Etiyopya tarihi...

Doğudan Somali, kuzeyden Cibuti ve Eritre, batıdan Sudan, güneyden de Somali ve Kenya ile çevrilmiş bulunan Etiyopya (eski adı Habeşistan: Abyssinia), 1.106.060 km2 yüzölçümüyle Afrika'nın en büyük ülkelerinden biridir. Ülkenin başşehri Adisababa, dinî ve etnik bakımdan çeşitlilik gösteren nüfusu 50.341.000'dir (1990).

Yüzey Şekilleri. Prekambriyen devirden kalma bir billûrsu temel üstüne oturan ülke toprakları genelde dağlar, yaylalar ve yüksek ovalarla çöküntülerden meydana gelmiştir. Arazi, yeryüzü şekilleri bakımından doğu ve güneydoğudaki Somali yüksek ovası, büyük Rift vadisi ve orta kesimlerle batıdaki dağlık bölge olmak üzere üç bölgeye ayrılır. Etiyopya'yı güneyden kuzeye doğru ikiye ayıran ve Galla çöküntüsü de denen Rift vadisi, Turkana (Rudolf) gölünün kuzeyinden Kızıldeniz kıyısındaki Denkalî alçak ovasına kadar uzanır. 50-60 km. genişliğinde olan bu vadinin denizden yüksekliği ortalama 1500 m. civarındadır ve üzerindeki çukurlarda tektonik kökenli pek çok göl mevcuttur. Rift vadisinin doğusunda kalan ve doğuya doğru gittikçe alçalan Somali yüksek ovası Cuba, birleşerek onu meydana getiren Dava ve Genale ile ülkenin en uzun akarsuyu olan Vebi Şebeli nehirleri tarafından parçalanmıştır; vadinin doğu tarafında yüksekliği 4000 metreyi geçen (Enkuolo 4311 m., Batu 4307 m.) dağ sıraları uzanır. Rift vadisinin batısında kalan düzlüklerle dağlık kütle Eritre'nin kuzeyinden ülkenin güneyine kadar uzanmakta ve çok sayıdaki akarsu ile parçalanmış bulunmaktadır. Bölgenin ve ülkenin en yüksek dağı, Eritre ile Tana gölü arasında yer alan Simonlar üzerindeki Ras Daşin'dir (4620 m.). Erozyon sonucu iyice aşınmış olan yamaçların üst kesimlerindeki masa biçimi düzlükler Etiyopya'nın yapısal özelliklerinden birini teşkil eder. Ülkenin kuzeydoğusuna rastlayan Rift vadisinin devamı niteliğindeki Denkalî çöküntüsünün bazı yerleri denizden daha aşağıdadır; genellikle çöl görünümü arzeden bu bölge tuz madeni bakımından zengindir.

İklim ve Bitki Örtüsü. Tropikal iklimin hâkim olduğu Etiyopya'da arazinin yüksekliği sebebiyle sıcaklık aynı paraleldeki diğer Afrika ülkelerine göre biraz düşüktür ve deniz seviyesinden yüksekliğe göre değişiklik gösterir. Hava alçak kesimlerde daha sıcak, yükseklerde serindir. Denkalî çöküntüsünde zaman zaman 50 dereceye varan sıcaklık orta ve batı bölgelerde iyice düşer. Kış ayları (ekim-mart) kurak, yaz ayları (nisan-eylül) yağışlı geçer. Sıcaklık gibi yağmur rejimi de yüksekliğe göre değişir. Ülkenin en az yağış alan kesimi Denkalî çöküntüsüdür ve burada yıllık yağış ortalaması 50 mm. civarında iken Somali yüksek ovasında 1000, orta ve batıdaki dağlarla kaplı yüksek düzlüklerde 1800 milimetreyi bulur; güneydeki Cimmâ yöresinde ise bu miktar çok daha fazladır.

Yağış ve yüksekliğe göre değişen bitki örtüsünde bir çeşitlilik göze çarpar. Denkalî çöküntüsüyle Somali yüksek ovasında çöl tipinde dikenli bozkır bitkileri hâkimdir. Rift vadisinin güney taraflarında zengin savanlar bulunurken bol yağış alan güneybatıda geniş yapraklı ağaçlardan oluşan ormanlar yer alır. Irmak boylarında yetişen galeri ormanlarının yanı sıra 1800-2500 metreler arasında kalan kuşakta yapraklarını dökmeyen zengin bitki toplulukları görülür. 2500 metreden sonra ise hâkim bitki örtüsü çayır ve otlaklardan oluşur. Özellikle zengin ormanların bulunduğu bölgelerde bir kısmı yalnız bu ülkeye has olmak üzere koyun, keçi, antilop ve deve kuşu gibi çeşitli hayvan türleri yaşamaktadır.

Akarsu ve Göller. Etiyopya akarsu kaynakları bakımından zengin bir ülke olmakla birlikte bunlardan yeterince istifade edememektedir. Nil havzasında bulunan Tekeze Nil'in kollarından Atbara'ya katılır. Mavi Nil (Abbai) sularını Tana gölüne, güneye doğru akan Oma ırmağı ise Turkana gölüne akıtır; Baro ve Akobo'nun sularını alan Sobat ırmağı Beyaz Nil'le birleşir. Adisababa yakınlarında doğan Avaş ırmağı çöküntü boyunca kuzeye doğru akarak Cibuti sınırındaki Abe gölünü besler. Kuzeyde Kızıldeniz'e dökülen irili ufaklı bazı akarsular mevcuttur. Diğer taraftan Somali yüksek ovasından doğan Dava ve Genale'nin oluşturduğu Cuba ile Vebi Şebeli ve Faten ırmakları araziyi parçalayarak Somali topraklarına geçer ve buradan Hint Okyanusu'na dökülür. Etiyopya göller bakımından da zengin bir ülkedir. En büyük göl olan kuzeybatıdaki Tana'nın dışında Rift vadisindeki çukurlarda da en önemlilerini Abaya, Şala, Zivey ve Abe'nin teşkil ettiği birçok göl mevcuttur.

Nüfus ve Etnik Durum. Nijerya ve Mısır'dan sonra Afrika'nın en kalabalık ülkesi olan Etiyopya'da nüfus yoğunluğu 41,1/km2'dir (1990). Nüfusun dağılışı bakımından alışılmışın dışında bir durum görülür ve ülke tropikal kuşakta bulunduğu için en kalabalık bölgeler 1800-2500 metreler arasındaki yükselti kuşağında yer alır; nitekim başşehir Adisababa da (2455 m.) bu kuşaktadır. Etnik bakımdan çoğulculuğun görüldüğü ülkede hâkim ırk orta bölgede yaşayan Amharalar'dır ve bunlar toplam nüfusun % 37,7'sini oluştururlar. Arap yarımadasından gelen beyaz ve batıdan gelen siyah ırka mensup insanların bir karışımı olan Amharalar evlilik yoluyla güneydeki Galla ve diğer gruplarla da karışmışlardır. Bunların dışında ülkenin kuzey taraflarındaki düzlüklerde yaşayan Tigreler % 1,9, dağlık kesimlerdeki Tigrinalar % 8,6, Gallalar da % 35,3'lük bir orana sahiptirler. Hâmî kökenli Somaliler (% 1,7) ülkenin güneydoğusunda, Afarlar (% 1,8) ise daha çok Eritre'de yaşarlar. Gurage (% 3,3), Saho ve diğer küçük gruplar orta ve güney bölgelerinde küçük adacıklar şeklinde bulunmaktadırlar. Nüfusun büyük çoğunluğu yüksek yaylalardaki köylerde yaşadığından (% 85) şehirleşme oranı çok düşüktür. Ülkede hem doğum (% 0,43) hem de ölüm oranı (% 0,23) yüksek olup ortalama hayat süresi kırk bir yaş seviyesindedir. Yüksek yerlerde yaşayanlara son yıllardaki kuraklık sebebiyle yapılan yardımların kara yoluyla ulaştırılması mümkün olmadığından malzemeler paraşütlerle havadan atılmaktadır.

Ülkenin en büyük şehri aynı zamanda başşehir olan orta bölgedeki Adisababa'dır (1.500.000 [1989]). Afrika Birliği Teşkilâtı ve Birleşmiş Milletler Afrika Ekonomik Komisyonu'nun merkezlerinin de burada olması şehrin önemini arttırmaktadır. Diğer önemli şehirler Diredava, Gondar, Nazret, Desse, Makalle (Mekele) ve Harar'dır.

Dil. 100 civarında mahalli dilin konuşulduğu Etiyopya âdeta bir diller mozaiğidir. Esas itibariyle Sâmî, Kûşî ve Nil grupları olmak üzere üçe ayrılan bu dillerden Kûşî grubuna girenler ülkenin güney ve orta bölgelerinde, Nil dilleri güneybatı ve kuzeydeki yüksek yaylalarda, Sâmî grubuna girenler de orta, güneydoğu ve kuzeydoğu bölgelerinde konuşulmaktadır. Kuzeyden güneye doğru Tigre, Tigrinya (Tigriña), Amhara (Amarinya), Hararî ve Argobba başlıca diller olup bunların en çok konuşulanı aynı zamanda ülkenin resmî dili olan Amharaca'dır. Kûşî dillerin belli başlıları Bece, Afar, Saho, Galla, Sidâme ve Somali dilleridir. Sudan'a yakın bölgelerde konuşulan Kunama, Si'luk, Anivak ve Dinka gibi diller Nil dilleri grubunda yer alırlar. Kasabalarda ticaretle uğraşan müslümanların çoğunluğu Arapça'yı, başşehrin kuzeyindeki düzlüklerde yaşayanlar Tigre ve Tigrinya'yi, güneydoğudakiler ise Somali, Bece (Beja) ve Afar gibi dilleri konuşmaktadır. Etiyopya'nın resmî dili olan Amharaca, Tigre ve Tigrinya dilleriyle birlikte Sâmî dil ailesi içerisinde yer almakta ve Etiyopya kilisesinin âyin dili olan Ge'ez diliyle birlikte aynı alfabeyle yazılmaktadır. İlk yazılı belgeleri XIV. yüzyılda ortaya çıkan Amharaca edebiyat dili olarak ancak XIX. yüzyılda kendini göstermiştir. Güney Arapçası lehçelerinin de içinde yer aldığı Güney Sâmî diller grubunda Amharaca ile birlikte bulunan Ge'ez dili artık konuşulmamakta ve sadece kilisede kullanılmaktadır.

Din. Etiyopya din bakımından da heterojen bir yapı gösterir. İslâmiyet ve Hıristiyanlık hâkim dinler olmakla birlikte ülkenin güney tarafında animist topluluklara, Tana gölünün kuzeyindeki bölgede de Falaşalar denilen yahudilere rastlanır. Ancak muhtemelen yahudilerin Filistin'den çıkarıldıkları dönemde buraya gelmiş ve aşırı bir yoksulluk içinde kalmış olan Falaşalar'ın hemen tamamı son yıllarda İsrail'e nakledilmiştir. Nüfusun % 40'ını oluşturan hıristiyanlar IV. yüzyıldan beri ülkenin tarihinde önemli rol oynamışlardır. V. yüzyılda Aksum Krallığı'nı kuran hıristiyanlar İskenderiye'deki Ortodoks Kıptî (Kopt) Kilisesi'ne bağlılıklarını sürdürmüşler ve dışarıdan aldıkları desteklerle gelişmişlerdir. Etiyopya'daki hıristiyanların çoğu monofizit Ya'kūbî olmakla birlikte Katolik ve Protestan mezhebi mensupları da bulunmaktadır. Halen Etiyopya Ortodoks Kilisesi İskenderiye'deki Kıptî patrikliğin otoritesi altındadır.

Toplam nüfus içerisinde çeşitli kaynaklara göre % 45-60 arasında değişiklik gösteren bir oranla ülkenin en kalabalık cemaatini teşkil eden müslümanlar sayılarının çokluğuna rağmen siyasî ve idarî hayatta etkin değildirler. Ülkenin değişik bölgelerinde yerleşmiş bulunan müslümanlar arasında göçebe ve yarı göçebe halde yaşayanlar da mevcuttur. Kuzeydeki yüksek yaylalarda yaşayan Ceberti, Galla, Somali ve Afar kabileleri ilk dönemlerden bu yana müslümandırlar. I. (VII.) yüzyılda ülkenin kuzey bölgelerine nüfuz eden İslâmiyet zamanla güneye doğru yayılmıştır (bk. DİA, I, 435-439). Bugün Etiyopya sınırları içerisinde kalan Şüve (Shoa), Evfât, Harar (Hararge), Arusi ve Adel bölgelerinde tarih boyunca çeşitli müslüman sultanlıklar kurulmuş, fakat zamanla bunlar Etiyopya'nın hıristiyan yöneticileri tarafından ortadan kaldırılmışlardır (aş.bk.). Günümüzde Vallo, Harar, Bâlî, Arusi ve Sidâme bölgelerinde müslümanlar çoğunluktadırlar.

XVIII. yüzyılın sonlarından itibaren ülkedeki müslüman sultanlıkları ortadan kaldırmak için harekete geçen hıristiyan krallar Batılılar'ın da desteğiyle başarıya ulaştılar. XIX. yüzyılda Kral II. Theodore döneminde (1855-1868) müslümanlar üzerinde tam bir hâkimiyet kuruldu; Wollo'da müslümanlar katliama uğrarken (1855) en önemli İslâm merkezi olan Harar işgal edildi (1887). Bu arada İtalya Asab, Masavva' ve Asmara'yı ele geçirdi. Bununla beraber müslümanların hıristiyanlara karşı mücadelesi son bulmamış ve Kral Yohannes Mehdî'nin dervişleri tarafından Metemma'da öldürülmüştür (1889). Daha önce Negus Claude da (Galâwdewos) 1559 yılında Nûr b. Mücâhid'e karşı savaşırken öldürülmüştü. Kral Yohannes döneminde Habeşistan ile Mısır arasında savaşa yol açan anlaşmazlıklar müslümanların aleyhine gelişmiş ve idarenin zorlamasıyla müslümanlar Hıristiyanlığa dönmeye mecbur olmuşlardır. 1880 yılında 50.000 müslümanın kralın emriyle vaftiz edildiği rivayet edilmektedir. 1889'da iktidara gelen II. Menelik de Batılı misyonerlerin destek ve teşvikleriyle müslümanlar üzerindeki baskıyı sürdürmüş ve hıristiyanlaştırma hareketine devam ederek pek çok müslümanı köleleştirmiştir. İslâm'a sempati duyan Lidj Yassou'nun iktidar olması ve ardından bu dine girmesi müslümanlar için önemli bir gelişme olmuş, ancak 1917'de iktidardan uzaklaştırılmıştır. Hıristiyanların eline geçen şehirlerdeki camilerin bir kısmı kiliseye çevrilmiş, müslümanlar dinlerini değiştirmeye zorlanmış ve büyük baskılara mâruz kalmışlardır. 1930 yılında kral olan Hâile Selâsiye'nin ilk yıllarında İslâmiyet resmî din olarak kabul edilmiş, müslümanların okullarda Arapça öğrenim görmesi ve Harar ile Cimmâ bölgelerinde resmî işlerde bu dilin kullanılması benimsenmişken daha sonra müslümanlar üzerinde yeni baskılar kurularak şer'î mahkemelerin faaliyeti engellenmiş ve Arapça öğrenimin yasaklanması yoluna gidilmiştir. 1974 askerî darbesinden sonra kurulan Marksist-Leninist rejimden en çok etkilenenler müslümanlar olmuş ve ülkenin çeşitli bölgelerinde yönetime karşı ayaklanma hareketleri ve kurtuluş mücadeleleri ortaya çıkmıştır.

Tarih boyunca hıristiyanların muhalefeti ve baskılarına rağmen yayılmayı sürdüren İslâmiyet günümüzde ülkenin doğu, kuzey ve güneybatı bölgelerinde hâkim dindir. Orta bölgedeki yüksek yaylalarda ve Sudan sınırının kuzey ve güney taraflarında ise müslümanlar hıristiyan unsurlarla birlikte yaşamaktadırlar. Müslüman nüfus etnik bakımdan büyük bir çeşitlilik göstermekte ve değişik kabilelere ayrılmaktadır. Cebertîler, Gallalar (Oromolar), Vallolar, Somaliler, Afarlar (Denkalî), Ad Şeyhler, Saholar, Sidâmeler ve Gurageler başlıca müslüman kabilelerdir. Farklı etnik ve dil gruplarına mensup olan bu kabilelerin yanında Arapça konuşan daha küçük Benî Şangül ve Bantu gruplarla Araplar ve başka topluluklar da mevcuttur.

Etiyopya müslümanları genel olarak tüccar ve çiftçi, yüksek yaylalarda yaşayanlar ise çobandırlar. Ticaret bu ülke müslümanlarının tarihten gelen başlıca mesleği olup İslâm'ın yayılmasında etkisi büyük olmuştur. Müslümanların önemli merkezleri olan Harar, Diredava ve tarihî ticaret yolları üzerindeki şehirlerde ticaret sektöründe etkin olan müslümanlar kırsal alanlarda tarım ve hayvancılıkla meşguldürler.

Ülkedeki müslümanların hepsini bir çatı altında toplayan herhangi bir teşkilâtın bulunmaması ve siyaset alanında etkili olamamaları müslüman grupların din, eğitim, günlük hayat ve diğer konulardaki ortak problemlerinin çözümünü zorlaştırmaktadır. Devlet okullarında din eğitimine yer verilmemekte ve müslüman çocukların eğitimi Kur'an okullarında sağlanmaktadır. Adisababa, Harar, Diredava, Agordat, Agaro ve diğer önemli şehirlerdeki camilerin yanında bulunan Kur'an okullarında ders veren hocalar müslüman çocuklarına, temel dinî ilimleri öğretmektedirler. Bu okullarda iki seviyeli bir eğitim yapılmaktadır. Temel seviyede öğrencilere Arap alfabesi, Kur'an'ın okunması ve namaz kılınması öğretilirken üst seviyedekilere Arapça gramer, dil, fıkıh, hadis ve tefsir gibi ilimler verilmektedir. Mahallî cemaatler tarafından korunan ve desteklenen Kur'an okullarındaki eğitim İslâm'ın muhafazası ve tebliğinde önemli rol oynamaktadır. Devletten hiçbir yardım almayan bu okullar, 1975'te idarenin yürürlüğe koyduğu millîleştirme ve totaliter uygulamalardan olumsuz etkilenmiştir.

Kur'an okullarındaki eğitimle yetinen müslüman öğrenciler yüksek öğretime pek itibar etmemekte ve şehirdekiler daha çok ticarete atılmaktadırlar. Kahire'deki Ezher Üniversitesi'nde ve diğer İslâm ülkelerindeki din öğretimi kurumlarında İslâmî ilimleri tahsil eden bazı Etiyopyalı öğrencilere rastlanır.

Çoğu Şâfiî ve Hanefî, az bir kısmı Hanbelî olan Etiyopya müslümanları arasında Ticâniyye, Semmâniyye, Kādiriyye ve Ahmediyye tarikatlarının taraftarları da bulunmaktadır. XIX. yüzyılda ülkenin güneybatısında İslâm'ın yayılmasında tarikatlar etkili olmuştur.

Ekonomi. Etiyopya'nın ekonomisi genelde tarım ve hayvancılığa dayalı olup 1991'deki yönetim değişikliğine kadar merkezî planlama ile yönlendirilmekteydi. Toplam iş gücünün % 85-90'ı, yaklaşık olarak millî gelirin yarısını temin eden tarım sektöründe istihdam edilmektedir. Son yıllarda ağırlığını iyice hissettiren kuraklık ve açlıkla siyasî istikrarsızlıklar ekonomik gelişmeyi olumsuz yönde etkilemiş ve planlanan hedeflere ulaşmak mümkün olmamıştır. Kişi başına düşen millî gelirin 115 Amerikan doları seviyesinde olduğu ülkede, 1974 darbesinden sonra iktidara gelen Marksist yönetimin toprak mülkiyetini devletleştirerek kolektif çiftlikler kurması tarım alanında beklenen üretim artışını sağlayamamıştır. Mısır, buğday, tütün, patates, yağlı tohumlar, tef, süpürge darısı ve kahve başta gelen tarım ürünleri olup bunlardan kahvenin büyük bir kısmı yurt dışına ihraç edilmektedir. Küçük köylerdeki halkının önemli bir kısmı kahve tarımıyla ilgilenen Etiyopya, kahve üretiminde (1989'da 200.000 ton) daima dünyanın ilk sekiz ülkesi arasında yer aldığı gibi bazı yıllar da en fazla kahve üreten ilk beş ülke arasına girer; son yıllarda ketende elde edilen başarı da ümit vermektedir. Sebze ve meyve üretimi yanında hayvancılık ülke ekonomisinde önemli bir yer tutar; soğuk bölgelerde sığır, at ve katır, diğer bölgelerde keçi ve koyun yetiştirilmektedir.

Yer altı zenginlikleri bakımından iyi bir durumda bulunan ülkede demir, bakır, çinko, kurşun, potas ve altın yatakları mevcutsa da bunları çıkarıp işleyecek tesisler henüz kurulamamıştır ve üretimin büyük kısmı ham madde halinde dışarıya satılmaktadır. İleri bir düzey göstermeyen endüstri sektöründe çimento, dokuma, şeker, petrol arıtma ve bazı gıda sanayii kollarında faaliyette bulunan fabrikalarla imalâthaneler başlıca kuruluşlardır. Başşehir Adisababa çevresinde toplandığı görülen endüstri tesislerinin üretimleri iç piyasaya yönelik olduğundan ihracat imkânı son derece sınırlıdır. Denkalî çöküntüsünde bulunan zengin tuz yatakları değerlendirilmekte, güneybatı bölgelerindeki zengin orman kaynaklarından ise yeterli derecede faydalanamamaktadır. Son yıllarda enerji sağlamak için hidroelektrik potansiyelin kullanılmasına başlanmış ve akarsular üzerinde bazı santraller inşa edilmiştir. Ülkenin sahip olduğu tarihî ve tabii güzellikler turizm açısından iyi bir imkân teşkil ediyorsa da alt yapı yetersizliğinden dolayı bu sektör de pek gelişmiş durumda değildir. Haberleşme ve ulaşım sisteminin zayıflığı ekonomik sektörlerin gelişmesini olumsuz yönde etkilemektedir. Ülkede Adisababa'yı Cibuti Limanı'na bağlayan bir demiryolu hattı mevcuttur ve Etiyopya'nın dış ticaretinde son derece önemli bir konuma sahiptir. Adisababa ülkenin diğer şehirlerine ve Kenya'ya kara yollarıyla bağlanmış olmakla beraber bu yollar yüksek dağ ve düzlüklerdeki yerleşim merkezlerine kadar ulaşmış değildir. Deniz taşımacılığı ile dış ticarette Eritre'deki Masavva' ve Assab (Asab) limanlarından faydalanılmaktadır; hava ulaşımında ise milletlerarası nitelikte iki hava limanı hizmet vermektedir. Etiyopya dış ticaretini daha çok Avrupa Topluluğu ve eski Sovyet bloku ülkeleriyle yapmaktadır. Dışarıya tarım ürünleri, canlı hayvan ve ham madde satarken dışarıdan makine, kimyevî maddeler, yol inşaat ekipmanları ve her türlü mâmul madde almaktadır.

Eğitim. Eğitimin mecburi olmadığı Etiyopya'da nüfusun hemen hemen yarısı okuma yazma bilmemektedir. Yedi yaşında başlayan ilk öğretim altı, orta öğretimin ilk kısmı üç, ikinci kısmı ise dört yıldır. Devlet okullarının dışında kilise ve Kur'an okulları oldukça yaygındır. Ülkede başşehirde bir üniversite ve Bahir Dar'da bir politeknik enstitü bulunmaktadır. Kitle haberleşme vasıtaları devletin denetiminde olup başşehirde Enformasyon Bakanlığı'nın Amharaca yayımladığı günlük gazetelerin tirajı oldukça düşüktür. Ayrıca ülkede Arapça ve İngilizce gibi bazı dillerde çıkarılan çeşitli süreli yayınlar da bulunmaktadır.

Dünyanın en eski yerleşim bölgelerinden biri olan Etiyopya, ilk dönemlerde Hâmî ırka mensup Kûşî kabilelerin yaşadığı bir ülke idi ve coğrafî konumu sebebiyle İlkçağ'dan itibaren kitleler halinde gerçekleştirilen Sâmî göç dalgalarını üzerine çekmişti. Tevrat'a göre Hz. Nûh'un torunu Kûş Mısır'a gelerek Yukarı Nil'e doğru yönelmiş ve Merve (Hartum) şehrini kurmuştu. Daha sonra Kûş'un çocukları Hz. İbrahim'in doğumundan az önce Atbara nehrini geçerek bugünkü Etiyopya'ya gelip Aksum'u inşa etmişlerdi. Habeş versiyonlarında, Etiyopya'nın başşehri Aksum'da oturan kralların Hz. Süleyman ve Sebe melikesinin çocukları Menelik'in soyundan geldikleri ifade edilir (bk. BELKIS). Bu versiyonlar her ne kadar efsanevî bir özellik taşıyorsa da Etiyopya'nın tarihine atfedilen eskiliği yansıtmaktadır. Süyûtî'ye göre hânedanın kökleri daha eskilere, bu topraklara yerleşen Hz. Nûh'un oğlu Hâm'a dayanmaktadır (Refʿu şeʾni'l-Ḥubşân, vr. 80b).

Bugün elde bulunan kesin bilgilere göre Etiyopya Krallığı'nın nüvesi Arabistan'dan gelen Sâmî Sebeliler tarafından oluşturulmuştur. Ava (bugünkü Yeha) gibi Afrika topraklarında bulunan yazıtlardan, bu yerleşmenin milâttan önce VII. yüzyıldan milâttan sonra III. yüzyıla kadar devam ettiği anlaşılmaktadır. En güçlü akın milâttan önce VII. yüzyıl dolaylarında vuku bulmuş ve en önemli grubu Yemen'in Sahartan eyaletinden, özellikle Hubeyş vadisi çevresinden gelenler teşkil etmiştir. Bu insanlar bugünkü Tigre'nin kuzey kısımlarına yerleşmişler ve bütün bölgeye kendi isimlerini vermişlerdir. Ülkeye ismini veren Habashat başta olmak üzere Sahartan, Makedan, Akkele Guzai gibi Güney Arabistan yer adlarının Habeş topraklarında da görülmesi bu göçlerin tesirini gösteren önemli bir husustur. Daha önemlisi de Sebe dili Caez'in (Ca'ziyye, Ca'z) Etiyopya'da yeni bir biçim kazanarak bugüne kadar gelmiş olmasıdır.

Tarihin akışı içinde Arabistanlı göçmenler hâkimiyetlerini güçlendirmişler ve Eritre platosu ile Kuzey Tigre'yi de içine alan Aksum Krallığı'nı kurmuşlardır. Bir müddet sonra da Kızıldeniz limanlarına hâkim olarak doğudan Güneybatı Arabistan'a, batıdan Nûbe ovalarına doğru sefer düzenlemeye başlamışlardır. Milâttan sonra III. yüzyılda Etiyopyalılar'ın Güney Arabistan halkları üzerinde hâkimiyet kurarak deniz ve kara ticaret yollarını güvenceye almak amacıyla Bâbülmendep'e hâkim oldukları tahmin edilmektedir. Adulis (Eritre sahilinde bugünkü Zula) yazıtlarından, Aksumlular'ın Güney Arabistan'a yaptıkları ilk seferin milâttan sonra 277-290 yılları arasındaki bir tarihte gerçekleştiği öğrenilmektedir. Güney Arabistan'da mevcut kraliyet yazıtları serisindeki 300'den 378'e kadar olan bir kesilme de ülkenin tekrar işgal edildiğini ve işgalin seksen yıla yakın sürdüğünü göstermektedir. 378'de yeniden başlayan kayıtlar, Aksumlular'ın Yemen'i son defa zaptettikleri 525'e kadar kesintisiz devam etmiştir.

Etiyopya IV. yüzyılda inanç bakımından önemli bir değişiklik yaşadı. Eskiden beri etkisini hissettiği, özellikle milâttan önce I. yüzyılda Ptoleme Helenistik kültürünü aldığı Mısır bu defa da din açısından Etiyopya'yı tesiri altında bıraktı. İskenderiye patriği Athanasius tarafından görevlendirilen Aziz Frumentius, 320'de tahta çıkan putperest Kral Ezana'yı hıristiyan yaptı ve kendisi de Aksum'un ilk rahibi oldu. İlerleyen yıllardaki mezhep parçalanmaları sonrasında İskenderiye kilisesi gibi ona bağlı bulunan Habeş kilisesi de monofizit görüşün hâkimiyet alanında kaldı. Ezana'nın Hıristiyanlığı kabulünden iki yüzyıl sonra bölgeyi ziyaret eden İskenderiyeli Cosmas, Topographia Christiana adlı eserinde o tarihlerde halkın tamamıyla bu dine girmiş olduğunu söyler.

VI. yüzyılın ilk yarısında Yemen'de Yahudiliğin önemli etkileri gözleniyordu ve Himyer'e hâkim olan Zûnüvâs Hıristiyanlığın kendi bölgesinde, özellikle Necran'da güç kazanmasından duyduğu endişe sebebiyle buradaki hıristiyanları, Mûsevîliği kabul etmek veya "uhdûd" adı verilen içi ateş dolu çukurlara atılmakla karşı karşıya bırakmıştı. Kur'ân-ı Kerîm'de de işaret edilen (el-Burûc 85/4-7) bu olay sonunda dinini değiştirmeyi kabul etmeyen birçok hıristiyan yakılarak öldürülmüştü. 523'teki bu kıyım üzerine bir yandan Hindistan deniz ticaretini ele geçirmek için Bâbülmendep'e hâkim olmak, öte yandan zulme uğrayan dindaşlarını korumak amacıyla Etiyopya Kralı Kaleb Ela-Esbaha (514-554), Bizans İmparatoru I. Justin ile (518-527) yoğun diplomatik görüşmelerde bulunduktan sonra Eryat adlı bir kumandanın emrindeki Habeş ordusunu Yemen'e gönderdi. Yapılan savaş sonunda Zûnüvâs mağlûp oldu ve öldürüldü; toprakları işgal edilerek Etiyopya'ya bağlandı ve kral adına Eryat'ın yönetimine verildi. Birkaç yıl sonra Etiyopyalı kumandanlardan Ebrehe Yemen'de iktidarı ele geçirdi ve bağımsızlığını ilân etti. Daha sonra Arabistan'da Hıristiyanlığı yaymak için büyük çaba harcayan Ebrehe San'a'da Kulleys adıyla anılan bir katedral inşa ettirdi. Arkasından bu kiliseye karşı yapılan bir saygısızlığı bahane ederek Hıristiyanlığın yayılmasına engel oluşturan Kâbe'yi yıkmak için Mekke'ye askerî bir harekât düzenledi. Niyeti ülkenin kuzey-güney bağlantısını kesen Mekke'yi ele geçirip Kâbe'yi ortadan kaldırdıktan sonra İranlılar'la savaşan Bizanslılar'ın yardımına yetişebilmekti. Arap kaynaklarının "Fil yılı" dedikleri, aynı zamanda Hz. Peygamber'in doğum yılı olan 569'daki bu sefer Kur'ân-ı Kerîm'de işaret edildiği üzere başarısızlıkla sonuçlandı (el-Fîl 105/1-5). Etiyopyalılar'ın Yemen'den çıkarılışları (590-627) onların Arap Yarımadası ile kurdukları siyasî bağlantının sonu oldu.

Etiyopya İslâmiyet'le VII. yüzyılın başlarında tanışmıştır. Hz. Muhammed İslâm'ı tebliğe başladıktan bir müddet sonra sözlü eleştiri, fiilî saldırı ve zulümle karşılaşarak zamanla Arap toplumunda eman hakkını kaybeden müslümanlara Habeşistan'a hicret etmelerini tavsiye etti. Hiç şüphesiz Necâşî (negus, imparator) Ashame'nin ilâhî bir dine mensup bulunması ve adaletli bir hükümdar olması, hicret için Habeşistan'ın seçilmesinde önemli bir sebep teşkil ediyordu. Ayrıca ulaşım kolaylığı ve muhacirlerin malî sıkıntılarını daha rahat şekilde giderebilmeleri imkânı da bu seçimi etkilemişti. On bir erkek ve dört kadından oluşan müslüman kafilesi 615'te Mekke'den Şuaybe Limanı'na, oradan da bir tekneyle Habeşistan'a gitti. Bu hicret, Hz. Peygamber'in henüz tebliğinin ilk yıllarında iken Afrika ile temasa geçmesini sağladı; olay aynı zamanda İslâmiyet'in Arap yarımadası dışında Hıristiyanlık ile içten içe kurduğu bir münasebet anlamına geliyordu. Daha sonra giden müslümanlarla birlikte Habeşistan'a hicret edenlerin sayısı 108'e ulaşmıştır. Muhacirlerin sayısının artması üzerine endişeye kapılan Kureyşîler Necâşî'ye bir elçi heyeti gönderip müslümanların iadesini istediler. Tarafları dinleyen Necâşî müşriklerin teklifini reddetti. Bir müddet sonra muhacirlerin otuz üç kişilik bir bölümü, müslümanlara karşı Şi'bü Ebî Tâlib'de uygulanan sosyal ve ekonomik boykotun kaldırılması ve Mekkeliler'in müslüman olduğuna dair söylentilerin çıkması üzerine Mekke'ye döndü (620). Müşrikler Bedir'de uğradıkları bozgunun arkasından Necâşî Ashame'ye ikinci bir elçilik heyeti daha gönderdilerse de sonuç alamadılar; ancak bir süre sonra bazı muhacirler yine kendi arzularıyla Medine'ye döndüler.

Hz. Peygamber Hudeybiye Antlaşması'nın ardından çeşitli hükümdarlara İslâm'a davet mektupları göndermişti. Bunlardan bir kısmı bunu şiddetle reddederken bazıları kararsız kalmış, Necâşî Ashame ise İslâmiyet'i kabul etmiştir. Arabistan'ın dışında ilk defa yabancı bir hükümdarın müslüman olması İslâm'ın yayılış tarihinde hiç şüphesiz çok önemli bir hadisedir. Kaynaklarda Necâşî Ashame'nin Ca'fer b. Ebû Tâlib ile birlikte bir grup Habeşli'yi de Medine'ye gönderdiği ifade edilmektedir. Bunlar Hayber'in fethedildiği sırada Resûl-i Ekrem'in huzuruna varmışlar ve büyük bir sevinçle karşılanmışlardır. Kaynaklardan, muhacirlerin Habeşistan'da bulunduğu sırada birçok kişinin ihtida ettiği anlaşılmaktadır. Hz. Peygamber, 9 yılının Receb ayında (Ekim 630) ölen Necâşî Ashame için gıyabî cenaze namazı kıldırmıştır. Resûlullah'ın yeni hükümdara da İslâm'a davet mektubu gönderdiği, ancak onun daveti reddettiği bilinmektedir. Bu hükümdar döneminde Cidde yakınlarındaki bir adada üstlenen Bece kabilelerinden bazı Habeşîler'in korsanlık yapmaları üzerine Hz. Peygamber 9 yılının Rebîülâhir ayında (Ağustos 630) Alkame b. Mücezziz'i 300 kişilik bir kuvvetle adaya göndermiş, fakat denize açılan müfreze korsanları bulamadan geri dönmüştür. Bu faaliyetler daha sonraki yıllarda da devam ettiği için Hz. Ömer de Etiyopya kıyılarına bir deniz kuvveti yollamış (641), ancak fırtına yüzünden başarı kazanılamamıştır. Müslümanlar 675'te Sudan ve Nûbe'yi ele geçirdiklerinde korsanlar Kızıldeniz'de hâlâ güçlü idiler ve 702'de Cidde'yi yağmaladılar. Bu mesele Abdülmelik b. Mervân zamanında (685-705) Dehlek adasının fethiyle bir müddet için çözümlendiyse de Habeşî korsanlar 770 yılında Cidde Limanı'nı yeniden yağmaladılar. Bunun üzerine Abbâsî Halifesi Ebû Ca'fer el-Mansûr tarafından gönderilen ordu ile bu mesele tamamen ortadan kaldırıldı. Adalarda çok erken dönemlere (II./VIII. yüzyıl) ait kûfî kitâbelerin bulunması müslüman yerleşiminin eskiliğini göstermektedir (bk. DEHLEK).

Kuzeyde yaşayan ve müslümanlarla ilk defa Emevî Halifesi Hişâm b. Abdülmelik devrinde (724-743) bir antlaşma yapan Bece kabileleri zamanla hâkimiyetlerini Aksum'a kadar yaydılar ve 750'de Masavva'ı ele geçirdiler. IX ve X. yüzyıllarda kuzeydeki Bece hâkimiyeti ve sahil bölgelerine İslâmiyet'in sokuluşu devam ederken güneyde Avash ve Oma vadileri Etiyopya Krallığı'nın elinde bulunuyordu. Mes'ûdî'nin Zeyla', Dehlek, Nâsı' şehirlerinde vergi ödeyerek yaşayan müslümanların varlığından bahsetmesi, X. yüzyıl başlarında Etiyopya'nın en azından kıyılara hâkim olduğunu ve Dehlek adalarını yeniden işgal ettiğini göstermektedir. Fakat Etiyopya Krallığı'nın bu canlanması geçici olmuş, hemen o tarihlerde kuzeyde kısa ömürlü bir dizi krallık ortaya çıkarken güneyde de yerli kabilelerin başlattıkları ayaklanmalar giderek sıklaşmıştır. 976'da yahudi Kraliçe Esato'nun hıristiyanlara karşı yönelttiği saldırılarda birçok bölge büyük yıkıma uğradı. Ayrıca hıristiyanlar arasında çıkan mezhep çatışmaları, Kızıldeniz sahilleriyle güney düzlüklerinde yaşayan göçebe kabilelerin ihtida etmesi sonucu İslâmiyet'in Şüve ve Sidâme'ye kadar ulaşması Etiyopya Krallığı'nı oldukça zayıflattı.

Emevîler zamanında onların baskısından kaçarak Etiyopya'ya göç eden Mahzûmîler, Harar'ın kuzeybatısında Afrika'daki ilk müslüman devlet olan Şüve Emirliği'ni kurdular (896); bu küçük devlet 1280-1285 yılları arasında Evfât Emirliği tarafından ortadan kaldırılmıştır. X. yüzyıldan XII. yüzyıla kadar süren iç karışıklıklar sırasında, müslümanlar Dehlek adalarını tekrar hâkimiyetleri altına aldıktan sonra Denkalî ve Somali sahillerini de ele geçirerek doğuda Harar'a, batıda Zevay gölüne kadar yayıldılar. Bu bölgelerde X-XIII. yüzyıllara ait birçok kûfî mezar taşıyla kitâbe bulunduğu gibi Mısırlı Ebû Sâlih de XIII. yüzyılın ilk çeyreğinde hıristiyan Etiyopya'nın sınırları içinde dahi onlara vergi vererek yaşayan pek çok müslümanın mevcut olduğunu söylemektedir. Ebü'l-Fidâ'nın bildirdiğine göre XIII. yüzyılda Evfât müslümanları aynı zamanda Cebertî adıyla tanınıyorlardı (bk. CEBERT). Bu dönemde Etiyopya Krallığı'nı 1137'den 1270'e kadar Zague, bu tarihten XVI. yüzyıla kadar da Şüve'de hüküm süren Süleyman sülâlesi yönetmiştir.

XIII ve XIV. yüzyıllar boyunca müslüman kütleleri Şüve ve Begamder'e kadar iç bölgelere sokuldular. XIV. yüzyılın başlarında Denkalî Mısır'a bağlı idi; Adel bölgesinde ise yedi İslâm emirliği yer alıyor ve bunlar et-Tırâzü'l-İslâmî adıyla anılıyorlardı. XVI. yüzyıl müelliflerinden Muhammed b. Abdülbâkī el-Buhârî el-Mekkî'nin eserine Kitâbü'ṭ-Ṭırâzi'l-menḳūş fî meḥâsini'l-Ḥubûş (telifi 991/1583) adını vermesi, bu hâtıranın yaşatılmaya çalışıldığının bir ifadesi olsa gerektir. Bu emirlikler Etiyopya Krallığı'nı çember içine almak istedilerse de başarılı olamadılar. İç karışıklıkların ardından başlayan Etiyopya ordularının saldırılarıyla Zeyla'ı (1332), bir süre sonra da Evfât topraklarının bir kısmını kaybettiler. Amda Sion (Gabra Maskal) dönemi (1312-1344) Etiyopya'da İslâmiyet'in zayıfladığı devirdir. İbn Fazlullah el-Ömerî'nin Habeşistan hakkında yazdıkları da bu bilgileri doğrulamaktadır. İbn Fazlullah el-Ömerî'nin et-Taʿrîf bi'l-muṣṭalaḥi'ş-şerîf'inde ve Mesâlikü'l-ebṣâr fî memâliki'l-emṣâr'ında çağdaşı Zeyla'lı muhaddis Abdullah'tan (ö. 1361) aktardığı bilgilere göre Etiyopya'nın doğu ve güneydoğusunda melikleri Etiyopya kralı tarafından tayin edilen Evfât, Davâro, Bâlî, Hadbe, Şerhâ, Arâbabnî, Dârâ adında yedi emirlik vardı ve farklı mezheplere sahip, birbiriyle çekişen bu emirlikler güçlerini kaybetmiş bir yapı arzediyordu.

Baybars ve Kalavun gibi güçlü hükümdarlar döneminde Habeş kralları Memlük sultanlarına "efendimiz" diye hitap ediyor, tahta çıktıklarında da çeşitli hediyelerle birlikte elçi gönderip dostluklarını bildiriyorlardı. Fakat zaman zaman da Memlükler'den Mısır'daki hıristiyanlara iyi davranılmasını istiyor, aksi halde kendi ülkelerindeki müslümanlara kötü muamele edileceğini ve mescidlerinin yıkılacağını, hatta Nil'in mecrasının değiştirileceğini söyleyerek tehditlerde bulunuyorlardı. 1372-1382 yıllarında hüküm süren Nevaya Krestos Mısır kafilelerini Etiyopya sınırlarından içeri sokmamıştır. Onun ölümünden sonra tahta çıkan kardeşi David ile (1382-1411) Memlük Hükümdarı el-Melikü'z-Zâhir Berkuk'un zamanında (1390-1399) Mısır-Habeş ilişkilerinin iyi olduğu anlaşılmaktadır.

Kalkaşendî, XIV. yüzyıl sonlarında Dehlek ve Zeyla' kıyıları dışında kalan müslüman yerleşim birimlerinin Etiyopya kralı tarafından tahrip edildiğini kaydeder. 1397'den sonra İbn Mismâr yönetimindeki Dehlek adası da Habeşistan'a bağlanmış ve Zeyla'da mücadele veren Emîr Sa'deddin itaat altına alınmaya çalışılmıştır. Bu bölgede yaşayan müslümanlar (Cebertîler) Etiyopya krallarını zaman zaman zor durumda bırakmışlardır. Etiyopya Krallığı en geniş topraklara Zar'a Ya'kūb (1434-1468) zamanında sahip olmuştur.

XV. yüzyılın ikinci yarısında Hint Okyanusu'nda güçlenen Portekizliler zaman zaman Kızıldeniz'de faaliyet gösteriyorlardı. 1517, 1520-1523'te Cidde ile Kızıldeniz'in diğer önemli limanlarını hedef alan, ancak başarısızlıkla sonuçlanan akınları sırasında Etiyopya Krallığı ile diplomatik ilişki kurdular. Bu arada Osmanlılar'ın Akdeniz havzasına yayılarak özellikle Mısır'ı ele geçirmeleri ve Portekiz tehdidi altındaki mukaddes yerleri korumak ve Hint Okyanusu'na inmek istemeleri bu bölgede Osmanlı-Portekiz çatışmasını kaçınılmaz hale getirdi.

Etiyopya'da Zeyla' Valisi Emîr Mahfûz'un 1480'den itibaren sürdürdüğü Adel hâkimiyeti ve yayılma hareketi Etiyopya Kralı Lebna Dengel (II. David, 1508-1540) tarafından durduruldu ve 1521'de Adel Sultanı Ebû Bekir b. Muhammed başşehri Harar'a naklederek Denkalî ve Somali halklarını yanına çekmeyi başardı. Sultan Ebû Bekir'in kumandanlarından Ahmed el-Mücâhid (Ahmed Gran) Etiyopyalılar'ın bir saldırısını başarıyla göğüsledi (1527). Arkasından Somali ve diğer bölgelerdeki karışıklıkları bastırdıktan sonra Etiyopya'ya karşı hücuma geçerek büyük bir fetih hareketi başlattı. Bu fetihler sırasında önce Davâro, Bâlî, Evfât, Amhare ve Vasıl ele geçirildi; bu arada bazı kabileler savaş olmaksızın İslâmiyet'i kabul ettiler. 1531'de başşehir Aksum'un ele geçirilmesinden sonra da Tigre, Madra, Gojam ve Nûbe toprakları alındı; ardından Sevarî ve Semin'de hâkimiyet kuruldu. Topraklarının büyük bir kısmını ve başşehrini kaybedince içerilere çekilen Lebna Dengel Portekiz kralından yardım istedi (1535). Portekizliler 1541'de kuvvetlerini Masavva'a gönderdiklerinde Lebna Dengel ölmüş, yerine oğlu Galawdeos (Claudius) geçmişti. Portekizliler'den aldığı yardımla Etiyopyalılar'ın güçlendiklerini gören Ahmed el-Mücâhid de Osmanlılar'dan asker ve teçhizat talebinde bulundu ve 28 Ağustos 1542'de Etiyopya-Portekiz ordusunu büyük bir bozguna uğrattı. Ancak bu zaferden sonra ordusunu yeterince takviye etmeden tekrar hücuma kalkıp Etiyopya'nın geriye kalan kısımlarını da ele geçirmek istemesi üzerine Tana gölü civarında yaptığı Woina Daga savaşında yenildi ve hayatını kaybetti (21 Şubat 1543). Ahmed el-Mücâhid'in ölümünden sonra Etiyopyalılar hıristiyan Avrupalılar'ın yardımıyla tekrar toparlandılarsa da XV. yüzyıldaki eski güçlerine bir daha ulaşamadılar.

Ahmed el-Mücâhid hareketini destekleyen Osmanlılar, 1552'de Pîrî Reis ve 1554'te Seydi Ali Reis kumandasındaki donanmalarla Portekizliler'e karşı üstünlük kuramayınca Etiyopya'ya doğrudan müdahale etmeye karar verdiler. 5 Temmuz 1555'te Habeş beylerbeyiliği tesis edildi ve Yemen Beylerbeyi Özdemir Paşa Etiyopya'nın fethiyle görevlendirildi. Özdemir Paşa Masavva' ve ona bağlı toprakları, Arkiko Limanı'nı, Tigre bölgesini ele geçirdi; ancak 1560'ta fetih hareketini yürütürken öldü. Bunun üzerine Osmanlı kuvvetleri sahile doğru çekilerek daha ziyade bugünkü Eritre topraklarında tutunmaya çalıştılar; iç bölgelerde fethedilen yerler elden çıktı. Bundan sonra Habeş beylerbeyilerinin artık müdafaada kalarak hareketlerini Etiyopya krallarının tutumlarına göre ayarlamaya başladıkları görülmektedir. Bu arada merkezi Denkalî çölündeki Aussa'ya nakledilen Harar Sultanlığı da Galla göçebeleri tarafından yıkıldı (1577).

Portekizliler'le gelmiş olan misyonerler Habeşistan Krallığı'nı Roma Katolik kilisesinin tesiri altına almaya çalıştılar ve 1607-1632 yılları arasında hüküm süren Susenios 1626'da Katolikliğe geçti. Ancak daha sonra yerli hıristiyan halk putperest sayılarak yeniden vaftiz edilmek istenince büyük bir isyan çıktı ve kanlı biçimde bastırılan bu isyan sonunda kral oğlu Fasilidas (1632-1667) lehine tahttan çekilmek zorunda kaldı. Fasilidas Tana gölünün kuzeyindeki Gondar'ı başşehir yaptı (1636), kiliseyi düzenledi ve Cizvit papazlarını ülkesinden çıkardı. Bunun üzerine Roma Katolik kilisesi Fransisken rahiplerini göndermeyi denediyse de Fasilidas Habeş beylerbeyi ile ülkeye girmeye çalışan rahiplerin engellenmesi için bir anlaşma yaptı; ayrıca müslümanlarla yakınlaşma ortamı içine girerek Batı ile bütün bağlarını kopardı. Fasilidas Yemen imamları ile diplomatik ilişkiler kurarak önce Müeyyed-Billâh'a, ardından Mütevekkil-Alellah'a mektup gönderdi; Mütevekkil de karşılık olarak seyahat notları günümüze ulaşmış bulunan Haymî başkanlığındaki bir elçilik heyetini yolladı (1648). Bu diplomatik görüşmeler, Yemen'den Beylül'e (bugünkü Assab'ın kuzeyi) bir ticaret yolu açmak üzere yapılmış olmakla birlikte Haymî'nin notlarında yer alan Fasilidas'ın elçisine ait bazı ifadelerle kralın Yemen imamları ve Türk paşaları ile kurduğu ilişkiler İslâm'a karşı özel bir ilgi duyduğunu ve ayrıca hakkında bu gibi vesilelerle bilgi edinmek istediğini düşündürmektedir. Mütevekkil-Alellah'ın 1062 (1652) tarihli mektubu (Fasilidas'ınki günümüze gelmemiştir) bu görüşmelerden sonra onun imamla ilişkisini kesmediğini gösterir. Bunlardan başka Fasilidas'ın, 1665 yılında Bâbürlü Hükümdarı Evrengzîb'e gönderdiği heyette yer alan Murad Hoca adındaki bir müslüman din adamı vasıtasıyla ondan İslâmiyet'e ait kitap istediği ve bir caminin tamiri için yardım talep ettiği bilinmektedir. Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi'nde kayıtlı bulunan (nr. E 11.977), fakat bugün mevcut olmayan bir belge Fasilidas'ın IV. Mehmed'e de bir mektup gönderdiğini göstermektedir.

Başşehrin Gondar'a taşınmasından sonra buraya gelmeye başlayan Galla kabileleri zamanla yerleşik düzene geçtiler ve İslâmiyet'i kabul ettiler. I. Yohannes zamanında (1667-1682) İslâmiyet'in güçlenmesi sebebiyle yeni bir dinî düzenleme yapılarak başşehirde yaşayan müslümanlar dağınık kasabalarda ya da şehirlerin farklı semtlerinde oturmaya mecbur bırakıldılar. II. Tekle Haimanot döneminde (1769-1777) merkezî otoritenin zayıfladığı ve mahallî idarecilerin feodal beyler gibi hareket ettikleri görülür. 1769'dan 1855'e kadar geçen zaman Habeş kaynaklarında "Zamana Mesafent" (küçük beylikler dönemi) adıyla anılmaktadır.

XVII. yüzyılın sonlarına doğru Tigre'yi de kaybederek sadece sahil kısmına sahip olan Osmanlılar'ın Habeş eyaletinde karışıklıklar baş gösterdi. Beylerbeyiliğine tayin edilen Mustafa Paşa Mısır beylerbeyinden aldığı yardımla âsileri bertaraf etti ve bozulan düzeni yeniden kurmaya çalıştı. 1672'de Habeş eyaletini dolaşan Evliya Çelebi, beylerbeyinin Masavva'da oturduğunu, Sevâkin'in ise buranın ikinci önemli merkezi olduğunu belirtir ve Mustafa Paşa'nın 2000 tüfekli asker beslediğini yazar. Bu yüzyılda Habeş eyaleti malî bakımdan gerilemiş, bu gerilemede Etiyopya kralının Kızıldeniz sahillerindeki Beylül ve Zeyla' limanları vasıtasıyla doğrudan doğruya dışarı ile ticarî ve siyasî münasebet kurması önemli bir rol oynamıştır. 1699'dan itibaren Habeş eyaleti hac mevsiminde gönderdiği surreden muaf tutuldu. XVIII. yüzyılda eyaletin iyice unutulduğu ve merkezle olan irtibatının çok zayıfladığı görülür. Masavva' ve diğer yerlerde vazife gören Osmanlı askerleri ve memurları yerli halktan kadınlarla evlenerek burada büyük nüfuz sahibi bir zümre haline geldiler. 1701'den itibaren eyalet Mekke şeyhülharemliği ve Cidde sancak beyliğiyle birlikte mütalaa edilmiş ve bu durum XIX. yüzyılda da sürmüştür; mahallî güçlerin elinde kalan güney kesime ise sembolik olarak bir kaymakam gönderilmiştir. Kavalalı Mehmed Ali Paşa'nın Mısır'da idareyi ele aldıktan sonra Kızıldeniz sahilleri ve Sudan topraklarında kontrolü sağlaması üzerine ticarî önemi artmaya başlayan Masavva' ve Sevâkin 1846'da kendisine sâlyâne olarak verildi. Osmanlı Devleti bu tarihten sonra müstemlekeci Batılı devletlerin Güneydoğu Afrika sahillerine yerleşmeleri karşısında siyasî girişimlerde bulunarak Habeş eyaleti dahil Bâbülmendep'e kadar olan toprakların kendi hükümranlığı altında bulunduğunu açıkladı. Fakat Mısır Hidivi İsmâil Paşa 1865'te Masavva' ve Sevâkin'i resmen Mısır'a kattığını ilân etti ve bu durum 1869'da Süveyş Kanalı'nın açılmasına kadar sürdü.

1853 yılında güçlenen Kassa adında bir feodal yönetici diğer beyleri yenerek Begamder, Tigre ve Şüve'nin bir kısmını ele geçirdikten sonra kendini II. Tewodros adıyla bütün Etiyopya'nın imparatoru ilân etti (1855). Daha sonra bu bölgelerle Amhare'nin tamamını ve bütün Galla kabilelerini itaati altına alarak Gondar'daki kralı tahtından uzaklaştırdı. Arkasından Magdala'yı başşehir yaptı ve ülkeyi bir hıristiyan birliği haline getirmeye çalıştı. 1860'tan itibaren Batılılar'la arası açıldı ve misyonerlerin ülkesi aleyhindeki yazıları sebebiyle bazı konsolos ve Avrupalılar'ı, 1864'te de gönderilen İngiliz heyetini Magdala Kalesi'ne hapsetti. 1867-1868'de İngilizler Etiyopya'ya savaş açtılar; Tewodros'un kurmaya çalıştığı birlik, İngilizler'in satın aldığı kabile reislerinin isyanı ile bozuldu; hatta Tigreliler İngiliz ordusunun kendi topraklarından geçmesine izin verdiler. Böylece İngilizler'in hiçbir mukavemetle karşılaşmadan Magdala önlerine gelmesi üzerine Tewodros intihar etti (1868).

Tewodros'un ölümünden sonra tekrar ortaya çıkan feodal beyler kendi bölgelerinde hâkimiyet sağlarken Tigre beyi askerî başarılarından dolayı 1872'de İngilizler'in de desteğiyle IV. Yohannes adıyla imparator ilân edildi. İngilizler bölgeden çekilirken ellerinde bulunan bazı küçük adalarla Eritre sahilindeki bir kısım yerleri, 1869'dan beri Kızıldeniz'de koloni kurmaya çalışan İtalyanlar'a kiraladılar; 1880'de de sattılar.

Yohannes Etiyopya birliğini tekrar kurunca karşısında Mısır'ı buldu. 1872'de Hidiv İsmâil Paşa İngilizler'in de teşvikiyle Mavi Nil'in kaynak yerlerini Mısır'a ilhak etmek istedi, fakat başarısızlığa uğradı. 1877'de İngiltere ile Mısır arasında yapılan anlaşma sonrasında İngilizler, Osmanlılar'ın Bâbülmendep ve Zeyla' arasındaki sahil üzerinde hak iddialarını kabul ettiler. Fakat İngiltere Sudan'a yerleşip Mısır'ı kendisine bağlama siyasetini hızlandırdı. Kahire hükümetinde Urâbî Paşa'nın yabancı aleyhtarı siyasetinin giderek güçlenmesi üzerine 1882'de İngilizler Mısır'ı işgal ettiler. Bu dönemde Etiyopya ile Mısır arasında sınır anlaşmazlığı meydana gelmedi. Hatta Sudan'daki Mehdî hareketi sebebiyle 1884'te imzalanan Adve Antlaşması Mısır, Etiyopya ve İngiltere arasında akdedildi.

Sudan'ın işgaline hazırlanan İngilizler kuvvetlerini yetersiz gördükleri için İtalyanlar'dan bu hususta istifade etmek istediler. Ayrıca Kızıldeniz kıyısında Tâcûre körfezinde Fransız Somalisi adıyla sömürge idaresi kuran Fransızlar'ın yayılmacılığına karşı, Mısır ile Fransız Somalisi arasında ikinci bir Avrupa ülkesi tampon teşkil etmiş olacaktı. Böylece Afrika'nın paylaşılmasında geride kalmış olan İtalyanlar, İngilizler'in davetiyle Osmanlılar'a bağlı bir muhafızlık olan Masavva'ı 5 Şubat 1885'te zaptettiler ve arkasından Eritre ile Somali'nin bazı kısımlarını işgal ederek bütün Etiyopya'yı ele geçirme planları yapmaya başladılar. İtalyanlar yayılmaya devam ederken bir yandan da Etiyopya'nın merkezine heyetler gönderiyorlardı. 1887'de giden heyetin Tigre'de hapsedilmesi ve onu kurtarmak amacıyla yola çıkan birliğin yenilmesi üzerine İtalyanlar 18.000 kişilik büyük bir ordu hazırladılar. 1888 Martında Habeşler 100.000 kişilik bir orduyla İtalyanlar'ın karşısına çıktılarsa da Mehdî'nin Amhare'ye girip başşehir Gondar'ı yakması sebebiyle geri çekildiler. IV. Yohannes Gondar'ın intikamını almak için Mehdî kuvvetlerinin üzerine yürüdü; ancak Metemme'de yapılan savaşta öldü ve yerine oğlu Ras Mangasya geçti (1889).

Bu arada İtalyanlar güçlenen Şüve Kralı Menelik'i imparator (negus) ilân edip yanlarına çekmeye çalıştılar; Menelik de ilk iş olarak 2 Mayıs 1889'da onlarla Wichale (Uccialli) Antlaşması'nı imzaladı. Bu duruma Ras Mangasya karşı çıktıysa da 1889 Haziranında Adve'ye kadar yürüyen İtalyanlar'a yenildi ve Menelik'in imparatorluğunu kabul etmek zorunda kaldı. Wichale Antlaşması ile Masavva'dan Keselâ'ya uzanan bir çizginin kuzeyinde kalan toprakları İtalyanlar'a vermiş olan Menelik geri kalan Etiyopya topraklarında birliği temin etmeye çalıştı ve Adisababa'yı başşehir yaptı (1890). Aynı günlerde güçlenen Mehdî hareketine karşı kuvvet kazanmak isteyen İngilizler İtalyanlar'ı işgallerini Keselâ'ya doğru genişletmeye kışkırttılar. 1895'te saldırıya geçen İtalyanlar, Ruslar'ın silâhlandırdığı Etiyopyalılar'ın karşısında önce Adve'de, daha sonra Makalle'de ağır bir yenilgiye uğradılar. 26 Ekim 1896'da Wichale Antlaşması feshedilerek yerine Adisababa Antlaşması imzalandı ve İtalyanlar Mareb-Belese çizgisi kendilerinde kalmak üzere Etiyopya'nın hükümranlık haklarını kabul ettiler.

Menelik, 1889 yılında Kudüs'teki bir kilise münasebetiyle Osmanlı hükümetine bir heyet gönderdi. II. Abdülhamid de 1902'de Sâdık Müeyyed Paşa başkanlığındaki bir elçilik heyeti ile karşılık verdi. Osmanlı sefirinin Habeş Seyahatnâmesi adıyla kaleme aldığı bir eser, Habeş müslümanları ve Etiyopya'nın sosyo-kültürel yapısı hakkında oldukça zengin bilgiler içerir. Muhtemelen onun verdiği raporlar doğrultusunda 1912'de Harar'da bir maslahatgüzarlık açıldı ve daha sonra Adisababa'ya taşındı. Maslahatgüzarlık, Osmanlı tebaasının hukukunu korurken aynı zamanda Habeş müslümanlarıyla da ilişki kurmaya çalıştı. Türk maslahatgüzarı Mazhar Bey tahtın vârisi Lidj Yassou'ya yakın bir insan oldu ve onu İslâm birliği için yönlendirmeye çalıştı. Bu arada İngilizler yeniden teşkilâtlandırdıkları Mısır ordusu ile Sudan'ı işgal ettiler; ardından da Etiyopya'nın batı sınırı çizildi (1902). Menelik ülkesinin kalkınması için çeşitli programlar düzenlerken Avrupalı sömürgeciler bundan rahatsız olmaya başladılar. 1906'da İtalyanlar'ı Adve'de hezimete uğratarak halk kahramanı olan amcasının oğlu Ras Makonnen'in ölümü Menelik'in gücünü zayıflattı. Aynı yıl İngiltere, İtalya ve Fransa Etiyopya'da bir isyan çıkartıp burayı üç menfaat bölgesine ayırmak üzere bir anlaşma yaptılar. Bu üçlü ittifak çalışmalarını sürdürürken 1903'ten itibaren faaliyete geçmiş olan Almanlar da Etiyopya kralı üzerinde nüfuz kurup bazı imtiyazlar elde ettiler.

Menelik sağlığının bozulması sebebiyle 1907'de idareyi karısına bırakırken torunu Lidj Yassou'yu da vâris tayin etti. Kralın 1913'te ölümü üzerine sarayda ortaya çıkan iç karışıklık sırasında Lidj Yassou ancak Almanlar'ın yardımıyla tahta geçebildi. Kısa sürede iç ve dış müdahalelerin yıprattığı tecrübesiz kral, I. Dünya Savaşı sırasında Alman-Türk tarafında yer almaya çalışması, müslüman olduğunu açıklaması, Somali'de İngiltere ve İtalyanlar'a karşı isyan eden Muhammed b. Abdullah Hasan'la ittifak yapması gibi sebeplerle çeşitli Batılı kesimlerin düşmanlığını üzerine çekti ve 1917'de tahttan indirilerek yerine Menelik'in kızı Zaoditou çıkarıldı, yeğeni Ras Tafari de (Ras Makonnen'in oğlu) kral nâibi ve veliaht tayin edildi. Bu geçiş döneminde fırsatı değerlendirmek isteyen İtalyanlar yeni planlarını gerçekleştirmek için Batı kamuoyunu etkilemeye çalıştılar. 1920'de İtalyan basını Etiyopya'yı Doğu Afrika'nın en vahşi ülkesi olarak gösterdi ve bu devletin yıkılmasını medeniyet için faydalı gördüğünü vurgulayarak bunun en iyi yolunun da İtalyan himayesi olduğunu yazdı. Bu arada Nil ve Tana gölü siyasetleri sebebiyle İngilizler de Etiyopyalılar'ın aleyhine döndüler ve 1922'de İngiliz basını kölelik meselesini ileri sürerek İmparatoriçe Zaoditou ve nâib veliaht Ras Tafari aleyhine tavır aldı. Fransız ve Amerikan basını ise İngilizler'in işgal için ortam hazırladıklarını ileri sürerek Etiyopya'yı savunurken bu ülkenin Milletler Cemiyeti'ne başvurmasının bağımsızlığı açısından gerekli olduğunu belirtti. Böylece Etiyopya 1923 yılında Amerika Birleşik Devletleri ve Fransızlar'ın teşvikiyle bu kuruluşa girdi. 1924 Temmuzunda da Ras Tafari yanına aldığı devlet yetkilileriyle Avrupa seyahatine çıkarak kamuoyunda uyandırılan olumsuz izleri silmeye çalıştı.

1930'da imparatoriçe ölünce Ras Tafari Hâile Selâsiye adıyla tahta çıktı; 1931'de de meşrutiyet ilân edilerek parlamenter hayata geçildi. Hâile Selâsiye ülkesinin imarı için büyük hamleler başlattıysa da savaş öncesi müttefikler arasındaki anlaşmaların bir uzantısı olarak Mussolini'nin Etiyopya'yı işgal kararını açıklamasıyla faaliyetleri yarım kaldı. Ekim 1935'te İtalyan kuvvetleri sınırı geçerek Adigrat-Adve hattına kadar Etiyopya topraklarını işgal ettiler. Bu işgal karşısında İngiltere ve Fransa Etiyopyalılar'a yardım edemedi; Milletler Cemiyeti müeyyideleri de tesirsiz kaldı. Bununla birlikte İtalyanlar'ın işgali pek uzun sürmedi. 1936'da Cibuti'ye kaçarak arkasından İngiltere'ye geçen ve beş yıl orada kalan Hâile Selâsiye, 1941'de Kenya'dan ülkesini kurtaran müttefik kuvvetlerine katıldı ve 5 Mayıs'ta tekrar tahtına oturdu. İngilizler 1948'e kadar Etiyopya'yı gözetimleri altında tuttular; Eritre ise 1952'ye kadar İngiliz askerî idaresi altında kaldı. 1950'de Birleşmiş Milletler'in aldığı bir karar uyarınca 1952'de gerçekleştirilen bir halk oylamasıyla Eritre Etiyopya'nın federe bir bölgesi, 14 Kasım 1962'de ise federe statüsüne son verilerek bir eyaleti haline getirildi. Etiyopya 1963'te Afrika Birliği Teşkilâtı'nın kurulmasında etkili oldu ve bu örgüte ev sahipliği yaptı. Bu arada Eritre'de daha sonra üçe bölünen Eritrean Liberation Front (ELF) gerilla hareketi başladı. Hâile Selâsiye İsrail ve Amerika hükümetleriyle yakın diyalog içine girdi ve ordunun eğitimini uzun müddet onlar üstlendiler.

Hâile Selâsiye zamanında ülkede müslümanların durumu bir hayli kötüleşti. 1961'de yürürlüğe giren bir kanunla şer'î mahkemelerin faaliyeti engellendi ve Harar'la çevresindeki pek çok merkezde Arapça öğretimi yasaklandı. 1970'te Eritre gerilla hareketi içinde, dinî grupları temsil eden Osman Sâlih Sabbi liderliğinde Eritrean People's Liberation Front (EPLF) hizbi ortaya çıktı. 1975'te Osman Sâlih Sabbi liderlikten uzaklaştırıldı ve teşkilât Marksist-hıristiyan ağırlık kazanırken o da müslüman Eritreliler'in çoğunlukta olduğu Eritrean Liberation Front-Popular Liberation Forces (ELF-PLF) teşkilâtını kurdu. 1974'te askerler tarafından gerçekleştirilen bir darbe ile "Koordinasyon Komitesi"nin yönetiminde tek partili sosyalist düzene geçildi. Tahttan indirilen Hâile Selâsiye ertesi yıl öldü. Yeni yönetimin toprak reformu etkili olmadı; Amerikan yardımı kesildiği için bunalım arttı ve ihtilâlciler arasında anlaşmazlık baş gösterdi. 1976'da Yüzbaşı Mariam Mengistu iktidarı ele geçirdi ve Amerika ile bütün ilişkileri kesip Sovyetler'le Küba'dan askerî yardım alarak Marksist-Leninist rejimi hâkim kılmaya çalıştı; yine onların desteğinde Eritre'nin bağımsızlığı için 1977'de birleşen Eritrean People's Liberation Front ve Eritrean Liberation Front'a karşı savaştı. Bu arada Somali Etiyopya'nın doğusunda yer alan Ogaden bölgesini işgal etti; bu işgal ancak Sovyet yardımı ve Kübalı askerlerin katılımı ile bir yıl sonra püskürtülebildi.

1982'de büyük bir kıtlık baş gösterdi; günde binlerce kişi açlıktan ölürken halkın bir kısmı Sudan'a göçtü. Bu arada İsrail hükümeti, Etiyopya'daki 20.000 civarında siyahî yahudiden (Falaşa) Sudan'a sığınmış olan 7000 kişiyi gizlice ülkesine nakletti (1984). 1987'de kabul edilen anayasa ile Mengistu yeni kurulan Etiyopya Demokratik Halk Cumhuriyeti'nin cumhurbaşkanı oldu. Eritreli gerillaların faaliyetleri ülkenin iç huzurunu bozarken 1989'da Mengistu'ya yapılan bir suikast girişimi sonuçsuz kaldı. Mayıs 1991'de hükümete karşı savaşan gerillalar Asmara ve Assab ile başşehir Adisababa'ya yakın stratejik yolları ele geçirdiler. Mengistu Zimbabve'ye kaçarken Etiyopya deniz kuvvetlerine bağlı birlikler de Yemen'e sığındılar. Bunun üzerine Batılılar'ın girişimiyle Londra'da taraflar arasında diplomatik görüşmeler başlatıldıysa da 29 Mayıs 1991'de gerillalar Adisababa'ya girdiler ve Amerika Birleşik Devletleri'nin desteğiyle devlet sorumluluğunu üstlendiler. Bu arada gerilla gruplarından Eritre Halk Kurtuluş Cephesi ülkenin kuzeyinde ayrı bir devlet kurma kararı aldığını açıkladı ve tekrar başlayan yoğun bir mücadeleden sonra Nisan 1993'te Eritre bağımsızlığını kazanarak Etiyopya'dan ayrıldı.

Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi

BİZE ULAŞIN
BİZE ULAŞIN