Hicaz bölgesi...

İslâm coğrafyacıları genellikle Hicaz'ı yarımadanın önemli ve müstakil bir bölgesi olarak tanıtırlar (DİA, III, 248). Bölgeye Hicaz adının ne zaman verildiği kesin olarak bilinmemektedir. Ancak bu isme İslâm öncesi döneme ait rivayetlerde ve Câhiliye şiirinde rastlanmaktadır. Sözlükte "iki şeyi birbirinden ayıran sınır, engel" anlamına gelen ismin iki bölgeyi birbirinden ayırdığı için verildiği hususunda ittifak edilmiştir. Bu iki bölgenin Tihâme (veya el-Gavr) ile Necid, Yemâme ile Arûz; Yemen ile Necid, Yemen ile Şam (Suriye) ve Necid ile Serât dağları olduğu şeklinde farklı yorumlar yapılmıştır. Bölgenin, sık sık rastlanan ve tabii bir engel oluşturan bazalt kayalıklar (harre) sebebiyle Hicaz adını aldığı da ileri sürülmüştür.

Hicaz Kızıldeniz'in doğusunda, kuzeyde Ürdün'ün liman şehri Eyle'den (Akabe) güneyde Yemen sınırındaki Asîr'e ve doğuda Necid çöllerinden Irak'a kadar uzanır; bölgenin kuzey ve doğu sınırlarının nerede bittiği ihtilâflıdır. Tebük ve Filistin'in de buraya dahil olduğunu söyleyenler de vardır (Yâkūt, II, 219). Mekke'yi Hicaz'ın merkezi sayan coğrafyacıların yanında burayı Tihâme'ye, Medine'nin ise yarısını Hicaz'a, yarısını Şam'a dahil edenler de bulunmaktadır.

İslâm dünyasının en önemli dinî mekânlarının bulunduğu Hicaz, yahudilerle Necranlı hıristiyanların bölgeden çıkarılmaları konularıyla ilgili olarak ilk devir kaynaklarında, özellikle de hadis literatüründe yer alır (Müsned, I, 195-196; II, 149; III, 345; Buhârî, "Ḥars̱ ve'l-müzâraʿa", 17, "Farżu'l-ḫumus", 19; Müslim, "Cihâd", 20, "Müsâḳāt", 1). Bu rivayetler delil gösterilerek Hicaz bölgesinde gayri müslimlerin ikametine müsaade edilmemiştir. İmam Şâfiî'ye göre cizye ödemeye razı olsalar dahi gayri müslimlerin burada ikametleri yasaklanmış ve bölgede üç günden fazla kalmaları uygun görülmemiştir. Üç günü dolduran kişi bulunduğu yeri terkeder; ancak bir başka yerde üç gün daha kalabilir. Mâzeretsiz olarak Hicaz'ın herhangi bir yerinde kalan zimmîye ta'zîr cezası verilir (Tecrid Tercemesi, VIII, 416; ayrıca bk. DİA, XIII, 421; XVI, 128-129). Aynı şekilde ölülerini de götürmeleri istenmiştir; zira ölülerin burada gömülmesine izin vermek devamlılığı ve yerleşmeyi ifade eder. Eğer taşınacak mesafe uzaksa ve taşıma sırasında cesede herhangi bir zarar gelme ihtimali varsa buraya defnedilebilir (Mâverdî, s. 315-316; Kalkaşendî, IV, 249-250).

Bazı âlimler yarımadanın tamamını Hicaz olarak kabul etmişlerse de bu görüş pek itibar görmemiştir. İmam Şâfiî'ye göre Mekke, Medine ve Yemâme mülhaklarıyla birlikte Hicaz'a dahildir. Yemen'i Hicaz'ın dışında tutanlar, Hz. Ömer'in gayri müslimleri sürgün ederken yarımada içerisinde fakat Hicaz bölgesi dışında oturanları yerlerinden çıkarmamasını delil gösterirler ve halifenin Hayber'deki yahudilerle Necran'daki hıristiyanları dışarı çıkarmasının sebebinin Haremeyn'in güvenliğini sağlamakla sınırlı olduğunu ileri sürerler (Cevâd Ali, VI, 621-622). Nitekim ondan sonra gelen halifeler, meselâ Yemen'deki gayri müslimler için herhangi bir uygulama yapmamışlardır. Bu bakımdan Hicaz şehirleri içerisinde Mekke ve Medine ile ilgili hükümlerin diğerlerinden farklı olduğu İslâm hukukçuları tarafından belirtilmiştir. Bunun yanında Hicaz kelimesi hadislerde yer ismi olarak imanla ve kıyamet alâmetleriyle ilgili bablarda geçmektedir (Buhârî, "Fiten", 24; Müslim, "Îmân", 21, "Fiten", 14; Tirmizî, "Fiten", 35, "Îmân", 13).

Hicaz toprakları coğrafî görünüş bakımından farklılık arzeder. Bölge içerisinde düz araziler, dağlar, alçak kısımlar, harreler, vadiler ve çöller yan yana bulunmaktadır. Mes'ûdî, burayı kurak ve verimsiz arazilerin bol olduğu bir yer şeklinde tarif etmektedir (Mürûcü'ẕ-ẕeheb, II, 62). Bundan dolayı bölgede birçok iklim farklılıklarına rastlanmaktadır. Hicaz şehirlerinin kışları en soğuk geçeni Tâif'tir. Bölgenin hemen her yerinde kuraklık hüküm sürer; genelde yağmurlar sonbaharda görülür. Kurak arazilerin uzantıları üzerinde tarıma, dolayısıyla yerleşik hayatın gelişmesine imkân veren bazı vahalar vardır.

Kızıldeniz'e paralel uzanan alçak, iklimi kuru ve sıcak dar kıyı ovası ile onun doğusundaki dağlık kesimler iki farklı coğrafî görünümdedir. Tihâme adı verilen ovanın eni yer yer değişiklik gösterir. Kuzeyde Ürdün sınırına yakın kesimlerde çok dar olan topraklar el-Vech hizalarında 18 km., Yenbu civarında 25 km. genişliğe erişir ve bu rakam güneye doğru daha da artarak zaman zaman 29 kilometreye ulaşır. Mercan kayalıklarıyla kuşatılmış bulunan kıyılarda Şuaybe ve Câr gibi metruk liman kalıntıları vardır. Hicaz halkının İslâm öncesi dönemlerde denizciliği pek sevmediği görülmektedir. Nitekim Habeşistan'a hicret sırasında Hicazlılar'ın karşı kıyıya naklini Habeş denizcileri yapmıştı. Günümüzde iki önemli limandan söz edilebilir. Bunlardan birincisi, Hz. Osman zamanından beri Mekke'nin iskelesi olarak kullanılan Cidde, diğeri Medine'nin iskelesi durumunda olan Yenbu'dur. 1182 sonbaharında İkinci Haçlı Seferi'nin önde gelen kumandanlarından olan Kerek Prinkepsi Renaud de Chatillon, Hicaz limanlarından Havrâ ve Yenbu ile Râbiğ'a kadar ilerleyerek buraları ateşe vermiş ve bazı ticaret gemilerini batırmıştı. Bunun üzerine Selâhaddîn-i Eyyûbî'nin o dönemde Mısır valisi olan kardeşi el-Melikü'l-Âdil bir donanma göndererek düşman harekâtını durdurup Kızıldeniz ticaret yolunu ve Hicaz'ı büyük bir tehlikeden kurtarmıştır (İbnü'l-Esîr, XI, 389-390; Runciman, II, 366-367; Hasan İbrâhim Hasan, Târîḫu'l-İslâm, IV, 109).

Bölgenin zikredilmesi gereken ikinci kısmı dağlık olan kesimidir. Burada yer alan ve tedrîcen yükselerek zaman zaman 2000 metreye ulaşan Serât dağ silsilesi kuzeyde Şam'dan (Suriye), güneyde Yemen içlerine kadar uzanır ve bir anlamda yarımadanın omurgasını meydana getirir. Bundan başka bölgede, İslâm'ın zuhurundaki haberlerde isimlerine sık sık rastlanan Mekke ve Medine çevresindeki dağlar da bulunmaktadır. Serât dağ silsilesinin, yer yer faylarla kırılmış ve sönmüş volkanların meydana getirdiği harrelerle kesilmiş olduğu görülür. Hicaz'da bulunan en geniş vadi, Câhiliye şiirlerinde geçen ve Hz. Peygamber'in seriyyeleri münasebetiyle sık sık zikredilen İdam (günümüzde Vâdilhamd) vadisidir. Eşca' ve Cüheyne kabilelerinin yaşadığı vadi, güneydoğuda Hayber harresine kadar uzanarak güneyde Akīk ve Kurâ vadileriyle birleşir. Diğer önemli bir vadi de hac yolu üzerinde yer alan ve hurmalıkları, verimli toprakları ile ünlü olan Vâdissafrâ'dır. Hicaz orta, kuzey ve güney olmak üzere üç bölgeye ayrılır. Güneyde Tâif, Mekke ve Cidde dolaylarından kuzeyde Medine ve Yenbu'a kadar uzanan orta kısım İslâm dini ve tarihi bakımından bölgenin en önemli parçasıdır. Tebük ile bugünkü Ürdün sınırı arası kuzey, Tâif ile Asîr (Yemen) arası da güney bölgeleridir. Diğerlerine göre yüksek ve dağlık olan güney toprakları daha bol yağış alır ve dolayısıyla tarıma daha elverişlidir.

Tarihin ilk dönemlerinden itibaren Hicaz, Şam ile Yemen'i birbirine bağlayan ana ticaret yolunun üzerinde bulunuyor ve yarımadanın bu iki bölgesi arasında bir geçit noktası görevi yapıyordu (Taberî, II, 492; Cevâd Ali, IV, 113; VII, 347 vd.). İskender İmparatorluğu ve onu takip eden Helenistik krallıklarla daha içerideki Asya ülkeleri arasında gidip gelen kervanlar çeşitli zamanlarda bu yolu takip ettiler. Bizans ve Sâsânîler arasındaki mücadele kızıştığında bu yola talep daha da arttı. Hicaz'ın böyle bir kavşakta bulunması, onun stratejik bakımdan daima üstün ve kârlı çıkmasına sebep olmuştur. Meydana gelen ticarî faaliyet, Hicaz bölgesinde Mekke gibi bazı yerlerin şehirleşmesine ve yeni kervan şehirlerinin doğmasına yardım etmişti. Hicaz bu yol sayesinde Mısır, Irak, Habeşistan, Somali, Suriye, Akdeniz ve Yemen'e, Kızıldeniz vasıtasıyla da Hint okyanusuna bağlanıyordu. Hicaz bölgedeki ticaret kafileleri için olduğu kadar Mısır, Habeşistan ve Irak için de bir kavşak vazifesi görüyor ve altı adet ana yol buradan geçiyordu. Güneyde Yemen'in San'a şehrinden başlayıp kuzeye doğru Tâif-Mekke-Yesrib-Hicr (Medâinü Sâlih)-Tebük-Maan-Mûte-Amman-Busrâ güzergâhıyla Şam'a ulaşan yolun bir kolu da Mekke'den sonra Kızıldeniz kıyısını takip ederek Bedir'e, buradan Akabe körfezinin sonundaki Eyle'ye, oradan da Maan'a ulaşarak ilk yolla birleşiyordu. İslâm öncesi dönemde Mekke'nin ticarî gelişiminde Hicaz'ın böyle bir konumda bulunması önemli rol oynamıştır. Nitekim çok daha sonra inşa edilen ve Medine'ye ulaşan Hicaz demiryolunun güzergâhı da budur.

İslâm'ın zuhurundan sonra ana yola bağlı olan tâli yollar fetih ordularının harekâtı, idarî haberleşme, göç ve artan nüfusun ihtiyaçları, hac ve ticaret gibi sebeplerden dolayı gelişti. Abbâsî Halifesi Mehdî-Billâh, 161'de (777-78) başlattığı çalışmalarla on yılda Irak'tan Hicaz'a giden yolu çok rahat ve güvenli bir hale getirdi; ayrıca Haremeyn arasında posta düzeni kurarak verilen hizmetleri daha da ileri götürdü (Taberî, VIII, 136, 163; İbn Kesîr, X, 136). Hârûnürreşîd ise Feremâ tarafından Akdeniz ile Kızıldeniz'i birleştiren bir kanal açmak istemiş, fakat Hicaz'ın güvenliğini ileri süren çevresindekiler onu bu fikrinden vazgeçirmişlerdi (Süyûtî, s. 327-328). Suleyhîler'den Ali b. Muhammed de (1047-1067) bölge içerisindeki hac yollarını ıslah edip güvene kavuşturdu ve hac kafilelerinin seyahatlerini kolayca yapmalarını sağladı.

Kuzey Hicaz, Arap yarımadasının yeraltı kaynakları bakımından en zengin kısımlarından biridir. Ürdün ile Suudi Arabistan sınırında demir ve fosfat, Kızıldeniz yakınlarında kurşun, altın, sülfür ve volfram madenleri çıkarılmaktadır. Hz. Peygamber, Süleymoğulları'na karşı sefer yapmak amacıyla bu madenlerin bulunduğu yerlerden Bahran'a gitmiş (Taberî, III, 153), Für'a tarafındaki madenleri de Bilâl b. Hâris'e iktâ olarak vermişti. Bölgenin vadi ve harrelerin bulunduğu yerleri su kaynakları bakımından zengin iken çöl halindeki alanlar başta olmak üzere birçok kesimi tarih boyunca suya hasret çekmiştir. Suyun bol olduğu Medine, Hayber, Tebük vb. şehirlerde tarım ve ona bağlı faaliyetler gelişirken Mekke gibi tarım imkânından yoksun yerlerde ticaretin ön plana çıktığı görülür. Bütün bunlar Hicaz halkının hayat anlayışı, gelenekleri ve folklorunda iz bırakmıştır.

İlk çağlarda Arap yarımadasında ticaret Yemenliler'in elindeydi; onların gerilemesi üzerine yerlerini Hicazlılar aldı. Milâdî I. yüzyıldan itibaren Hicazlılar, Habeş ve Yemen tâcirlerinden temin ettikleri malları kendi hesaplarına Şam, Mısır ve nâdir olarak da ticareti Hîreliler'in elinde bulunan İran pazarlarında satıyorlardı. Hicaz bölgesiyle komşuları olan Yemâme, Bahreyn, Irak, Habeşistan, Yemen ve Suriye arasında tarihin eski devirlerinden beri sıkı bir ticarî bağlantının bulunduğu bilinmektedir. Mekke yarımada içerisindeki farklı konumu, bir dereceye kadar merkezî vaziyeti, kuzey-güney ana ticaret yolunun üzerinde bulunuşu ve Kâbe ile haram ayların meydana getirdiği serbestiyet dolayısıyla Hicaz'ın ticaret merkezi durumundaydı. Şehrin bu özellikleri hem dinî hem de ticarî faaliyetler için fırsat ve kolaylıklar sağlıyordu. Hicaz bölgesinde oturan yahudilerin çoğu tarımla uğraşırken az bir kısmı da ticaret ve el sanatları ile geçimlerini sürdürüyordu; bölgede ticaret Araplar'ın elindeydi.

İslâm'ın zuhurundan kısa bir süre önce Kızıldeniz'den yapılan ticaretin hacmi genişlemişti. Birbirleriyle mücadele halinde olan Bizanslılar ve İranlılar ticaretten daha çok pay alabilmek için buraya hâkim olmak istemişler, fakat Hicaz'ın Mekke'nin liderliğindeki ticarî aktivitesine boyun eğdirememişlerdi. İslâmiyet'ten önce ve sonra haram aylarda kurulan panayırlar ve özellikle hac ibadeti için yarımada içinden ve dışından gelen kafileler bölgeye büyük bir ticarî canlılık kazandırıyordu. Câhiliye döneminde Mekke çevresinde ve Hicaz'a dahil olan çeşitli yerleşim birimlerindeki panayırlar bir anlamda yarımadanın ticarî can damarlarıydı. Bunun yanında, Hicazlılar'ın yılın belli günlerinde katıldıkları Tihâme'deki Hubâşe panayırı gibi ortak pazarlar da bulunmaktaydı. Bu panayır ve pazarlar bölgede yaşayan halkın, özellikle bedevîlerin ürettiklerini pazarlamaları için bir fırsattı. Bütün bu faaliyetler Hicaz bölgesinin ticarî cazibesinin artmasını sağlıyordu; İslâm diniyle birlikte bu cazibe daha da arttı. Hac için Mekke ve Medine'ye gidecek kişilerin yolculuklarını kolaylaştırmak ve yol güvenliğini sağlamak, idarecilerin ilk devirlerden itibaren büyük önem verdikleri işlerin başında geliyordu. Bu amaçla mevcut yolları ıslah ediyorlar, yeni yollar açıyorlar, misafirhaneler, menziller, sebiller vb. inşa ediyorlardı. Bu faaliyetler bir taraftan bölgenin imarına, diğer taraftan ticarî faaliyetlerin canlanmasına sebep oluyordu. Bunların yanında Haremeyn dinî ilimler sahasında bir eğitim ve kültür merkezi haline de gelmişti (İbn Kesîr, XI, 378; XIII, 73, 147).

Bedevîler tarafından pazara getirilen mallar daha çok mübadele esasına göre el değiştiriyordu. Bununla birlikte kaynaklar, İslâm'ın zuhuru sırasında Hicaz'da kullanılan paralar hakkında bazı bilgiler vermektedir. Ekserisi altın ve gümüşten darp edilen bu paralar Sâsânî, Bizans, Mısır ve Habeş sikkeleriydi ve aralarında en çok Bizans ve Sâsânî dirhemleriyle dinarları kullanılıyordu. Ölçü birimleri ise kıntâr, kafîz ve müd idi.

Hicaz'da zaman zaman kıtlık, salgın hastalık, sel ve deprem gibi tabii âfetlere mâruz kalınıyor ve bunları önlemek için çeşitli tedbirler alınıyordu (İbnü'l-Esîr, IX, 478; İbn Kesîr, XII, 135, 201). 18 (639) yılında bütün bölgeyi kasıp kavuran kıtlık kabilelerin tamamının Medine'de toplanmasına sebep olmuş, bunların ihtiyaçları ancak Hicaz bölgesi dışından gelen yardımlarla karşılanabilmişti (Taberî, IV, 96-100; İbnü'l-Esîr, II, 507-509; İbn Kesîr, VII, 92-94). Hişâm b. Abdülmelik zamanında yine bütün Hicaz'ı tesiri altına alan bir kıtlık baş göstermiş, bunun sonucunda özellikle bâdiyelerde yaşayanlar Şam ve çevresine sığınmışlardı (Zübeyrî, s. 246).

Ensâb âlimlerinin verdikleri bilgilere göre Hicaz bölgesine çoğu İslâm'dan önceki dönemlerde gerçekleşen pek çok göç olmuş, bu göçler bölgede birbirinden farklı unsurların bir araya gelmesine yol açmıştır. Hicaz'a göç eden en eski kavim Amâlika'dır (Taberî, I, 203). Yemen'deki Sebe halkının malları mahvolup ülkeleri harabeye dönünce (Sebe' 34/16-17) memleketlerini terkederek bir kısmının Hicaz bölgesinde çeşitli yerlere, bu arada Mekke ve Medine çevresine yerleştiği, Huzâa kabilesinin de bunlar arasında olduğu ileri sürülmektedir (İbn Kesîr, II, 148). Rivayetlere göre yahudilerin Hicaz'a göç edip yerleşmeleri Amâlika'dan sonradır; bunun Hz. Mûsâ zamanına rastladığını söyleyenler de vardır. Bâbil Kralı Buhtunnasr (m.ö. 605-562), Beytülmakdis'i yıkıp Kudüs halkının bir kısmını esir aldığında bazı yahudi zümreleri Hicaz'daki çeşitli şehirlere yerleşmişti (Belâzürî, Fütûh, s. 19-20; Taberî, I, 539). Romalılar'ın Şam şehrini ele geçirdiklerinde de burada yaşayan yahudi kabilelerinin Hicaz'a göç ettikleri söylenir. Yahudilerin Hicaz'a göçmesiyle ilgili bu ve benzeri bilgiler içerisinde en mâkul olanı, Romalılar'ın Filistin'i ele geçirmelerinden sonra vuku bulduğu söylenen göçtür; ancak yine de geliş tarihlerini tesbit etmek güç görünmektedir. Yahudiler bölgenin her tarafına yayılmış olmakla birlikte özellikle kuzeyde (Vâdilkurâ, Hayber ve çevresinde) yoğunlaşmışlardı.

Çeşitli etnik unsurları barındıran Hicaz'da hâkim unsur karışık bir biçimde dağılmış olan Araplar'dır. Dağılmanın sebebi, bölgede en erken dönemlerden itibaren hüküm süren coğrafî şartların zorluğu yüzünden yerleşik hayattan çok göçebe hayatın tercih edilmesidir. Bu bakımdan kabilelerin bazılarının yerleşim alanlarını tesbit etmek dahi güçtür. Hicaz bölgesinde yaşayan Arap kabileleri İsmâil peygamberin soyundan gelmektedir ve onlara Yemen Arapları olan Kahtânîler'den ayırmak için Adnânîler ismi verilmiştir. İbn Kesîr Arab-ı Müsta'ribe'nin Hicaz Arapları olduğunu söyler. Aynı şekilde bütün Hicaz Arapları'nın nesepleri, Hz. Peygamber'in yirmi birinci göbekten dedesi olan Adnân'a ve dolayısıyla Hz. İbrâhim'e kadar uzanmaktadır (İbn Kesîr, I, 181; II, 145, 180 vd.; Cevâd Ali, I, 294).

Yemen Arapları ile Hicaz Arapları'nın neseplerinin birbiriyle sık sık karıştığı görülmektedir. Bunun sebebi, İslâm öncesi dönemde bölge içinde meydana gelen olaylar ve kabilelerin yer değiştirmesidir. Bu hareketlilik nesep âlimlerinin kesin ve sağlıklı tesbit yapmalarını zorlaştırmıştır. İslâm'ın zuhurunda Mekke'deki Kureyş ile Medine'deki Evs ve Hazrec kabileleri müstakil bir halde iken yaklaşık üç asır içerisinde bölgenin içine ve dışına dağılmışlardır. Abdullah b. Zübeyr Hicaz'a hâkim olduğu zaman başta Medine ve Mekke'dekiler olmak üzere bütün Emevî ailesi mensuplarını Hicaz'dan dışarı çıkarmıştı (Taberî, V, 540).

Hicaz bölgesindeki Arap kabileleri ana yolların çevresinde veya yakınlarında yaşıyordu. Esed kabilesi hac yolu üzerindeki Sümeyre yakınında, Mudar kabilesinin kollarından Müzeyne de Medine ile Vâdilkurâ arasında ve yine hac yolu üzerinde oturuyordu. Necid bölgesinde yaşayan Cüheyneliler, İslâmiyet'ten bir süre önce buradan Hicaz'a göç ederek Kızıldeniz ile Vâdilkurâ arasına ve Yenbu'a yerleşmişler ve daha çok Medine ile Yenbu arasında yoğunlaşmışlardı. Benî Süleym kendilerine nisbet edilen harrelerde oturuyordu. Bunlardan başka bölgeye Sakīf, Hüzeyl, Kudâa, Kinâne, Hevâzin, Cüzeym ve Yemen'den gelen Cüzâm ve Tay gibi kabile ve kollarının yerleştikleri görülmektedir. Arap yarımadasındaki kabileler Hicâzî ve Necdî olmak üzere ikiye ayrılır; iddiaya göre Hicâzîler Necdîler'den daha az bedevî hayatı yaşamaktadırlar. Hicaz kabilelerinin menşelerini, oturdukları bölgeleri ve isimlerini tesbit etmek, yerlerinin belirli olmaması ve birbirlerine benzeyen isimlerin karışması sebebiyle zordur. Medine ile Şam arasındaki tarım ve hayvancılığa elverişli topraklara yerleşen kabilelerin en meşhurları Esed, Uzre, Gatafân, Eşca' ve kolları ile Sa'lebe'dir. Bedevî hayat tarzının izlerinin köklü olduğu bu kabilelerin Hayber ve çevresinde yaşayan kabilelerle, özellikle de Tay kabilesiyle alâkaları ve dostlukları bulunuyordu. Bunların en meşhurları, Medine'nin kuzeyinde Teymâ'a kadar uzanan geniş bölgeye yayılan Eşca' idi. Çoğunlukla Tâif ve çevresinde yaşayan Sakīfliler'in hayat tarzları Hicazlılar'dan çok Yemenliler'e benziyordu (Cevâd Ali, IV, 156). Hicaz bölgesinde Araplar'la yahudilerin yanında az sayıda da gayri Arap unsurlar (mevâlî) vardı. Bunlar genellikle köle ve esir olarak bölgeye getirilmişler veya çeşitli amaçlarla kendileri gelip yerleşmişlerdi; Fars, Rum ve Habeşler'den oluşan mevâlî grupları arasında el sanatları yaygındı.

Hicaz'ın İslâm öncesi din ve kültür hayatıyla ilgili bilgiler, bedevî yaşantı ve bölge içerisinde meydana gelen göç hareketleri dolayısıyla oldukça karışıktır. Bu bilgilerin çoğu, diğer alanlarda olduğu gibi Câhiliye şiirlerinden ve "eyyâm edebiyatı"ndan öğrenilmektedir. Dinî hayata dair bilgilerin ekserisi İslâm'dan hemen önceki döneme aittir. Bölgedeki hıristiyanların toplu göçle gelmeyip misyonerlerin çabaları ve tâcirlerin faaliyetleri sonucunda oluştukları tahmin edilmektedir. Bunlardan Gassânîler bölgede monofizit mezhebinin yayılmasına çaba harcamışlardı. Hicaz bölgesinin, İslâm öncesi dönemde gerek ticaret gerekse diğer yollardan İran ve Yunan kültüründen haberdar olduğuna dair bazı bilgiler mevcuttur. Bu etkileşim İran ile ticaret için gidilen merkezlerden Hîre şehrinde, Bizans ile de Suriye ve çevresinde meydana geliyordu. Bunların izlerine Hz. Peygamber'e nakledilen haberlerde rastlanmaktadır. İbn Kuteybe, Arap kabileleri içinde Rebîa ve Gassân ile Kudâa'nın bazı kollarının hıristiyan, Benî Kinâne, Benî Kâ'b ve Kinde kabilelerinin yahudi ve Temîm kabilesinin bazı kollarının da Mecûsî olduğunu kaydeder (el-Maʿârif, s. 266). Ancak Araplar'dan bu dinlere mensup olanlar azdı ve çoğunluk putperestti. Bölgenin çeşitli yerlerindeki putlar arasında bütün Hicaz halkının saygı duyduğu putlar vardı. Bunların Hicaz'a getirilmesi ve bu âdetin kimlerden nasıl alındığı hakkındaki bilgiler müphem ve muğlaktır (Cevâd Ali, VI, 32, 81, 227-228, 283, 285).

Hz. Peygamber ve sahâbîlerinin yaşadığı şehirleri bünyesinde barındırması sebebiyle dinî ilimlerde Hicaz'ın öne çıktığı ve bir ekol oluşturduğu görülmektedir. Özellikle ilk üç asırda Haremeyn bütün İslâm dünyasının en önemli ilmî merkezi konumundaydı. Arapça'nın lehçeleri içerisinde Kur'an Arapçası ile bütünleşerek vahyin ve İslâm dininin lisanı haline gelen Hicaz lehçesi en hızlı gelişen lehçelerden biri olmuştur. Kur'an'ın Hicazlılar'ın lehçesiyle indiği hususu âlimler arasında tartışma konusudur (Süyûtî, s. 355-364). Dil âlimleri Hicaz lehçesini ilk ve son lisan kabul etmişlerdir (Cevâd Ali, IV, 276-277). Belâzürî'nin rivayetinden, İslâm öncesi dönemde Hicaz Arapları'nın okuma yazma ve yabancı dil konusunda çok geri oldukları anlaşılmaktadır (Fütûh, s. 691-695; Ahmed Emîn, s. 140).

Hicaz'da, özellikle de Medine'de hadislerin tesbitine ve Kitap ile Sünnet'e bağlı nazarî bir fıkhın tesisine çalışıldı. Sahâbeden sonra gelen tâbiîn neslinin temsilcileri üstat, muhit ve mâlûmat farkına dayalı olarak Hicaz (ehl-i hadîs) ve Irak ekolü (ehl-i re'y) denilen iki gruba ayrılmıştı. Bu grupların ortaya çıkışı Emevîler'in sonu ile Abbâsîler'in ilk yıllarına rastlamaktadır. Ekoller arasındaki ihtilâf daha çok muhit ve bilgi kaynağı farkına dayanmakla birlikte bazı usul farkları da dikkat çekmektedir. Hicazlılar, Medine halkının örfüne Hz. Peygamber'in yaşayan sünneti diyerek ayrı bir değer veriyorlardı ve muhitleri gereği hadis malzemeleri de daha zengindi; kaynaklarını hadisle sınırlı tutuyorlar, zayıf da olsa hadisi re'ye tercih ederek meydana gelmemiş olaylar üzerinde hüküm vermiyorlardı (bk. FIKIH). İbn Haldûn, Hicaz ekolü rivayetlerini râvileri dolayısıyla daha üstün tutmakta ve İmam Mâlik'i bu ekolün lideri, el-Muvaṭṭaʾ adlı kitabını da baş eseri olarak görmektedir (Mukaddime, II, 1039-1040, 1050). Eyyûbîler'in hüküm sürdüğü dönemde Şâfiîliğin güçlenmesi hariç tutulursa Hicaz bölgesinde Mâlikî mezhebi daha yaygındı.

Câhiliye döneminde çoğu bedevî olan Hicaz Arapları'nın şehirlileri de bedevî yaşantısına yakın bir hayat yaşıyordu. Hicaz ve Necid bölgelerinde Yemen'deki gibi belli bir esasa ve silsileye dayanan bir devlet kurulmamıştı. Yukarıda zikredilen coğrafî çeşitlilik bölgede sürekli ve düzenli bir idarenin kurulmasına müsaade etmemiştir. Bu bölgelerde, kabile esasının hâkim olduğu kendi içlerinde bağımsız küçük topluluklar yaşıyordu; bu bakımdan Hicaz'ın İslâm'dan önceki tarihi karanlıktır. Kalkaşendî, Hicaz emâretinin başlangıcını tûfandan sonra Benî Cedîs ve Tasm'a, ikinci emâretini de Cürhümlüler'in Hicaz'a Yemen'den göç ettikleri zamana kadar götürmektedir (Ṣubḥu'l-aʿşâ, IV, 251). İslâm'ın doğuşuna kadar Hicaz'da bugün anlaşılan mânada bir idarî teşkilâtın varlığından bahsetmek oldukça zordur. Kusay b. Kilâb tarafından temelleri atılan Mekke şehir devleti hariç tutulursa Hicaz tamamen bağımsız ve her kabilenin kendi başına buyruk bir halde yaşadığı bir bölge durumunda idi. Emevîler döneminde Hicaz Mekke, Medine, Tâif ve Yemâme merkezli olarak dörde bölünmüş bir halde idare ediliyor, bazan bu merkezler birleştirilerek bunlara tek bir vali tayin edilebiliyordu. Hilâfet merkezinin nakledilmesinden sonra Hicaz şehirlerinin her biri tek tek veya ikisi üçü yahut hepsi birden bir vali tarafından yönetilmişti. Halîfe b. Hayyât, Yezîd b. Muâviye'nin Mekke'de halifeliğini ilân eden Abdullah b. Zübeyr'e veya onun seçeceği bir akrabasına kendisine biat etmesi karşılığında Hicaz valiliğini önerdiğini söyler (et-Târîḫ, s. 193). Burada Hicaz valiliğiyle kastedilenin Mekke ve Medine valiliğinin birleştirilmiş şekli olduğu, Emevîler döneminde Hicaz vilâyeti idaresi hakkında Taberî'de geçen haberlerden anlaşılmaktadır. Emevî ve Abbâsî dönemlerinde Mervân b. Hakem, Haccâc, Ömer b. Abdülazîz, Dâvûd b. Ali gibi meşhur şahsiyetlerin Hicaz valiliğine getirildiği görülmektedir. Ziyâd b. Ebîh de isteği üzerine Muâviye tarafından bu göreve tayin edilmiş, fakat göreve başlamadan ölmüştür (Taberî, V, 289; Ya'kūbî, II, 229).

Tarih boyunca çeşitli devletler Hicaz'a hâkim olmak istemişlerse de çabaları çok defa sonuçsuz kalmıştır. Son Bâbil kralı Nabonid'in milâttan önce 552 yılında Hicaz seferine çıktığı, bölgenin ticaret yolu üzerinde bulunan Dûmetülcendel, Hayber ve Teymâ'ı istilâ ettiği, bu istilânın Medine'ye kadar uzandığı ve Teymâ'ı kendisine merkez edindiği 1956 yılında Harran'da bulunan kitâbelerden anlaşılmaktadır (Cevâd Ali, I, 614 vd.). Günümüzde elde edilen bazı bulgulardan, Kitâb-ı Mukaddes'te bahsi geçen bir kısım toplulukların yaşadığı Vâdiimûsâ, Eyke ve Eyle gibi yerlerin Kuzey Hicaz bölgesinde olduğu tahmin edilmektedir (Hammûd el-Kusâmî, II, 151-152). Ancak daha önce bunların Hicaz bölgesinin dışında veya sınırında kaldığı ileri sürülmüştü (Yâkūt, I, 292; V, 346). Semûd kavminin milâttan önce VIII-III. yüzyıllar arasında Hicaz bölgesinde yaşadığı ve buradan geçen ticaret yolunu denetimi altında tuttuğu tahmin edilmektedir. Hicaz'ın özellikle kuzey kesiminin yüksek yerlerinde bulunan kitâbelerden buraya zaman zaman, en eskisi Main krallığı (m.ö. 1400-650) olan Arap devletlerinin hükmettiği anlaşılmaktadır. Taberî, Sâsânî Hükümdarı Behrâm-ı Gûr'un (420-438) bir valisinin Hicaz'ı yönettiğini, aynı şekilde Kisrâ Enûşirvân'ın da (531-579) Bizans'la yaptığı antlaşmadan sonra buraya Lahmî Arapları'ndan Hâlid b. Cebele adında birini vali tayin ettiğini kaydeder (Târîḫ, II, 53, 149); Nabatî Kinde krallığı da (V-VI. yüzyıl) Hicaz bâdiyelerine hükmediyordu. Daha sonra Yemenli Tübba' bölgeyi ele geçirmiş ve Mekke'ye bazı hizmetlerde bulunmuştu. Bizanslılar Şam (Suriye), Habeşistan ve Mısır'ı istilâ ettiklerinde Yemen'e ulaşmak için geçiş noktasında olan Hicaz'ı ele geçirmek istemişler, ancak buna muvaffak olamamışlardı. Aynı şekilde Ebrehe de meşhur Mekke seferinin sonunda hezimete uğramıştı (Taberî, II, 127 vd.). VI. yüzyılın sonlarında Hicaz ve Necid yarımadanın en önemli bölgeleri haline geldi; çünkü bu ikisinin dışında kalan diğer yerler yabancı istilâsına mâruz kalmıştı. Bu sırada Hicaz, Yemen ve Habeş ordularıyla karşılaşmış olmakla birlikte İslâmiyet'in zuhuruna kadar Mekke merkezli müstakil bir hayat sürdürmüştür. Kâbe'nin bütün yarımada Arapları'nca kutsal kabul edilmesi Hicaz'ın bu hayatını kolaylaştıran başlıca etkendi.

Hicaz'ın müstesna dönemi, Mekke'nin müslümanlar tarafından fethedildiği ve Tevbe sûresinin 28. âyetinin nâzil olduğu 8. (629) yıldan itibaren başlamaktadır. Davetin ilk muhatapları Hicazlılar olmuş ve bölgenin İslâmlaşması Hz. Peygamber döneminde gerçekleşmiştir. Resûl-i Ekrem'in gazve ve seriyyelerinin önemli bir kısmı bu bölgede meydana gelmiş, onun vefatında İslâm dini henüz bölgenin dışına çıkmamıştı; bu sebeple Medine'nin uzağındaki yerlerde Hz. Muhammed Hicaz'a gelen peygamber veya Hicaz meliki olarak biliniyordu (Taberî, III, 14, 132). Hz. Ebû Bekir irtidad hareketlerini bastırırken ve fetihler için hazırlanırken başta Hicaz bölgesinde yaşayanlar olmak üzere yarımadadaki bütün Araplar'a mektup yazarak İslâm saflarına katılmalarını istemiş ve Medine'den yola çıkan ordu, ilk savaş olan el-Arabe'ye kadar bütün bölgeyi çarpışmadan ele geçirmişti (Belâzürî, Fütûh, s. 156, 159). İrtidad hareketlerini bastıran ve ilk fetihlere katılan İslâm orduları Hicazlılar'dan oluşuyordu ve onların yönetimi altındaydı. Hz. Osman'ın şehâdetinden sonra İslâm dünyasında ortaya çıkan ihtilâflardan Hicaz da nasibini siyasî otoritesini kaybederek aldı. İslâm'ın çıkışının ve özellikle hicretin ardından siyasî hadiselere doğrudan yön veren Hicaz hilâfet merkezinin önce Kûfe'ye, sonra da Dımaşk'a nakledilmesiyle siyasî anlamdaki liderliğini ve malî alandaki bazı imtiyazlarını kaybetmiş, fakat İslâm dininin doğduğu yer olması ve Haremeyn'i bünyesinde bulundurmasından dolayı mânevî ağırlığını daima hissettirmiştir. Hz. Ali ile Muâviye b. Ebû Süfyân arasında meydana gelen olaylarda Hicaz 39 (659-60) yılına kadar Hz. Ali taraftarlarının kontrolü altında kaldı. Bu tarihte Muâviye buraya halkından biat almak üzere önce Abdullah b. Mes'ade el-Fezârî, onun başarısız olmasından sonra da Büsr b. Ebû Ertât kumandasında bir orduyu gönderdi (Belâzürî, Ensâb, II, 453-454; Ya'kūbî, II, 197-198; Taberî, V, 134-136, 139-140; ayrıca bk. BÜSR b. EBÛ ERTÂT).

Dinî bir merkez olma özelliğini hiçbir zaman kaybetmeyen Hicaz İslâmî ilimlerin tedvininde önemli bir rol oynamıştır. Bölgenin Abdullah b. Zübeyr'in vefatından sonra İslâm dünyasında bir ilim ve kültür merkezi hüviyetiyle ortaya çıktığı görülmektedir. Bu arada İbnü'z-Zübeyr'in kendisine hükümet merkezi olarak Hicaz'ı seçmesi başarısızlığının sebeplerinden sayılmıştır. Çünkü siyasî unsurların bu bölgenin dışına çıkmasıyla ve refahı arttırıcı servet ve malların gelmesiyle birlikte burada rahat yaşamayı isteyen, oyun ve eğlenceyi seven aristokrat bir tabaka meydana gelmiş ve bunlar yeniden Hicaz bölgesinde otorite kurmayı amaçlayan İbnü'z-Zübeyr'in davetini hoş karşılamamışlardır. Bununla beraber daha sonraki dönemlerde Hicaz kaybettiği siyasî nüfuzunu geri almaya çalışmış, fakat pek başarı kazanamamıştır. Emevîler döneminden itibaren bu bölgede yaşayan sahâbî çocukları başta olmak üzere Hicazlılar hilâfetin kendi hakları olduğunu düşünüyor ve onu çıkış yerine geri döndürmeyi amaçlıyorlardı. Nitekim Muâviye Yezîd'e veliahtlık için biat alırken en sert tepkiyi buradan görmüş ve ölümünden sonra da oğlunun iktidarına karşı en sert muhalefet yine bu bölge sâkinlerinden gelmişti.

Abbâsîler'in ikinci döneminden itibaren İslâm dünyası artık tek bir devletin idaresi altında değildi ve Fâtımîler Muiz-Lidînillâh zamanından (953-975) beri Hicaz'ı hâkimiyetleri altına almaya çalışıyorlardı. Çünkü Hicaz'da Haremeyn'e hâkim olan devlet başkanı bütün müslümanların mânevî liderliğini de üstleniyor ve hem İslâm hem Batı dünyası nazarında güç kazanıyordu. Hicaz'da hutbe ilk defa 358 (969) yılında Fâtımî halifesi adına okunmaya başlandı ve bu tarihten itibaren bölge Abbâsî ve Fâtımî rekabetine mâruz kaldı. Bu rekabet, Haremeyn'e hâkim olan seyyid ve şeriflerin iktisadî-siyasî sebeplere ve gelişmelere göre sık sık saf değiştirmelerinden ileri geliyordu. Fâtımî Halifesi Müstansır-Billâh (1036-1094), Hicaz'da Abbâsîler'in hâkimiyetine kesin olarak son vermek ve bölgeyi bir daha elinden çıkmayacak biçimde yeniden kendi hâkimiyeti altına almak için Yemen'de hüküm süren vasalı Ali b. Muhammed es-Suleyhî'den yardım istedi; Ali b. Muhammed bölgeyi 455'te (1063) istilâ etti ve hutbe yeniden Fâtımî halifesinin adına okunmaya başlandı. Bu tarihten itibaren Hicaz ekonomik açıdan olduğu gibi siyaset yönünden de Mısır'a bağlı kaldı. Daha sonraki yıllarda Selâhaddîn-i Eyyûbî'nin Fâtımîler'i ortadan kaldırmasıyla Hicaz Eyyûbîler'in idaresi altına girdi (567/1171). 1232 yılından sonra Resûlîler Eyyûbîler'le bölgenin hâkimiyeti konusunda mücadele ettiler. Eyyûbîler'in ardından hutbe Memlükler adına okunmaya başlandı. 1258'de Moğollar Bağdat'ı istilâ ettiklerinde Hicaz'a da hâkim olmak istediler. Özellikle İlhanlı Hükümdarı Ebû Said Bahadır Han zamanında (1317-1335) bu gayretler yoğunlaştıysa da bölge Yavuz Sultan Selim'in Mısır'ı fethine kadar (1517) Memlük hâkimiyetinde kalmaya devam etti.

Osmanlı Dönemi. Mekke, Medine ve Cidde ile bunlara bağlı kaza ve nahiyelerden oluşan ve doğudan Necid, batıdan Kızıldeniz, güneyden Asîr sancağı, kuzeyden Kudüs sancağı ve Arîş, Akabe muhafızlıkları ile çevrili bölgeye Osmanlı idarî taksimatında Hicaz eyaleti (vilâyeti) adı verilmekteydi. Yavuz Sultan Selim'in Mısır'ı fethinden (1517) sonra "sulhen" ve "teyemmünen" Osmanlı yönetimine geçen Hicaz'da Mekke emîrlerinin eskiden beri sahip oldukları imtiyazlı statüler aynen korundu. Vezir rütbesinde bulunan Mekke emîrleri berat veya menşur ile tayin ediliyordu. Bütün Hicaz bölgesinde Osmanlı padişahları adına hutbe okunduğu halde mukaddes yerlere ve peygamber soyundan gelen emîrlere duyulan saygıdan dolayı Mekke ve Medine kalelerine XIX. yüzyılın ikinci yarısına kadar Osmanlı bayrağı çekilmedi. Ancak bu dönemde sömürgeleşen İslâm ülkelerinden Hicaz'a gelen müslümanların giderek artmasını dikkate alan Osmanlı Devleti hâkimiyet nişanesi olarak mezkûr kalelere bayrak asılmasına ihtiyaç duydu.

Hicaz bölgesinin idarî ve malî işleri başlangıçta Mısır valileri tarafından yürütülmekteydi. Bununla birlikte Mekke ve Medine'nin kadı, nâzır-ı emvâl ve şeyhülharem gibi görevlileri merkezden tayin edilmekteydi. Bölgenin bütün masrafları Mısır hazinesinden ve Cidde gümrük gelirlerinden karşılanıyordu. Daha sonra Mısır'dan ayrılan Hicaz bir süre Cidde sancak beyinin idaresi altında kaldı. Cidde sancak beyliği ve Habeş valiliği bazan bir kişiye tevcih edilirdi. Cidde sancak beyliğinin Mısır valisine bırakıldığı da olurdu. Bu durumda Mısır valisi Cidde'ye bir mütesellim gönderirdi. Bölge, XVII. yüzyıldan itibaren daha çok Habeş eyaletiyle birlikte yönetildi; XVIII. yüzyılda Cidde eyaleti valisi, Habeş beylerbeyi ve Mekke şeyhülharemi unvanlarıyla anılan vali, Mekke ve Medine ile birlikte Habeş eyaletine bağlı Sevâkin ve Masavva'ı da yönetmekteydi. Vezir rütbesinde bulunan ve Mekke, Medine, Tâif veya Cidde'de oturabilen Cidde valileri, "aktâr-ı Hicâziyye nâzırı" sıfatıyla hac zamanında hacıların her türlü ihtiyaçlarını karşılamakla yükümlü idiler; Cidde gümrüğünün kontrolü de onlara aitti. Valinin tayin ettiği "nâibü'l-harem" onun adına Harem-i şerif'in işlerine bakardı; bedevî Araplar'ın (urbân) idaresi ise daha çok Mekke emîrlerine bırakılmıştı. Emîrler hac yollarının ve kervanların güvenliğini sağlamada da valiye yardımcı oluyorlardı. Ancak merkezî hükümetin Mekke emîrleriyle valilerin görev ve yetkilerini açık bir şekilde belirlememesi çok defa bu iki görevli arasında yetki anlaşmazlığına sebep oluyordu.

Hicaz'da Mekke ve Medine kadıları, şeyhülharemler, Kâbe miftahdarları gibi klasik görevlilerden başka valinin maiyetinde 200 kadar Cidde kulu, sekiz çorbacı, sancaktar, alemdar, debbûs çavuşu ve kale kethüdâsı bulunuyordu. Hicaz'ın idaresi Osmanlılar için bir prestij meselesi sayıldığından halkı vergiden ve askerlikten muaf tutulmuştu. Devlet hiçbir fedakârlıktan kaçınmayarak bölgeyi düzenli biçimde imar etmekte ve halkın ihtiyaçlarını karşılamaktaydı. Fakat 1744'te Necid'de dinî bir hareket olarak ortaya çıkan ve Suûd ailesinin benimsemesiyle siyasî bir hüviyet kazanan Vehhâbîlik, 1750'lerden itibaren Hicaz bölgesi için tehlike oluşturmaya başladı ve Osmanlı Devleti'nin buradaki idarî düzenini sarstı. Bâbıâli, Vehhâbîler'le Mekke şerifleri arasındaki mücadelede şeriflere çevre valileri eliyle yardım etmeye çalıştı; fakat Vehhâbîler'in Haremeyn'i ele geçirmesine engel olamadı (1801). Şerif Gālib ve Cidde Valisi Şerif Paşa Mekke'yi geri aldılarsa da şehir 1806'da tekrar el değiştirdi. Hicaz'a hâkim olan Vehhâbîler hutbelerde padişahın isminin okunmasını yasakladılar. Ayrıca dört mezhebe ait üst düzey görevler ilga edildi, memurlarının görevlerine son verildi ve yerlerine Vehhâbî görüşleri benimseyenler tayin edildi. Bu sırada Napolyon'un Mısır'ı işgalinin doğurduğu meselelerle uğraşan Osmanlı Devleti onlara karşı köklü bir tedbir alamadı. Bölgeyi yağmalayan ve hac yollarının emniyetini tehdit eden Vehhâbîler ancak Mısır Valisi Mehmed Ali Paşa tarafından durdurulabildi (1818). Mehmed Ali Paşa, önce oğlu Tosun Paşa'yı, onun ölümünün ardından da diğer oğlu İbrâhim Paşa'yı Hicaz'a göndererek sekiz yıl süren bir mücadele sonunda Vehhâbîler'i Hicaz'dan çıkardı. Bu olay İstanbul'da sevinçle karşılandı. Gazi unvanı alan II. Mahmud, İbrâhim Paşa'yı Cidde sancağı ile birlikte Habeş eyaleti valiliğine ve Mekke şeyhülharemliğine getirdi (BA, Cevdet-Dahiliye, nr. 61, 10782). Böylece Hicaz bir anlamda Mısır valisinin vesâyetine verilmiş oldu. Mısır orduları kumandanlığı da uhdesinde bulunan İbrâhim Paşa Cidde'de oturmuyordu; bölgenin yönetimi valilik veya muhafızlık yetkileri tanınan kumandanlara bırakılmıştı. Yakınlarını kumandanlığa getiren Mehmed Ali Paşa, Hicaz'ın idarî yapısında önemli değişikliklere gitmedi. Sadece şeriflerin Cidde gümrüğünden almakta oldukları payları kaldırarak bunları Mısır hazinesine devretti. Fakat bölgenin idaresi pek de kolay olmadı. Mısırlı memurlarla kabile reislerinin anlaşamamaları bazı isyanların çıkmasına yol açtı. Zevî Zeyd ailesinden Şerif Yahyâ isyan ettiği için, bu isyan Mısır'dan gönderilen askerî birliklerle bastırıldıktan sonra şeriflik Zevî Avn ailesinden İbn Avn'a (Muhammed b. Abdülmuîn) verildi (1827). Hicaz'da Mısır idaresine karşı en ciddi ayaklanmayı, "Türkçe bilmez" lakabıyla ünlü Arnavut Mehmed Ağa başlattı (1832). Ulûfelerini alamayan birtakım başıbozuk Arnavut ve Türk askerini etrafına toplayan Mehmed Ağa kendisini Hicaz valisi ilân ederek Mekke üzerine yürüdü; fakat Miralay İsmâil Bey tarafından püskürtüldü. Mısır valisinin bağımsız davranışlarından rahatsız olan Bâbıâli isyana tepki göstermedi, hatta benimser bir tavır içine girdi. Mehmed Ali Paşa ise Yeğen Ahmed Paşa kumandasında yaklaşık 20.000 kişilik bir kuvveti Hicaz'a göndererek isyanı bastırdı ve bölgeyi, Mısır meselesinin büyük devletlerin araya girmesiyle halledilmesine kadar (1840) elinde tuttu; idare ancak bu tarihten sonra tekrar doğrudan Bâbıâli'nin kontrolüne geçti.

Osmanlı Devleti, o sırada Medine şeyhülharemi olan Osman Paşa'yı Cidde valiliğine tayin ederek bölgede yeni düzenlemelere girişti. Mısır eyaleti veraset yoluyla Mehmed Ali Paşa'ya bırakıldığından Hicaz'ın sınırları yeniden belirlendi. Mekke, Medine, Cidde, Yenbu', Tâif, Tebük ve Râbiğ gibi önemli şehirleri içine alan eyalet kuzeyde Akabe körfezine kadar dayanıyor ve yaklaşık 45.200 km2'lik geniş bir alanı kapsıyordu; Kızıldeniz'in batı sahilleri de eskiden olduğu gibi yine buraya bağlanmıştı. Bu kadar geniş bir alanda sağlıklı bir mülkî düzenleme ancak ordu desteğiyle yapılabilirdi; fakat devletin içinde bulunduğu şartlar buna müsait değildi. Başlangıçta sevkedilen 2000 kişilik askerden terhis olanların yerine ulaşım güçlüğünden dolayı yenileri gönderilemediği için erat mevcudu kısa sürede 800 kişiye düştü. Önceleri daha ziyade başıbozuk askerlerin istihdam edildiği Hicaz'a Süveyş Kanalı'nın açılmasından (1869) sonra merkezden düzenli asker sevkine başlandı. Bölgedeki kaleler tamir edildi ve buralara yerleştirilen birliklerden başka Mekke-Medine arasındaki yolların emniyetini sağlamak üzere 1500 kişilik bir seyyar kuvvet oluşturulması kararlaştırıldı (BA, İrade Meclis-i Mahsus, nr. 538). Hicaz'a ayrı bir önem veren II. Abdülhamid döneminde de (1876-1909) ayrıca zaptiye ve jandarma alayları kuruldu. Bunlara ilâve olarak düzensiz askerlerin kullanılmasına yine devam edilmiştir. Nitekim Mekke emîrinin kontrolünde bulunan 200-300 kişilik Bîşe ve Medine-Yenbu arasında yol güvenliğini sağlamakla görevli 200 civarındaki Ukayl birlikleri de Hicaz'ın güvenliğine katkıda bulunmaktaydı.

Bu dönemde Hicaz eyaleti, Cidde merkez olmak üzere dört kaymakamlık ve üç muhafızlıktan oluşmaktaydı. Kaymakamlık ve muhafızlıklara merkezden tayinler yapıldı. 1860'lı yıllara gelindiğinde devletin burada teşkilâtlanma bakımından hayli mesafe katettiği görülmektedir (BA, A.TŞF, nr. 32/60). Hicaz eyaleti 1864 tarihli Vilâyet Kanunu'na göre vilâyete dönüştürülerek (1868) sancak, kaza ve nahiye şeklinde yeniden teşkilâtlandırıldı. Mekke vilâyet merkezi yapılıp eski eyalet merkezi Cidde ile Medine birer sancak haline getirildi ve Cidde kaymakamına "vali kaymakamı" unvanı verildi; Medine ise eskisi gibi şeyhülharemliği de uhdesinde bulunduran bir muhafızın idaresine bırakıldı. Yenbu', Leys, el-Vech ve Akabe kaza, Tâif, Râbiğ, el-Ulâ ve Hayber de nahiye merkezi oldu. Vilâyet merkeziyle sancaklarda idare meclisleri, ayrıca Mekke, Medine ve Cidde'de belediye teşkilâtları kuruldu. 1869'da yapılan yeni bir düzenleme ile Medine'de muhafızlık ve şeyhülharemlik görevleri birbirinden ayrıldı. Daha sonra vilâyet kanununun uygulanmasından doğan malî zorluklar yüzünden Hicaz valiliği mutasarrıflığa dönüştürüldüyse de (1872) kısa sürede bu kadar geniş bir bölgenin mutasarrıflıkla idaresinin imkânsızlığı anlaşıldı ve tekrar eski sistem benimsendi (1875). Mekke, Medine ve Cidde sancaklarından oluşan Hicaz vilâyeti, bu durumunu küçük değişikliklerle Osmanlı döneminin sonuna kadar korudu.

Osmanlı yönetimi, Hicaz'da Tanzimat reformlarını uygulamak istediyse de kanunlara karşı mahallî geleneklere bağlılığı tercih eden halkın tepkisi buna imkân tanımadı. Ayrıca Mekke emîrleriyle merkezden giden idareciler arasındaki anlaşmazlıklar da buna fırsat vermiyor, reformlar sebebiyle sık sık isyan çıkarılıyordu. 1857'de köle ticaretini yasaklayan fermanın hükümleri böyle bir isyan yüzünden uygulanamadı. Ertesi yıl Cidde'de bir dükkânda alkollü içki satıldığı bahanesiyle başlayan olaylar, pek çok gayri müslimin ölümüne ve Batılı büyük devletlerle Osmanlı Devleti arasında siyasî kriz çıkmasına sebep oldu. Ancak bütün bu tepkilere rağmen bazı önemli adımlar atıldı. 1860'ta başlayan Mekke'deki Mecidiye Hükümet Konağı inşaatı II. Abdülhamid döneminde tamamlandı. Posta ve telgraf idareleri kuruldu. Kızıldeniz limanlarının hepsinde gümrük idareleri oluşturuldu. Hacılar için Mekke ve Medine'de misafirhaneler inşa edildi. Hastahaneler, karantinalar, sıhhiye idareleri, su yolları ve çeşmeler faaliyete geçirildi. Hicaz demiryolunun açılmasından (1908) sonra İstanbul ile doğrudan bağlantılı bir merkez haline gelen Medine, idarî bakımdan Hicaz'dan ayrılarak başşehre bağlı bir sancak oldu (BA, BEO, nr. 230615, 330554). Cidde vali kaymakamlığı unvanı da mutasarrıflığa dönüştürüldü (1910).

Bölgede mülkî ve askerî teşkilâtlanmanın yanında din, hukuk ve eğitim konularında da birtakım düzenlemeler yapıldı. Mekke kadısı eskiden olduğu gibi şer'î mahkemenin başkanlığında bırakıldı. Dinî işler Mekke emîriyle iş birliği halinde bulunan Mekke müftüsü, şeyhülharemler ve Harem-i şerif müdürleri eliyle yürütülmekteydi. Müftüler Yavuz Sultan Selim zamanından beri İstanbul'dan tayin ediliyordu. Dört mezhep için ayrı ayrı müftü görevlendiren Bâbıâli, her mezhebin fıkhına göre hüküm veren mahkemeler oluşturmuştu. Mekke ve Medine kadıları ile müftülerin bazan uzun yıllar aynı ailenin fertlerinden seçildiği de oluyordu. Haremeyn'de müderrisler halka açık dersler veriyordu. Bu müderrislerin sayısı Kâbe'de yaklaşık altmış ve Mescid-i Nebevî'de ise on iki civarındaydı. Dersler Hanefî ve Şâfiî fıkhına göre yapılıyordu. Bedevîlere dinî bilgileri öğretmek için altmış kadar öğretmen tayin edilmişti. Mekke'de on iki, Medine'de on yedi medrese bulunuyordu. Tanzimat'tan sonra modern eğitim kurumları ve kütüphaneler açıldı. 1874'ten itibaren Hicaz'da rüşdiyeler eğitime başladı. II. Meşrutiyet döneminde ibtidâî mekteplerin çoğaltılmasına çalışıldı. Arap ve Türk aydınlarının kurduğu Cem'iyyet-i Hayriyye-i İslâmiyye'nin gayretleriyle Medine'de 1913'te fen ve ilâhiyat konularının okutulduğu Medrese-i Külliyye-i İslâmiyye kuruldu (BA, A.DVN, nr. 71/7). Hicaz'da ilk matbaa, Osman Nûri Paşa'nın ilk valiliği zamanında (1882-1886) faaliyete geçti. Vilâyet genelinde eğitim dahil idarî ve mülkî hizmetlerde çok sayıda personel görev yapmaktaydı. Bunların bir kısmı maaşlarını devletten alıyor, gönüllü olarak çalışanlarına ise merkezden gönderilen yardımlardan veriliyordu.

XIX. yüzyılın ikinci yarısında tedrîcî fakat istikrarlı bir şekilde uygulanan politikalar sonunda Hicaz'da merkezî hükümetin etkinliği giderek arttı. Hicaz demiryolunun açılması ve bölgenin telgraf hatlarıyla donatılması Osmanlı nüfuzunun daha da pekişmesine katkı sağladı. II. Meşrutiyet'in ilânından sonra merkeziyetçi politikalara hız verilirken 1908'de emirliğe tayin edilen Şûrâ-yı Devlet âzası Şerîf Hüseyin'in karşı politikalarıyla karşılaşıldı. Bu durum, emîrlerle merkezden gönderilen idareciler arasındaki mücadeleyi artırdı. Merkezî hükümetin kontrolünden duyduğu rahatsızlığı açıklamaktan çekinmeyen Şerîf Hüseyin valilerin faaliyetlerini engellemeye çalıştı; daha sonra da I. Dünya Savaşı sırasında İngilizler'le anlaşıp Osmanlı Devleti'ne karşı isyan etti (Haziran 1916) ve İngilizler'le Fransızlar'ın desteğiyle Medine hariç Hicaz'ın büyük bir kısmını ele geçirerek kendisini Arap topraklarının kralı (melikü'l-bilâdi'l-Arabiyye) ilân etti. Bâbıâli, Zevî Zeyd ailesinden Şerîf Ali Haydar'ı Mekke emirliğine tayin ettiyse de Şerîf Ali Mekke'ye giremedi ve görevini Medine'de sürdürdü. İngilizler Suriye'yi işgal ederek Hicaz'ın İstanbul ile olan irtibatını kestikleri halde Fahreddin Paşa Medine'yi teslim etmedi. Ancak Mondros Mütarekesi'ne (30 Ekim 1918) rağmen direnmeye devam eden paşa, 10 Ocak 1919'da subaylarının baskısı üzerine iki buçuk yıldır savunduğu Medine'den çıkmak zorunda kaldı. Böylece Hicaz bölgesinde yaklaşık dört asır devam eden Osmanlı hâkimiyeti fiilen sona ermiş oldu.

Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi

BİZE ULAŞIN
SON DAKİKA