Kahve'nin tarihçesinedir ?

Latince adı coffea arabica olup rubiacceae familyasına bağlı 7-8 m. boyunda bir bitkinin ve bunun tanelerinin adıdır. Tanelerin çekirdek kısmı kavrulup toz haline getirilerek ve sıcak su ile karıştırılarak elde edilen içecek de aynı adla anılır. Kahve kelimesinin Arapça'da ne zamandan itibaren kullanıldığı bilinmemekle beraber ilk anlamının "şarap" olduğu ve iştah kestiği (kahy) için bu mânayı aldığı, bugün kahve olarak adlandırılan içeceğe bu adın ehl-i keyf kimseler tarafından verildiği kaydedilmektedir. Kelime ayrıca "doyma, halis süt ve koku" anlamlarına da gelmektedir (Kāmus Tercümesi, IV, 1145-1146). Memlük divan kâtibi İbn Hicce (ö. 837/1434), kaleme aldığı resmî ve özel mektuplardan oluşan eserine muhtemelen ilk anlamına telmihte bulunmak üzere Ḳahvetü'l-inşâʾ adını vermiştir. Kahve bitkisinin meyvesi veya çekirdeğine Arapça'da bün denir.

Kahve Habeşistan'da önce yiyecek olarak ortaya çıktı. XV. yüzyılın başlarında Yemen'de tanınarak yüzyılın sonlarından itibaren içecek halinde yaygınlık kazandı. XVI. yüzyılın başlarında Mekke ve ardından Kahire'ye, yüzyılın ortalarına doğru İstanbul'a ve nihayet XVII. yüzyılın ortalarında önemli Avrupa merkezlerine ulaştı. Kahvenin Yemen'e ilk defa kimin tarafından getirildiği hususunda farklı rivayetler bulunmakla birlikte önce tasavvuf çevrelerinde rağbet gördüğü bilinmektedir. Söz konusu çevrelerin bilhassa ibadet ve zikir için vücudu zinde ve uyanık tutma özelliğine vurgu yapmaları sebebiyle toplumun çeşitli kesimlerinde yaygınlık kazanması üzerine dinî hükmü de ulemâ arasında tartışılmaya başlanmıştır (EI2 [İng.], IV, 449-451). Bu konuda günümüze ulaşan en eski ve muhtevalı eser olan Abdülkādir el-Cezîrî'nin (ö. 976/1568'den sonra) ʿUmdetü'ṣ-ṣafve fî ḥilli'l-ḳahve'sinde kahveyle ilgili olarak çıkan ilk tartışmalar ve fıkhî yaklaşımlar hakkında geniş bilgi verildiği gibi aynı dönemde yaşayan fakihler de fıkıh kitaplarında bu görüşleri özet halinde nakletmişlerdir (meselâ bk. Hattâb, I, 90-91). Kahve içmeyi neredeyse ibadetin bir parçası gibi gösterip savunan veya sarhoş edici bir madde olduğunu ileri sürüp haram kabul eden iki aşırı görüş bir tarafa bırakılırsa ulemânın çoğunluğu kahvenin mubah olduğunu belirtmiş, bazıları da topluca kahve içilen mekânlarda görülen yalan, gıybet, müstehcen söz ve şiir söyleme, kumar oynama gibi davranışlardan hareketle haram saymışlardır. Ancak bu hükmün dayanağı olan olumsuz davranışların yokluğu halinde bunlara göre de kahve içmek mubahtır.

Osmanlı topraklarına kahvenin kesin olarak ne zaman girdiği, İstanbul, Anadolu ve Rumeli'de hangi tarihten itibaren kullanılmaya başlandığı tartışmalıdır. Kâtib Çelebi'nin 950 (1543) yılında gemilerle İstanbul'a kahve geldiğini, fakat yasaklayıcı fetvalar sebebiyle tepki gördüğünü yazması ve Cezîrî'nin de İstanbul'da padişahın kahveyi yasakladığı haberlerinin aynı yıl hac mevsiminde Mekke'de yayıldığını belirtmesi kahvenin çok daha önceleri İstanbul'da tüketilmeye başlandığını gösterir. XVI. yüzyılın ilk yarısından itibaren kahvehanelerin kapatılmasına ait hükümlerin varlığı da kahvenin daha erken tarihlerde kullanıldığına işaret eder. Âlî Mustafa Efendi İstanbul'da ilk kahvehanelerin açıldığı tarihi 960 (1553), Peçuylu İbrâhim ise 962 (1555) olarak verir.

Kahvenin içilmesiyle ilgili olarak Osmanlı ulemâsı tarafından da çeşitli görüşler ortaya atılmıştır. Kanûnî Sultan Süleyman'ın başhekimliğini yapan Mehmed Bedreddin Kosonî'nin kahveyi tıbben zararlı bulmamasına ve az içilmesi halinde bazı faydalarının olabileceği şeklinde görüş beyan etmesine karşılık kahve genellikle siyasî sebeplerden dolayı zararlı bulunmuş ve aleyhine fetvalar verilmiştir. XVI. yüzyılda kahveyle ilgili olarak iki şeyhülislâmın fetvası büyük önem taşımaktadır. Bunlardan biri Ebüssuûd Efendi'ye, diğeri Bostanzâde Mehmed Efendi'ye aittir. Ebüssuûd Efendi, daha çok kahvehanelerin durumunu dikkate alarak kahve ve kahvehaneler aleyhine fetva vermiş ve "fâsıkların içeceği" olduğu için kahvenin haram sayıldığını ileri sürmüştür. Ona göre "ehl-i hevâ" kahvehanelerde toplanarak tavla ve satranç oynamakta, sarhoşluk veren şurup ve ardından kahve içmektedir. Sarhoş olan bu insanlar namazlarını da ihmal ettiklerinden böyle yerlerin kapatılması gerekmektedir. Şeyhülislâm Bostanzâde Mehmed Efendi ise ilk meşihatı sırasında, kahveyle ilgili her türlü itirazı ifade eden vâiz İştipli Emîr Efendi'nin on iki beyitten oluşan sorusuna cevap olmak üzere gerekçeli açıklamalarla birlikte elli iki beyitten meydana gelen bir şiirle kahvenin lehinde fetva vermiştir. 1000 (1592) tarihli bu fetvaya göre kahve sarhoşluk verici bir madde olmadığı gibi sağlığa faydaları olan bir içecektir ve fetvada bu husus "fevâid-i kahve" başlığı altında anlatılmıştır.

Dîvân-ı Hümâyun'da tutulan mühimme defterlerine yansıyan kahvehanelerin kapatılmasıyla ilgili emirler bu gibi yerlerin XVI. yüzyılın ilk yarısına doğru çoğalmış olduğunu göstermektedir. 966'da (1559) Humus'ta, 972'de (1565) Halep, Şam ve Kudüs'te, iki yıl sonra Mısır'da bulunan ve birer fesat yuvası haline geldiği ileri sürülen kahvehanelerin kapatıldığı, yine aynı yıl Eyüp ve civarındaki, 975'te ise (1568) İstanbul ve Galata'daki kahvehanelerin meyhânelerle bir tutularak yasaklandığı görülmektedir. Bu yasaklara rağmen kahve tüketimi İstanbul'da giderek arttı. D'Ohsson'a göre II. Selim ve III. Murad dönemlerinde küçük kahve ocakları dahil İstanbul'daki kahvehanelerin sayısı 600 dolayında idi. Ulemâ sınıfının da rağbet etmesiyle buraları ilmî sohbetlerin yapıldığı toplanma mahalli haline geldiği gibi bazan da çeşitli isyan hareketlerinde halkın tahrik edildiği yerler olmuştur. Bundan dolayı XVII. yüzyıl boyunca da zaman zaman bu gibi yerlerin açılması yasaklanmıştır. I. Ahmed zamanında Sadrazam Derviş ve Nasuh paşaların kahvehaneleri kapattıkları bilinmektedir. En şiddetli tepki IV. Murad döneminde görülmektedir. 20 Safer 1043'te (26 Ağustos 1633) Cibali'de başlayan ve şehrin önemli bir kısmını etkileyen yangının kahvehanelerde tütün içenler yüzünden çıktığı haberi üzerine Kadızâde Mehmed Efendi'nin telkiniyle kahve ve tütünün "bid'at-ı seyyie" olduğu konusunda Şeyhülislâm Ahîzâde Hüseyin Efendi'den fetva alınmış, 27 Safer 1043 (2 Eylül 1633) tarihli bir fermanla başta İstanbul olmak üzere bütün Osmanlı şehirlerinde bulunan kahvehaneler kapatılmış, bu arada sadece Eyüp ve civarında 120 kahve dükkânı yıktırılmıştır (BA, A.DVN, nr. 25/47). XVII. yüzyıl Osmanlı müelliflerinden Solakzâde ve Kâtib Çelebi bu derece şiddetli yasağı onaylamadıklarını, IV. Mehmed'in saltanatının ilk yıllarında yasağın kaldırılmasından duydukları sevinçle ifade etmektedirler. Naîmâ ise yasağı o günün şartları içerisinde değerlendirerek IV. Murad'ın amacının zorba ve eşkıyaları te'dib etmeye yönelik olduğunu belirtmekte ve uygulamayı âdeta haklı bulmaktadır.

XVII. yüzyılda resmî devlet erkânının toplantılarında kahve ikram edilmeye ve kahvenin merasimlerde önemli bir yer tutmaya başlamasından sonra kahve tüketimi oldukça arttı. Kahve tüketiminin bu derece yayılması ve gündelik kullanım maddeleri arasına girmesiyle de kahve ticareti büyük önem kazandı. Her yıl Yemen'den Mısır'a gelen 30-40.000 ferde (5000 ton) kahvenin yarısı İstanbul'a ve diğer Osmanlı şehirlerine götürülüyordu. Ancak çok rağbet gördüğünden ve düzenli olarak İstanbul'a gelmediğinden hem darlık yaşanıyor hem de fiyatı artıyordu. Hatta kahve yapımı için leblebi, nohut, kuru kestane, bulgur, badem vb. şeyler bile kullanılıyordu.

Kahve genellikle attar esnafının sorumluluğu altında bulunuyordu ve İstanbul'da satıldığı dükkânlar belli idi. Evliya Çelebi'ye göre İstanbul'da kahve satan esnafın sayısı 500, dükkân sayısı ise 300 kadardı. İstanbul'da Mısır Çarşısı'nda kahve satılan hanlar arasında Kapan-ı Asel, Papasoğlu, Laz Ahmed Ağa, Sepetçi, Küçük Çukur, Arakoğlu ve Tahta Han, ayrıca mahzenler ve dükkânlar mevcuttu. Kahve İstanbul'a geldiğinde önce gümrük vergisi ödeniyor, ardından esnafa satılmak üzere bir handa depolanıyordu. Attarlar tarafından tüccardan satın alınan kahve "tahmis"te dövüldükten sonra perakendeci dükkânlarında pazarlanıyordu. Bu ameliye sırasında Yemen kahvesinin Frenk kahvesiyle karıştırılmamasına özen gösteriliyordu.

Kahve İstanbul'a özellikle denizyolu, kısmen de karayolu ile geliyordu. Yemen iskelelerinden yola çıktıktan sonra ilk olarak Cidde'ye, ardından Süveyş'e ve Mısır'a ulaşmakta, buradan gemilerle İstanbul'a veya diğer Osmanlı şehirlerine ve Avrupa ülkelerine gitmekteydi. Yemen'den Mısır'a gelen kahve genellikle İskenderiye, Dimyat ve Reşîd limanlarından sevkediliyordu. Bu yüklemede öncelik hakkı ve yetkisi İstanbul'a kahve taşıyan Mısırlı tüccara, sonra da diğer Osmanlı tâcirleriyle yabancı tâcirlere veriliyordu. Kahve Mısır'dan İstanbul'a taşınırkan bir zenbil içine konuyor, üstü ferde ile sarılıyor ve onun üzerine de çul örtülüyordu. Böylece üç kat sarılan kahve rutubetten korunmuş ve kokusu muhafaza edilmiş oluyordu.

Kahveyi İstanbul'a sevketmek üzere gemilerine yükleyen bazı yabancı tâcirler ve Osmanlı tebaası gayri müslim gemi sahipleri, çok iyi kâr getirdiği için bazan kaçak olarak bu yükü Avrupa ülkelerine götürürlerdi. Hükümet bu hususta sert tedbirler almasına rağmen kaçak nakliyata her zaman engel olamamıştır. Nitekim 1152'de (1739) otuz kırk civarında geminin Mısır'dan yüklediği eşyayı İstanbul yerine Cenova, Sicilya, Mesina, Ancona ve Malta'ya götürdüğü tesbit edilmiştir.

Mısır limanlarından kahve yükleyen gemilerin İstanbul dışında gittiği en önemli Osmanlı limanları İzmir ve Selânik yanında Payas, Yafa, Akkâ, Trablusşam, Sayda ve Antalya idi. Mısır'dan İzmir'e 1118'de (1706) on iki gemiyle 74 ton kahve taşınırken 1138'de (1726) on yedi gemiyle 163 ton kahve getirilmişti. Çeşme Vak'ası'ndan (1770) sonra denizyolu güvenliği sarsıldığından tüccar bir süre deniz taşımacılığından çekinmişse de Küçük Kaynarca Antlaşması'nın imzalanması üzerine (1774) ticaret yolları yeniden güvenli hale gelmiş ve 1775'te kırk üç gemiyle 432 ton kahve İzmir'e taşınmıştı.

Kahvenin ulemâ tarafından pek tasvip görmemesi yanında lüks tüketim maddesi olarak algılanması sebebiyle "rüsûm-ı bid'atıyye" adı altında normal gümrük resminin iki katı miktarı, yani müslümanlardan bir kıyye kahve için sekiz, gayri müslimlerden 10 akçe vergi alınması, buna karşılık Avrupalı tüccarın diğer mallarda olduğu gibi % 3 gümrük ödemesi kararlaştırıldı. II. Mustafa devrindeki 1109 (1698) tarihli düzenlemeye göre bu vergiye her kıyye kahve için beş para vergi daha ilâve edildi. XVIII. yüzyılın başlarına gelindiğinde kahveyi Yemen'den Mısır'a getiren tüccardan bir ferde kahve için "varır" adıyla 3 riyal 1 rubu' ve 4 para zorla vergi alınmaya başlandığından bu uygulama pek çok şikâyete sebebiyet verdi.

Devamlı tüketim maddeleri arasına girmesine rağmen ihtiyaç fazlası kahvenin Avrupa ülkelerine götürülmesine izin verildi. XVII. yüzyılın ortalarına doğru Avrupa'nın önemli şehirlerinde kahve içimi yayılmaya başladı ve Yemen kahvesine olan ilgi giderek arttı. Venedik'te ilk defa 1615'te açılan kahvehane 1645'te bütün İtalya'ya yayıldı. 1644'te Marsilya'da, 1650'de Londra'da, 1651'de Viyana'da, 1669'da Paris'te kahvehaneler açıldı.

XVIII. yüzyılın ortalarından itibaren dünya piyasalarına yeni bir kahve türü olan koloni kahvesi girmeye başladı. Uzakdoğu ve Latin Amerika'da kahve plantasyonları ortaya çıktı ve giderek üretimi arttı. Yemen kahvesi durumunu korumakla beraber ondan biraz daha ucuz olan yeni kahve zamanımıza kadar Yemen kahvesini unutturacak ölçüde bütün dünyada yaygınlık kazandı.

Türk edebiyatı ve folklorunda önemli yer tutan kahve ve kahvehanelerle ilgili olarak çeşitli menkıbe ve hikâyeler ortaya çıkmış, şiirler yazılmıştır. XVI. yüzyıl şairleri kahveyi "bâis-i cem'-i ârifân" ve "mürde cisme can katan" bir içecek şeklinde tanıttıkları gibi Osmanlı tarihçileri de kahvehaneleri "mekteb-i irfân" ve "mecma-ı irfân" diye tavsif etmişlerdir. Âlî Mustafa Efendi'ye göre kahvehanelerin gerçekte Türk zarifleriyle Arap ve Acem bilginlerinin toplandığı bir yer olması gerekirdi. Buna karşılık devlet nazarında kahvehaneler "fâsıklar mecmaı" şeklinde görülmüştür. Osmanlı şehirlerinde, dinî-destanî kitapların okunduğu bir sohbet mekânı olarak gelişen mahalle kahvehaneleriyle daha çok ticaret muhitlerinde görülen esnaf kahvehaneleri şeklinde iki farklı mekân ortaya çıkmıştır. Zaman içinde gelişen ve değişik kültür seviyesindeki toplulukların yoğunlaştığı yeniçeri, âşık ve semâi kahvehaneleri Osmanlı toplumunun geçirdiği aşamaları göstermesi bakımından önem taşımaktadır.

Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi

BİZE ULAŞIN
BİZE ULAŞIN