80 yıllık çınar

Türkiye'de deniz ticareti sigortacılığının kurucularından İlkay Bilgişin, 80 yıllık hayatına bir ülke tarihi de sığdırmış. Bilgişin'le, kökleri Rumeli'ye dayanan ailesini, Nazım Hikmet'li anılarını ve Boğaz'ı konuştuk

Giriş Tarihi: 9.3.2014
Türkiye'nin dört bir yanı denizlerle çevrili ama denizcilikle ilgili gelişim göstermemiz çok eskilere dayanmıyor. Deniz ticaretinde olduğu gibi deniz ticareti sigortasında da yıllarca yabancıların elinde olan sektörün, ülkemiz vatandaşlarının eline geçmesinde bazı dönüm noktaları, kilit isimler var. Bu isimlerden biri bugün 80 yaşında olan İlkay Bilgişin. Bundan yarım asır önce, Londra'da aldığı eğitimin ardından İstanbul'a dönüp deniz ticareti sigortacılığı işine girerek Vitsan isimli şirketi satın alıyor ve bu alanda öncü isimlerden biri oluyor. Ama Bilgişin'i bu röportajın öznesi yapan sadece sigortacılık geçmişi değil. İstanbul'un en güzel yalılarından Kıbrıslı Yalısı'nda oturan Bilgişin, yaşamı boyunca, ailesi, yaşadıkları ve tecrübeleriyle tam anlamıyla yaşayan bir tarih. Üstelik hala son derece dinç ve hareketli; otomobilini kendi kullanıyor, personeliyle iletişimi de çok sıcak. İlkay Bilgişin'le sohbetimiz sırasında, hem kendi hem de Türkiye'nin bir asırlık geçmişine göz gezdirdik...

- Kökleriniz Rumeli'ye uzanıyor. İstanbul'a geliş öykünüzü anlatır mısınız?
- Babam Şevket Bilgişin, babasını 11 yaşında kaybediyor. Zor yıllar geçirdikten sonra ailesi İstanbul'a gelmeye karar veriyor. Ve tüm yolu yürüyüp beş parasız İstanbul'a geliyorlar. O zaman babam, 17 yaşında. Ağabeyi Cevdet, gelir gelmez Harp Okulu'na giriyor ve süvari subayı oluyor. Yıllarca Atatürk'le birlikte savaşıyor. Başkomutanlık Meydan Savaşı'ndan sonra dağılan Yunan ordusunu İzmir'e doğru kovalayan Fahrettin Altay komutasında kurmay başkanlığı yapıyor. Son olarak İstiklal Harbi'nde görev alıyor ve Türk ordusunda, süvari olup da orgeneralliğe yükselen son isim oluyor.

- Bu arada babanız orduya girmek istememiş mi?
- Babam askere alınmıyor çünkü çocukluğunda bir gözünü kaybetmiş. O da İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'nde okumaya başlıyor. Ama o zaman kanun denen şey, mecelle. Yani İslami özel hukuk kuralları. Babam da parlak bir talebe. Ziraat Bankası'ndan burs alıyor ve İstiklal Harbi'nden önce İsviçre'ye gidiyor. Doktora yapmaya gidiyor ama sil baştan hukuk okuyor. İyi bir Fransızca ve Almanca ile 1918'de, savaş zamanı geri dönüyor.

- İsviçre yıllarında sol örgütlenmede etkili bir isim olduğunu okudum... Doğru mu?
- Babam Türkiye'deki ilk sosyalist partisinin kuruluş tüzüğünü yazmış. 1920'nin sonlarına doğru Ankara'ya gidiyor ve Ankara Hukuk Fakültesi'nin kurucu hocalarından oluyor. Ben ilköğretim birinci sınıftayım o yıllarda... Profesör olduktan sonra İstanbul Hukuk'a geçiyor ve ordinaryüs profesör oluyor.

- Peki anneniz?
- Nazım Paşa büyük dedem oluyor, Nazım Hikmet de büyük dayım. Yani annemin dayısı.

- Nazım Hikmet'i tanır mıydınız?
- Nazım Hikmet'i cezaevinde ziyaret ettiğimizi ve çıktıktan sonra evimizde ağırladığımız günleri hatırlıyorum. Annem Bursa'dayken ve sonra Paşakapısı'na geldiğinde beni ziyaretine götürürdü.

- Hafızanızda nasıl biri olarak yer etti Nazım Hikmet?
- Heyecan verici biriydi. Cezaevi ziyaretlerimizde beni iki bacağının arasına alır ve kafamı ısırırdı. Sevgisini gösteriş biçimi bile başkaydı. Babam da büyük hayranıydı.

- Cezaevinden çıktığı dönemlerde bir araya geldiniz mi?
- O dönem, ressam İbrahim Balaban'la Kuşdili Çayırı'nda bir evde kalırlardı. Balaban'ın resimlerini ilk olarak Kuşdili Çayırı'ndaki o evde görmüştüm. Babam o dönem sık sık eve davet ederdi Nazım'ı... Yemek yemesi bile müthiş heyecanlıydı; ya hiç yemez, ya da yediği zaman siler süpürürdü. Akrabam olduğu için söylemiyorum, girdiği anda odada elektrik şoku etkisi yaratırdı.

- Kaç yaşındasınız o zamanlar?
- 14-15 yaşlarımdayım... Şiirleri çok güzeldi ama kendisi okumayacak! Berbat okurdu. Bugün için bile son derece modern şiirlerini, eski bir usulde okurdu.

EVLENDİĞİMDE 21 YAŞIMDAYDIM
- Bu anılardan kısa süre sonra babanızı kaybetmişsiniz ve Robert Koleji bitirmişsiniz... Bu noktada kendi hikayeniz başladı sanırım...
- Evet. Robert Kolej'i bitirdiğim dönem çok genç yaşta eşime aşık oldum, o da Dame de Sion'dan mezundu. 18 yaşında tanıştık... Ben 21, eşim 20 yaşındayken evlendik.

- Eşiniz de köklü bir aileden geliyor...
- Eşimin soyu Vezir Ziya Paşa'ya uzanıyor.

- Evliliğinizin ardından neler yaşadınız?
- Türkiye 1957'de takılmıştı. O yıl mezun oldum... Talebe dövizi aldık yurtdışında okuyacağız diye ama olmadı, Merkez Bankası o parayı veremiyordu. Eşimi alıp İngiltere'ye gittim. London School of Economics'e girdim ama birinci senede okul yöneticim beni çağırdı; 'Karar ver, ailemi, okul mu, iş mi?' diye sordu... O sırada evliyim, kızım da doğmuş, okumaya, aile geçindirmeye çalışıyorum. Olmadı elbette.

- Sonra?
- Okurken geçinmek için girdiğim iş tesadüfen sigortayla ilgiliydi. Üstelik denizle ilgili bir branştı. Okulu bırakınca, tam zamanlı çalışmaya başladım. Hatta bana güzel bir teklifte bulundular, 'Çalış ve burada sigortacılık konusunda itibarlı bir okul var, orada da oku' dediler. Akşam meslek lisesiydi. Çalışıp, bir yandan da okumaya başladım.

- Türkiye'ye ne zaman döndünüz?
- 1960'da askerliğimi yapmak için Türkiye'ye geldim. Askerliğimi denizci olarak yapmak istedim fakat 1960 İhtilali'nde bizim eğitim göreceğimiz yedek subayların yeri olan Yassıada'yı cezaevine çevirmişlerdi. Ben de piyade oldum ve kıta hizmetimi Siirt'te yaptım.

- Türkiye'nin bir ucu...
- O zaman terör falan yoktu çünkü yabancılara yasaktı bölge. Ne zaman ki yabancılara açıldı, terör başladı. Korkunç bir haksızlık ve fakirlik vardı oralarda.

- İngiltere defteri tamamen kapandı mı o yıllarda?
- Hayır. Oradayken dünyanın en önemli ekspertiz şirketinden bir teklif geldi. Londra'ya döndüm ve çalışmaya başladım.

- Ne zaman döndünüz?
- 1963 senesinde döndük. 28 yaşımdaydım, Kabataş'ta taş bir duvara bakan 20 metrekare odada işe başladım. Sigorta piyasasında ilk etapta büyük etki uyandırdım. Eğitimliyim diye ilgi gördüm. Gözümde dolar işaretleri dönmeye başladı ama işler hiç de hayal ettiğim gibi gitmedi... Beni dışladılar.

- Niye?
- Piyasanın içinde olanlar hiçbir şey bilmiyorlardı, bense dünyanın sigortacılık merkezi bir ülkeden gelmiştim ve konuya hakimdim, epeyce de ukalaydım. Bu yüzden beni dışladılar. Bu durum beş sene kadar sürdü. Geçim için korkunç bir mücadele veriyordum.

- Sonra şansınız nasıl döndü?
- Avarya komiserliği denen işler, hep gayri-Müslimler'in elindeydi. Sigortacılar da hep yabancılardı. Fakat onların devri bitti, onların bıraktıkları işleri ben aldım, tıpkı Vitsan'ı sonradan satın almam gibi. O zaman biraz bitim kanlandı ve bugünlere kadar geldik. Denizcilik sigortası üzerine önemli bir kişi oldum.

ATLANTİK'TE ÜÇ AY
- Tek başınıza Atlantik'i geçmişsiniz... Ne zamandı?
- 1987 senesiydi. Yat kaptanlığı brövem vardı ama şimdiki yön bulma aletleri o zaman yoktu. Altı aydan fazla navigasyon dersi aldım. İngiltere'den yola çıktığım için akıntı ve gelgit'lere hakim olmak gerekiyordu. Bu detayları çözünce zor olmadı. Yalnızlık beni hiç rahatsız etmez. Atlantik'i geçmem üç ay sürdü. Amacım denizi anlamaktı. Türkiye denizi hiç bilmiyor. Hızır Reis yani Kılıç Ali Paşa dediğimiz kişi aslen İtalyan yani devşirme... Biz Anadolu'da yaşayan karaya bağlı insanlarız. Deniz ticaretini de devşirmek illetimizde olduğu için yabancılara bırakmışız. Yunanlar, İtalyanlar sahillerimizden mallarımızı taşıyıp, ihtiyaçlarımızı getirenler olmuşlar. Denizcilik adına ilk adımı atan kişi Atatürk. Deniz Yolları diye bir şirket kurdurması, denize önem vermesi denizcilik tarihi açısından büyük önem taşıyor.

- Karada ve denizde giden aracınız varmış...
- Bir Alman yapıyor bu arabayı, bense bir hurdacıdan aldım. Bir ara toparlatayım dedim ama olacak gibi değildi, oturduğum yalıda duruyordu. Sonra Rahmi Koç müzeyi kurunca ona hediye ettim. Dünyada altı-yedi tane kaldı onlardan. İlginç bir anısı var arabanın; Hülya Koçyiğit'in, bu arabanın üzerinde Hayat Mecmua'sında yayınlanan bir pozu var.

SİGORTACILIĞIN TEKERLEKLERİ YERDEN KALKTI
- O zaman ki sigorta piyasasıyla şimdiki arasındaki farklar nelerdi?
- İşe başladığımda Türkiye'nin milli hasılası kişi başına 300-400 dolardı. Bu binli rakamlara geldiği zaman herkes kendini aya gidiyoruz gibi görüyordu ama Türkiye hâlâ çok fakirdi. Sigortacılığa girdiğimizde yabancı şirketlerin mümessillikleri vardı. Ama hâlâ çok acemiydik... Günümüzde ise sigortacılığın tekerlekleri yerden kalktı.

- Boğazlar'dan geçiş yönünün değişmesi ve Boğaz trafik kontrolü kavramının oturmasında etkili olmuşsunuz...
- Haydarpaşa'da gemiler birbirlerinin yolunu keserek Boğaz'dan geçebilmek için yön değiştirirdi. Ama sigortacılar bundan rahatsızdı. Boğaz trafiğinin değişmesi için 1982'de bir konferans organize ettik, bahriyeliler ve bir sürü memleketten insanlar katıldı. Orada Boğaz trafik kontrolü sistemi ve geçiş yönü değişimi kararı alındı. Biz bu kararlar nedeniyle sigortacılar olarak çok iş kaybettik ama olsun.
BUGÜN NELER OLDU
ARKADAŞINA GÖNDER
80 yıllık çınar
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz
BİZE ULAŞIN