte bir nehir söyleşi kitabı hazırlamak, projeye giriştiğiniz andan beri düşündüğünüz bir şey miydi, yoksa sonradan mı karar verildi buna?
- Başta hiç böyle bir fikir yoktu. Benim sinemaya, film yapmaya dair tuttuğum notlar vardı epeydir, belki bir gün onlardan kitap olabilir diye düşünüyordum ama DVD seti konusunda görüşmeler yaparken de nehir söyleşi fikri yoktu yine. Öneri Timaş'tan geldi aslında, genel yayın yönetmeni Emine Eroğlu'ndan; 'Hem size hem üçlemeye dair öyle bir çalışma ilginç olabilir,' diye. Benim de aklıma Uygar Şirin geldi, bir sinema yazarıyla yapmak en doğrusudur diye düşündüm. Uygar'ın edebiyatçı yanı da var hem. Bir de söyleşi yapmak başka yetenekler gerektiriyor; empati duygusu, meraklı olmak gibi. Uygar da bunlara fazlasıyla sahip. Burada çok güzel bir 10 gün geçirdik, sabahtan akşama konuştuk. Kitabın iki bölüm olup ilkinin daha bana dair, ikinci bölümünse Yusuf'un hikâyesine odaklanması da Uygar'ın fikri.
- Onur ödülü alan pek çok sanatçı 'Daha yapacaklarım bitmedi, neden verdiniz?' der ya espriyle karışık, 'nehir söyleşi' de daha çok ununu elemiş eleğini duvara asmış kişilerle yapılır sanki. Bu teklif gelince bunu düşünmediniz mi, ürkütmedi mi bu fikir sizi?
- İşin içinde üçleme faslı olunca ürkütmedi açıkçası. Bazen bana da tuhaf geliyor; beş yılda dört film çekmişiz. Aslında hayli yoğun, yorucu bir süreç. Mesela geçen gün burada odamı topluyordum; bu beş seneyi topluyoruz aslında. Bazı fotoğraflar bulduk beş yıl öncesinden, şimdiki halimden ne kadar farklı, diye baktım onlara. O yoğunluğun sonuna doğru aslında bunu yapmak gerekiyormuş diye düşünüyorum şimdi. En çok korktuğum ne oldu biliyor musun? Ben bir otobiyografi yazmak istiyordum tam bu dönemlerde. Uygar'a dedim ki: 'Sen benim kitabımı elimden aldın.'
- Sık röportaj veren, çok konuşan biri değilsiniz. Ama kitabın özellikle ilk bölümünü düşününce, yani sizin kişisel hayatınıza ait bölümü, orada epey şey anlatmışsınız. Böyle de olması gerek zaten ama başta bu da bir tedirginlik uyandırmadı mı?
- Anlattığımız kadar anlatmadıklarımız da var tabii! Bir de anlatıp da koymadıklarımız var. Uygar'ın mahareti tabii bu biraz da. Merak etti, sordu ve aldı cevapları.

KENDİMİ ÇIPLAK HİSSETTİM
- Sizdeki yerini, ancak anlatırken fark ettiğiniz şeyler oldu mu?
- Uygar hep şunu gözetti; yaptığımız işle hayatımız arasındaki bağları kurmak. Ben de bunu diri tutmaya çalıştım. Sadece kendi başına kalıp düşündüğünde bunu yapamayabilir insan. Bu tür söyleşiler, insanı kendinden dışarı çıkaran, kendine dışarıdan bakmasını sağlayan, bazı görünmez ilmikleri fark ettiğin, kendin de şaşırdığın bir durum. Erol Akyavaş'la, Ece Ayhan'la, Mustafa Irgat'la bu söyleşi sayesinde tekrar buluştum bir de! Onları tekrar andım. Bütün o insanların benim hayatıma nasıl etki ettiklerini ancak şimdi görebiliyorum. Yoksa onlardan ne aldığımı, bendeki tesirlerinin nasıl ve nereden olduğunu yaşarken anlayamazdım tabii ki. Şimdi fark ediyorum ve minnetle anıyorum hepsini.
- Biraz da terapi niteliği var mı?
- Var tabii. Bir yandan da kitabı elime ilk aldığımda kendimi biraz çıplak hissettim aslında! Öte yandan annem okuduğunda o da kendi hayatını yeniden tazelemiş, kız kardeşim aynı şekilde. Bilmedikleri şeyleri de görmüşler, öyle söylediler.
- Sizin için bu kitap, hakkınızda daha çok şey merak edenler için bir kitap mı, film yapmaya heveslenen gençler için bir pratik rehber mi, yoksa üçlemedeki anlamları keşfetmek isteyenler için bir kılavuz mu?
- Üçleme için beni motive eden asıl şey, kendi kendime sorduğum sorulardı. 40'lı yaşların ortasına gelmiştim ve pek çok insan gibi ben kimim, ne yaptım, nereye gidiyorum, buralıyım ama aynı zamanda oralıyım; gibi aslında kadim soruları soruyordum. O soruların cevabını arayıştı bu üçleme. O zaman gerçekten benim sorduğum soruları filmde soran kişiler için belli bağlantılar kurulabilir, bu yönü beni daha çok ilgilendiriyor açıkçası kitabın. Ama diğerleri de var tabii; en çok önemsediğim şey, benim filmlerimin başka insanlarda film yapma isteği uyandırmasıdır. Umarım bu kitap bunu daha çok uyandırır, cesaret verir, kolaylaştırır. Ben mesela iktisattan, paradan hiç anlamayan biriydim ama film yapmak uğruna öğrendim. Yapımcı oldum, yabancı yapımcılar, ortaklar buldum. Bunları da anlattım çünkü bu tür bilgileri kendine saklamak, gizlemek ahlâki gelmiyor bana.
- Kitapta daha ayrıntılı olmasını arzu ettiğim iki yer vardı, bunların detayını sorayım o halde. Manevi değerlere bağlı bir aileye doğduğunuzu öğreniyoruz. Fakat lisede sizi aktif olarak sol örgütler içinde görüyoruz. Önsözde dendiği gibi anlatılanın, aynı zamanda bir temsiliyet hüviyeti taşıması itibariyle yani belki o dönemki birçok genç adına size sormak istiyorum; bu kopuş nasıl yaşandı?
- Benim kuşağım için çok tipik bir durum aslında. Annen baban kadar gittiğin okul, bulunduğun yer ve ailendeki bazı insanların seçimiyle alakalı. Dayılarım, teyzelerim siyasî örgütlerin içindeydi. Dayımı kahraman olarak görüyordum. Dayım, Halkın Kurtuluşu için hayatını fedaya hazır, beni politik filmlere götüren bir adam. Bir yandan da yaşadığın çevrenin, aldığın eğitimin de beslediği bir kopuş. Bir yandan iyi bir şey çünkü sahip olduklarını, farklı bir şekilde yeniden keşfetme ihtimali ilginç. Belki o geleneksel hayatın içinde yaşasan fark etmeyeceğin bir literatürü, yaşam biçimini görmen ve onu gördükten sonra kendi hakikatine kavuşman da var. Ama bunlar birbirine çok zıt hayatlar değil. Mesela hiçbir zaman inançsız biri olmadım ben. Hayatımın hiçbir döneminde bunlardan birini seçip diğerini dışlamadım aslında, hep bir arada gitti.
- Dayılar ve teyzeler mutluydu belki ama anne baba ne diyordu bu süreçte?
- Babam çok ciddiye almıyordu sanki, gençlik heyecanları falan diyordu herhalde. Arada tartışmalar oluyordu ama keskin bir tartışmaya dönüşmüyordu. Annem de hep orta yolu sağlamaya çalışıyordu. Hepimize ayrı ayrı hak verir, bozulan ilişkileri tamire uğraşır. Annem aslında Yumurta'daki anne gibi; benden habersiz, birilerine benim adıma bir şeyler gönderir mesela..

EŞİM ACIMASIZCA ELEŞTİRİR BENİ
- Bir de, eşiniz Leyla İpekçi hakkında çok az şey söylediğinizi düşünüyorum. Mutlaka sizi en çok etkileyen ve besleyenlerden biridir ama biraz kısa geçilmiş galiba?
- Söyledim canım onları kitapta! Birlikte hareket ederiz, birbirimizden besleniriz tabii ki. Filmin fikir aşamasından itibaren tartışırız, o senaryoyu okur ve acımasızca eleştirir. Aynı şeyi ben onun romanları için yaparım. Kurgunun ilk halini seyreder, bir sürü şey söyler mutlaka. Onun söyledikleri doğrultusunda değişiklik yapıyoruz ve sahih sonuçlar aldığımızı görüyoruz. Hayatın her ânında ve alanında bir birlikteliğimiz var. Film yapma sürecindeki sıkıntılı zamanları paylaşıyor bir kere benimle. Bazen de evden aylarca uzak kalıyorum, o da bunları yaşıyor. Bunlar da önemli şeyler.
- Sinema zevkiniz benzer mi?
- Zevklerimiz çok yakın ama o çok fazla film seyretmez. Ekranda seyretmez mesela, ille perdede görmek ister. Ama sinemaya da çok fazla gitmez. Sinemayla ilişkisi aslında daha çok belli yönetmenler ve belli yönetmenleri tekrar tekrar seyretmek üzerine. Şiddet sevmez, gürültülü film sevmez, entrika sevmez, polisiye sevmez.
- Gerçi bunlardan siz de pek hazzetmezsiniz...
- Evet ama takip etmem gerekenleri es geçmiyorum. 'Crononberg ne yapmış?' diye merak edip izliyorum tabii ki.
- O zaman ortak kriterlere uygun bir film bulup ancak ayda yılda bir birlikte sinemaya gidebiliyorsunuzdur?
- Yılda bir-iki kere filan, evet! Ama bu tabii Türkiye vizyonu için böyle yoksa Berlin'de, Cannes'da ne film varsa beraber seyrediyoruz hep.
- Leyla hanımın 'belli yönetmenler'i kimler?
- Tarkovski, Bergman, Antonioni. Onları zaman zaman, tekrar tekrar izler.
- Ondaki sinema ilgisi sizinle birlikte mi oluştu?
- Onun kendine ait bir sinema birikimi vardı. Ama ortak yaşam içinde ben ondan nasıl bir şeyler öğrendiysem o da benden sinema adına bir şeyler aldı tabii.

BUGÜN NELER OLDU
ARKADAŞINA GÖNDER
Filmlerimin, film yapma isteği uyandırması benim için önemli
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz
BİZE ULAŞIN