2. Hişam Endülüs Emevi Devleti hükümdarı...

II. Hakem'in hayatta kalan tek oğlu olup Subh adında Bask asıllı bir câriyeden doğdu. Babası ölünce Slav devşirmesi saray muhafızları (sakālibe), onun devleti idare edecek kabiliyetten mahrum bulunduğunu ileri sürerek tahta geçmesine karşı çıktılar ve amcası Mugīre'yi halife yapmak istediler. Buna karşılık hâcib Ca'fer b. Osman el-Mushafî ve vezir İbn Ebû Âmir el-Mansûr, idarî hayattaki nüfuzlarını ortaya koyarak sakālibenin bu isteğine rağmen Mugīre'yi öldürtmek suretiyle on bir-on iki yaşlarındaki Hişâm'ın tahta çıkmasını sağladılar (4 Safer 366/2 Ekim 976). Hişâm'ın halifeliğinde, bu nüfuzlu devlet adamlarının desteği yanında babası tarafından veliaht tayin edilmiş olması da önemli bir rol oynamıştır.

Hişâm, halife ilân edildikten sonra annesi Subh ile de arası iyi olan İbn Ebû Âmir el-Mansûr'un kontrolü altına girdi. İbn Ebû Âmir'in asıl hedefi devletin idaresini kendi eline almaktı. Bu niyet doğrultusunda, en yakın mesai arkadaşı Mushafî gibi devlet hayatında nüfuz ve söz sahibi birçok kimseyi saf dışı bıraktı; hâcibliğe de Gālib b. Abdurrahman'ı tayin ettirdi. Orduyu sakālibe ve Araplar'ın yerine Berberîler'den kurma yoluna gitti. Halife Hişâm, bütün bu olanlar karşısında en ufak bir müdahalede bulunamadı ve İbn Ebû Âmir'in hemen her isteğini yerine getirmek zorunda kaldı. İbn Ebû Âmir'in idareyi eline alması kısa vadede, III. Abdurrahman ve II. Hakem gibi güçlü halifeler tarafından Endülüs'te tesis edilen siyasî, içtimaî ve iktisadî istikrarın şeklen de olsa devamını sağladı; uzun vadede ise halifelik makamının yara almasına, hatta halkın önemli bir kısmının bu makama şüpheyle bakmasına sebep oldu.

İbn Ebû Âmir'in yerine vezirlik makamına geçen oğlu Abdülmelik'in idaresinde de Hişâm farklı bir tavır ortaya koyamadı; zira idarî otorite bu defa tamamıyla Abdülmelik'in elindeydi. Abdülmelik, kendisine karşı cephe almış bulunan Araplar'a ve sakālibeye yönelmemesi için halifeyle ihtilâfa düşmemeye ve ona gerekli saygıyı göstermeye dikkat etti; Hişâm da kendisine "el-Muzaffer" lakabını verdi. Endülüs'teki istikrar Abdülmelik zamanında da sürdü ve bu durum giderek Âmirîler'e karşı oluşan muhalefet cephesini pasifleştirdi. Halk, Hişâm'ın sahip olduğu makamın gerektirdiği mesuliyetleri üstlenmek yerine sarayda zevkusafa içinde bir hayat sürmeyi tercih ettiğini düşünerek zamanla Âmirî idaresini benimsedi. Ancak Abdülmelik'in yerine geçen kardeşi Abdurrahman, babası ve kardeşinin yapmaya cesaret gösteremediği bazı icraatıyla bu gelişmeyi tamamen tersine çevirdi. Abdurrahman, kendisine verilen "el-Me'mûn" unvanıyla yetinmeyip "en-Nâsır" ve "el-Hâcibü'l-a'lâ" şeklinde iki unvan daha aldı. En önemlisi Hişâm'a baskı yaparak kendisini veliaht tayin etmesini sağladı ve bu kararın duyulması için Endülüs'ün her tarafına, hatta Mağrib'e mektuplar yollayarak halifenin adından sonra kendi adının anılmasını istedi. Bu gelişmeler, gerek Âmirîler'in muhalifleri gerekse ulemâ ve halk arasında hoşnutsuzluğa yol açtı. III. Abdurrahman'ın torunlarından Muhammed b. Hişâm bu hoşnutsuzluktan faydalanarak ayaklandı ve Abdurrahman el-Âmirî'nin Leon Krallığı'na karşı sefere çıktığı bir sırada Kurtuba Sarayı'na girmeyi başararak II. Hişâm'ı tahttan indirip "el-Mehdî" unvanıyla kendini halife ilân etti (17 Cemâziyelevvel 399 / 17 Ocak 1009). Durumu öğrenen Abdurrahman el-Âmirî geri dönüp Kurtuba üzerine yürüdüyse de ordusu tarafından yalnız bırakıldı ve şehre varmadan öldürüldü (Receb 399 / Mart 1009). Böylece Âmirîler sadece iktidarı kaybetmekle kalmamış, aynı zamanda korkunç bir katliama uğramışlardır (bk. ÂMİRÎLER). Abdurrahman'ın ölümü üzerine Endülüs'teki müslümanlar arasında Endülüs Emevî Devleti'nin çöküşüyle sonuçlanan kanlı bir mücadele başladı.

Mehdî bir taraftan Berberîler'in, bir taraftan da kendisini avama dayanmakla suçlayan ileri gelenlerin tepkisine mâruz kaldığından fazla tutunamadı. Çok geçmeden düşmanları ona karşı bir isyan başlattı. Zor durumda kalan Mehdî, iktidardan uzaklaştırdığı ve daha önce öldüğünü açıkladığı II. Hişâm'ı tekrar halife ilân ettiyse de isyanı bastıramadı ve Tuleytula'ya (Toledo) kaçtı. Âsiler, sarayı ele geçirip III. Abdurrahman'ın torunlarından Süleyman b. Hakem'i el-Müstaîn-Billâh lakabıyla hilâfet makamına geçirdiler (17 Rebîülevvel 400 / 8 Kasım 1009). Mehdî, bir süre sonra Katalanlar'ın desteğiyle tekrar Kurtuba'ya girerek tahtı Süleyman'dan geri aldı (15 Şevval 400 / 1 Haziran 1010). Tahtın el değiştirmesi sırasında III. Abdurrahman'ın yaptırdığı Medînetüzzehrâ yağmalandı ve binlerce kişi öldürüldü. Ancak Mehdî ülkedeki siyasî istikrarsızlığın giderilmesi hususunda başarı sağlayamadı ve en yakın destekçisi vezir Vâzıh tarafından öldürüldü (8 Zilhicce 400 / 23 Temmuz 1010); arkasından da II. Hişâm tekrar tahta çıkarıldı. II. Hişâm, üç yıl süren bu hilâfet döneminde de devlet işlerinin tamamen dışında kaldı. Kurtubalılar'a göre bu durumun yegâne sebebi vezir Vâzıh idi, bunun için onun azlini sağladılar; ancak Hişâm bu durumda da hiçbir varlık gösteremedi. Bozulan siyasî istikrara bağlı olarak sosyal ve ekonomik dengeler iyice sarsıldı. II. Hişâm'ı tanımayan Süleyman el-Müstaîn ve taraftarları bu arada daha da güçlendiler ve nihayet 403'te (1013) Kurtuba'ya girerek halifeyi tahtından indirdiler. Bu olaylar sırasında halk korkunç bir katliama mâruz kaldı; öldürülenler arasında en az altmış âlim de bulunuyordu.

II. Hişâm'ın âkıbeti hakkında farklı görüşler mevcuttur. Bazıları onun Süleyman'ın oğlu Muhammed tarafından öldürüldüğünü, bazıları da Süleyman devrinde (1013-1016) Kurtuba'da gizlenip daha sonra Kuzey Afrika'ya geçtiğini ileri sürmüşlerdir. Bu son iddia, Emevî tahtına göz diken Sebte (Ceuta) hâkimi Ali b. Hammûd'un hâlâ hayatta olduğuna inanılan II. Hişâm'ın hakkını savunma bahanesiyle harekete geçmesine imkân vermiş ve Ali b. Hammûd yaptığı başarılı propaganda ile birçok taraftar kazanarak amacına ulaşmıştır (bk. HAMMÛDÎLER). II. Hişâm'ın adı daha sonra bir defa da mülûkü't-tavâif döneminde Abbâdîler hânedanının kurucusu Ebü'l-Kāsım İbn Abbâd'ın, onun hayatta olduğunu ve Kurtuba'ya getirilerek tahta çıkarıldığını ilân etmesi üzerine gündeme geldi (426/1035). Ancak tahta çıkarılan kişi, Rabah Kalesi'ndeki bir mescidde müezzinlik yapan ve Hişâm'a çok benzeyen Halef el-Husrî adında biriydi (bk. HALEF el-HUSRÎ).

En kuvvetli ihtimale göre tahttan indirildiği zaman öldürülen II. Hişâm döneminde Medînetüzzâhire'nin temelleri atılmış (368/978) ve Kurtuba Ulucamii de aynı yıllarda genişletilmiştir. Devrin en büyük botanik âlimi İbn Cülcül II. Hişâm'ın özel doktoru idi.

Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi

BİZE ULAŞIN
BİZE ULAŞIN