İzzi Süleyman Efendi kimdir?

İstanbul'da doğdu. Asıl adı Süleyman olup daha ziyade şöhret kazandığı İzzî mahlasını muhtemelen Dîvân-ı Hümâyun kâtipliği sırasında almıştır. Babası, IV. Mehmed'in kızı Hatice Sultan'ın Baltacılar kethüdâsı olan Halil Ağa'dır. Bazı kaynaklarda babasının adı Halil Fehmî olarak zikredilip vak'anüvis Subhi Mehmed ile kardeş olduklarından bahsedilirse de (Osmanlı Müellifleri, III, 101-102) bu bilgi şüphelidir. Süleyman Efendi, ilk öğrenimini âlim bir zat olduğu anlaşılan babasından görerek Farsça ve Arapça öğrendi. Ardından özel hocalardan dersler alıp tahsilini ilerlettiği gibi devrin meşhur hattatı Eğrikapılı Hoca Mehmed Râsim Efendi'den sülüs ve nesih yazılarını meşkederek icâzet aldı. Gerek babasının saraya yakınlığı gerekse yazısının güzelliği, şiir ve inşâdaki kabiliyeti sebebiyle Dîvân-ı Hümâyun kâtipleri arasına girdi, daha sonra kethüdâ kâtipliğinde bulundu. Silâhdar ve sipahi kâtiplikleri de yaptığı anlaşılan İzzî, 21 Receb 1146'da (28 Aralık 1733) küçük rûznâmçe pâyesiyle reis vekili olarak şark seferi seraskeri Abdullah Paşa'nın yanında yer aldı. Ardından rikâb-ı hümâyun mektupçu kaymakamı iken asaleten küçük rûznâmçeci oldu. 8 Şevval 1149'dan 8 Şevval 1150'ye kadar (9 Şubat 1737 - 29 Ocak 1738) bu görevde kaldı. Şevval 1150'de (Şubat 1738) kethüdâ kâtipliği ilâvesiyle Piskopos mukātaacılığı görevinde bulundu (Afyoncu, Belgeler, XXIV, 104) ve 1739 Belgrad seferine kethüdâ kâtibi sıfatıyla katıldı; Belgrad'ın yeniden zaptı sırasında ordugâhta hizmet yaptı.

İzzî, Belgrad'ın alınmasından sonra Şevval 1152'de (Ocak 1740) Maliye tezkireciliğine getirildi (Subhî, vr. 172b). 1743'te beylikçiliğe tayin edilen vak'anüvis Subhi Mehmed'in bu hizmetin ağırlığını ileri sürerek iki görevi bir arada yapamayacağını bildirmesi üzerine 1 Receb 1158'de (30 Temmuz 1745) onun yerine vak'anüvis oldu. Kendi ifadesine göre bu göreve tayininde Reîsülküttâb Mustafa Efendi'nin önemli rolü olmuştur. Vak'anüvis olduktan sonra Subhî'nin beylikçilik görevi dolayısıyla yazamadığı 1157 Muharreminden (Şubat 1744) itibaren vak'aların kaydı ile görevlendirildi. 9 Şevval 1159'da (25 Ekim 1746) vak'anüvislik görevine ilâve olarak Küçük Evkaf muhasebeciliğine tayin edildi. Ardından Nâilî Abdullah Efendi'den boşalan teşrifatçılığa getirildi (Ekim 1747). Bir ara mevkūfatçılık da yaptıktan sonra (Şem'dânîzâde, I, 171) 1753 senesi baharında hacca gidince vak'anüvislik görevi Seyyid Hâkim Mehmed Efendi'ye verildi. Hacdan döndükten sonra teşrifatçılık vazifesini yürütürken 18 Cemâziyelâhir 1168'de (1 Nisan 1755) vefat ederek Eyüp'te Nişancılar'da, mensup olduğu ve bazı kira gelirlerini vakfettiği Nakşibendî Şeyh Murad Türbesi'ne defnedildi. Buraya yaptığı vakıflarla ilgili bir defter düzenlediği bilinmektedir (Kreiser, s. 235-241).

Hayatından bahseden tezkirelere göre inşâ ve nesirde yetenek sahibi olan İzzî iyi bir şair değildi. Çeşitli vesilelerle düşürdüğü tarihlere kendi eserinde ve ondan bahseden şuarâ tezkirelerinde sık sık rastlanır. Şem'dânîzâde, Nâsır-ı Bahrî adlı geminin denize indirilişi münasebetiyle tarih düşüren İzzî'nin Mekke Kadısı Kazâbâdî Ahmed Efendi'nin ölümü için düşürdüğü tarihin beğenilmediğini ve tenkide uğradığını yazar (Müri't-tevârîh, I, 141, 154).

Eserleri. İzzî'nin en önemli eseri vak'anüvisliği devrine ait Târih'idir. 1157 Muharreminden (Şubat 1744) itibaren telifine başladığı bu eserini önce 1160 (1747) yılı sonlarına kadar getirip I. cilt saymış, ardından 1161 (1748) yılı başlarından 1165 (1752) yılı sonlarına kadar yazdığı kısmı II. cilt olarak nitelemiş, ancak 1161 yılı hadiseleriyle başlamayı tasarladığı III. cildi yazamamıştır. Görev dönemine ait dokuz yıllık tarihî olayları kaydeden İzzî resmî tarihçilik geleneğini sürdürdüğü eserinin önsözünde, sadece İstanbul'da değil bütün Osmanlı ülkesinde meydana gelen hadiseleri elinden geldiği kadar yazmaya çalıştığını ifade ederek tarihçilik anlayışını, "kıssadan hisse" düsturu çerçevesinde gelecek nesillere ve devlet adamlarına ders almak üzere yâdigâr bırakmak, onları olaylardan haberdar etmek şeklinde özetlemiştir. İnşâ sanatındaki yeteneğini yer yer eserinde göstermekle birlikte olayların nakli sırasında döneminin ağır ve secili üslûbuna nisbetle daha anlaşılır ve açık bir ifade tarzını tercih etmiştir. Çeşitli yazma nüshaları bulunan eser, I. Abdülhamid döneminde yeniden faaliyete geçen Matbaa-i Âmire'de ilk basılan kitaplar arasında yer almaktadır (İstanbul 1199). Babinger kitaptan bazı parçaların Almanca'ya tercüme edildiğini yazar. Söz konusu parçalardan birini Hammer Almanca'ya çevirmiştir (Archiv für Geographie, Historie, Staats und Kriegskund, XIII/1822, s. 789-791, 805-806).

İzzî'nin şiirlerini topladığı mürettep bir divanının olduğu ondan bahseden hemen hemen bütün tezkirelerde yer almaktaysa da bunun mevcudiyeti hakkında şimdilik herhangi bir bilgi yoktur. Ancak çeşitli mektup sûretleriyle Mevlânâ Sâib'in kasidesine yazdığı tahmîs ve düşürdüğü tarihlerden örnekleri ihtiva eden, ona ait olduğu tahmin edilen bir mecmua Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi'nde bulunmaktadır (Hazine, nr. 1139). Burada nesih ve ta'lik yazı örnekleri muhtemelen onun kaleminden çıkmıştır. Ayrıca Belgrad'ın geri alınışı hakkında bir risâlesi de bu mecmuanın içindedir (vr. 28b-36a). Bu konuyla ilgili bir başka risâlesi de katıldığı Belgrad seferi sırasında Sofya'da iken yeniden zaptına vesile olması temennisiyle istinsahına başladığı, Kanûnî Sultan Süleyman'ın ilk fethettiği şehir olan Belgrad'dan itibaren gazâlarını anlatan Karaçelebizâde Abdülaziz Efendi'nin Süleymannâme'si sonunda yer almaktadır (TSMK, Emanet Hazinesi, nr. 1395). İzzî ayrıca, Nakşibendî tarikatına mensubiyeti dolayısıyla Selâhaddîn-i Buhârî'nin Nakşibendî tarikatının kurucusu Bahâeddin Nakşibend'in menâkıbına dair Farsça Enîsü'ṭ-ṭâlibîn adlı eserini Türkçe'ye çevirmiştir. Eser basılmış (İstanbul 1328) ve oldukça ilgi çekmiştir.

Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi

BİZE ULAŞIN
BİZE ULAŞIN