Kinaye nedir ?

Sözlükte "bir şeyi bir şeyle örtmek" anlamına gelen kinâye kelimesi edebî sanat olarak "örtülü anlatım" demektir. Beyân âlimlerine göre kinaye, söz içinde geçen asıl anlamın yanında bir başka lâzımî mânanın anlatıldığı kelime veya terkiptir. Söz içinde geçen asıl ve gerçek anlamındaki unsura "meknî (mükennâ) bih" veya "kinaye", bununla kendisine işaret edilen ve söz içinde geçmeyen unsura da "meknî (mükennâ) anh" adı verilir. Meknî bih ile meknî anhe kapalı bir biçimde işaret edildiği için ilk unsur örten, ikinci unsur örtülen konumunda bulunduğundan kinaye (örtme) kelimesi kullanılmıştır; "eli açık" (mebsûtu'l-yed) sözüyle cömert kimsenin, "eli sıkı" (mağlûlü'l-yed) ifadesiyle de cimrinin örtülü bir biçimde anlatılması gibi. Dildeki mecaz ve kinaye klişeleri âdet ve geleneklere, insan ve eşya ile tabiat ve ondaki varlıklar için geçerli olan genel durum ve konumlara göre oluşur. Bunlar istisnaî haller için de değiştirilmeden kullanılır. Mûtat olarak verme işi elin açılıp içindekinin boşaltılmasıyla gerçekleştiğinden "eli açık" kinayesi oluşmuştur. Eli kesik olan veya el açma hareketi yapmadan ihsanda bulunan kimsenin cömertliğini ifade için de aynı kalıp kullanılır. Nitekim Arap dilinde cömert için "külü bol" (kesîrü'r-remâd) kinayesi, eski zamanda odun yakılıp yemeklerin pişirilmesi geleneğine dayalı olarak klişeleşmiş olup ateş ve külle ilgisi olmayan cömert kimse için de söylenir.

Birçok mecaz ve kinaye klişesinin Kur'an'da ve hadislerde Allah, melekler ve diğer mânevî varlıklar hakkında kullanılmasında da aynı durum söz konusudur. Zemahşerî, "Rahmân arş üzerine istivâ etti" (Tâhâ 20/5); "Kıyamet gününde bütün yer O'nun bir avuç tutamı olacak, gökler de sağ eliyle dürülecektir" (ez-Zümer 39/67) âyetlerini garîb bir kinaye olarak görmüştür ve bunlarda geçen arş (taht), istivâ (oturma, kurulma), avuç tutamı (kabza), sağ el (yemin), dürülme (matviyyât) kelimelerinde gerçek veya mecazi anlam söz konusu olmadan, cümlelerin bütününün kinaye olduğu görüşündedir. Ona göre yukarıdaki ilk âyet Allah'ın her şeyin mâliki, yönetici ve gözleyicisi olmasından, ikinci âyet de O'nun kudret ve azametinden kinayedir. Bu tür özel ve istisnaî durumlar dışında genellikle kinayede her iki unsura göre de cümlenin anlamının tamam olması, yalan ve yanlış olmaması asıldır. Bu sebeple İmam Mâlik ve Şâfiî, Kur'an'daki "kadınlarla mülâmese" (en-Nisâ 4/43) ifadesinde mülâmesenin (karşılıklı dokunma) gerçek anlamda (meknî bih) kullanıldığını söyleyerek erkeğin çıplak bedeninin kadının tenine dokunmasıyla abdestinin bozulacağına hükmetmişler, diğer fakihler ise bu ifadeyi benzeri birçok âyette olduğu gibi mecazi anlamından (meknî anh) hareketle onun cinsel temastan kinaye olduğunu söylemişlerdir. Bununla birlikte kinayede aslolan, cümlede geçen unsurun (meknî bih) geçmeyen unsuru (meknî anh) anlatmakta bir geçiş ve atlama taşı vazifesi görmesidir. Bu bakımdan kinayede temel hedef mecazi anlamdır.

Kinayeyi mecazdan ayıran özellik hem hakiki (meknî bih) hem mecazi (meknî anh) anlama göre ifadenin doğru olması, hakiki mânanın kastedilmediğini ortaya koyan bir karînenin bulunmamasıdır. Cömert kimse için "külü bol" denildiğinde asıl amaç onun cömert olduğunu ifade etmekse de külünün bol olması da olağandır. Halbuki mecazda sadece mecazi anlam kastedilir, gerçek anlamın kastedilmesine engel olan bir karîne-i mânia bulunur. "Hidayet karşılığında dalâleti satın aldılar" âyetinde (el-Bakara 2/16) "satın almak" (iştirâ) fiili kinaye değil "değişmek" (istibdâl) anlamında mecazdır (istiare). Çünkü bu fiile mef'ul düşen dalâlet ve hidayetin satın alınır metâlar olmaması fiilin gerçek anlama hamledilmesine engel olan, dolayısıyla onda mecazi anlam arayışına yönelmeyi sağlayan bir karînedir. Sekkâkî ve onu izleyenlere göre kinaye ile mecaz arasındaki bir fark da kinayede söz içinde geçen lâzımdan geçmeyen melzûma, mecazda ise melzûmdan lâzıma geçiş yapılmasıdır. Aslında Kudâme b. Ca'fer ve Abdülkāhir el-Cürcânî'ye dayanan bu anlayışa göre lâzım, bir şeyin varlığına tâbi ve onu izleyen unsur demektir. Yiğitlik arslanın varlığına tâbi olduğundan arslanın (melzûm) anılıp yiğidin (lâzım) kastedilmesi mecaz olurken, "zalimin ellerini ısıracağı gün" (el-Furkān 25/27) örneğinde "üzülmek, pişman olmak, ah etmek" anlamında "ellerini ısırmak" ifadesi kinaye olur. Çünkü elleri ısırma fiili (tâbi/meknî bih) üzüntü ve pişmanlığı (metbû/meknî anh) izler. Bir diğer anlayışa göre kinayenin unsurları arasındaki alâka telâzum olduğundan kinayede her iki unsurun birbirinin eşit derecede ayrılmaz öğesi olması asıldır; bu bakımdan hangisinin lâzım, hangisinin melzûm olduğu izâfî ve itibarî bir keyfiyettir.

Kinayede gerçek anlamın da geçerliliği sebebiyle onun hakikat kabilinden olması çoğunluğun görüşü olmakla birlikte kinayenin mecaz, ne hakikat ne mecaz, kısmen hakikat, kısmen mecaz olduğunu söyleyenler de vardır. Ayrıca İbnü'l-Esîr onu bir istiare türü kabul eder. Belâgat âlimleri, ince bir söz sanatı ve üstü kapalı bir anlatım üslûbu olan kinayenin açık ve düz (tasrîh/ifsah/sarih) ifadeden daha beliğ bir anlatım tarzı olduğunda birleşir. Çünkü kinaye anlatılmak isteneni daha tesirli, daha çarpıcı ve daha vurgulu bir biçimde sunar. Soyut kavramlar kinaye sanatı sayesinde canlı, hareketli ve görülür bir resim halinde takdim edilir. "Ellerini ısırmak" (el-Furkān 25/27), "ellerini ovuşturmak" (el-Kehf 18/42), "başın eller arasına düşmesi" (el-A'râf 7/149) gibi kinayeler pişmanlık, üzüntü, keder ve ah etmenin, "elin boyna bağlanması, elin açılması" (el-İsrâ 17/29), cömertlik ve cimriliğin, "Sırtı kamburlaştı, bastonla yürür oldu" ifadesi ise yaşlılık ve âcizliğin canlı ve hareketli resimleridir. Kinaye üslûbunda bir düşünce, delil ve burhan da beraberinde dile getirilir. Çünkü söz içinde geçen unsur geçmeyen unsurun delîl ve burhanı konumundadır. Bir şeyin azametini ifadede kinaye üslûbu etkili bir anlatım şeklidir; Kur'an'da kıyametten kinaye olarak geçen "kalpleri güm güm hoplatan: el-kāria" (el-Kāria 101/1) "Kulakları sağır eden sayha: es-sâhha" (Abese 80/33); "o büyük baskın: et-tâmmetü'l-kübrâ" (en-Nâziât 79/34) ibarelerinde olduğu gibi. İsminin yahut vasfının açıkça söylenilmesinden korkulan kimselerin veya varlıkların anlatılmasının, kıskanılan, dillerde dolaşmaktan korunmak istenenlerin örtülü bir biçimde ifade edilmesinin en iyi yolu da kinaye üslûbudur. Şairlerin sevgililerinin isimleri yerine kinayelerini tercih etme geleneği buradan ileri gelir. Yine bu sebeple bir nevi kinaye olan künyelerin Arap toplumunda yaygın olarak kullanılması saygı belirtmesi yanında anılan amacı da sağlamasındandır. Hayâ ve edep dışı şeylerin daha nezih bir ifadeyle dile getirilmesinin en güzel yolu da kinayedir. Bu sebeple Kur'an'da ve hadislerde cinsel olgular kinaye üslûbu ile dile getirilmiştir (meselâ bk. el-Bakara 2/223, 225; en-Nisâ 4/43; Yûsuf 12/23; el-Ahzâb 33/27). Yine bu sebeple Kur'an'da geçen "ferc" kelimesi kadının cinsel organı değil "giysinin paça aralığı" demek olup "paça aralığını (ferc) korumak" ifadesi (el-Enbiyâ 21/91) "eteği/giysisi temiz" örneğindeki gibi iffet ve namusunu korumaktan kinayedir.

Kinaye, örtülü olarak anlatılmak istenen unsur bakımından zattan (mevsuf), sıfattan ve nisbetten kinaye olarak üç kısma ayrılır. Zattan kinayede bir şeyin sıfatı (vasfı/özelliği) anılarak onunla kendisi (zat/mevsuf) kastedilir; Kur'an'da "ziynet içinde yetiştirilen" (ez-Zuhruf 43/18) ifadesinin kadından, "tahta levha ve çiviler sahibi" (el-Kamer 54/13) tabirinin gemiden kinaye olması gibi. Arap şiirinde kalpten kinaye olarak "kinlerin biriktiği yer; akıl, sır, sevgi ve korkunun bulunduğu yer" ifadeleri sıkça geçer. Bu nevide bazan birden çok vasıf bir tek mevsufu anlatır; insan anlamında "düzgün boylu, geniş tırnaklı canlı" vasıfları gibi.

Sıfattan kinayede konuyla ilgili iki sıfattan biri anılarak diğeri anlatılır. Cömert için köpeği korkak (cebânü'l-kelb), buzağısı zayıf (mehzûlü'l-fasîl), kapısı açık (meftûhu'l-bâb) dendiği gibi cimri için eli bağlı (mağlûlü'l-yed), pişman olmak için ellerini ovuşturmak (taklîbü'l-keffeyn) ifadeleri bu tür kinayelerdir.

Nisbetten kinaye ise bir vasıf bir kimsenin giysisi, bulunduğu mekânı ve evi gibi onunla ilgili bir şeye nisbet edilerek bununla kendisinin kastedilmesi şeklinde gerçekleşir. "Çok şerefli" anlamında bir kinaye olan "şeref onun giysileri arasında" (el-mecdü beyne sevbeyhi), "çok cömert" anlamında "cömertlik onun giysileri arasında" (el-keremü beyne bürdeyhi), "o nereye, cömertlik oraya" (yesîru'l-cûd haysü yesîru) kinayeleri gibi. Bu nevi kinayede, sıfat veya fiilin ilgiliye hasredilmesi yoluyla sağlanmış vurgulu ve pekiştirmeli bir anlatım görülür. Bir ferdi kastedilerek, "Arap bunu yapmaz; Türk sözünden caymaz; Müslüman yalan söylemez" şeklindeki genellemeler gibi. Bir fiilin bir ilgili kastedilerek benzerinden nefyedilmesi ya da ispat edilmesi de böyledir: "Sen cimrilik etmezsin" yerine, "Senin gibisi cimrilik etmez" ifadesi gibi. Bu tür, benzeri cimri değilse kendisi hiç değildir tarzında bir vurgu içerir. Bu bakımdan Allah'ın eşsizliğini anlatan, "O'nun benzerine benzer hiçbir şey yoktur" (leyse ke-mislihî şey'ün) âyetinde (eş-Şûrâ 42/11) teşbih edatının zâit kabul edilmemesi, "O'nun benzerinin benzeri yoksa benzeri hiç yoktur" tarzında vurgulu ve pekiştirmeli bir anlatışı yansıtmasından belâgī anlatımın ruhuna daha uygundur.

Kinaye, meknî bih ile meknî anh arasındaki irtibat zincirini oluşturan halkaların sayısına göre baîde ve karîbe olarak iki kısma ayrılır. Kinâye-i baîdede iki unsur arasındaki irtibat ve bağlar (vesâit/levâzım) birden çok olur: Külü çok ⟶ ateşi çok ⟶ pişirdiği yemek çok ⟶ (bunu yiyen) misafiri çok ⟶ çok misafirperver (cömert) örneğinde görüldüğü gibi. Kinâye-i karîbede iki unsur arasında doğrudan irtibat bulunur. Bu da vâzıha ve hafiyye şeklinde ikiye ayrılır. İki unsur arasındaki alâka, yaygın örfe dayanmasından dolayı kolayca ve çok düşünmeden bilinebiliyorsa kinâye-i vâzıha, değilse kinâye-i hafiyye adını alır. Ahmak/aptaldan kinaye olan "kalın/koca kafa" (arîzu'l-kafâ) klişesi Arap örfünde nâdir kullanıldığından kinâye-i hafiyyeye örnek olarak verilir. Kinayenin iki unsuru arasındaki alâka vasıtalarının sayısı bakımından ayrıca ta'riz, telvih, remz ve îmâ/işaret şeklinde de nevilere ayrılmıştır. Vasıta çoksa telvih, vasıtasız ise ta'riz, vasıta az (veya yok) ve alâka zor anlaşılırsa (gizli) remz, vasıta az (veya yok) ve alâka açıksa îmâ/işaret adı verilir. Kadından kinaye olan "eli kınalı" klişesi îmâ yoluyla kinayeye örnektir.

Kinayenin en ince ve en güzel çeşitlerinden biri de terkip ve cümlelerde görülen ta'riz olup ortaya ve genele ya da belli birine söylenen sözün bir ucunun (urz) bir başka kimseye veya şeye îmâ ve işaret yoluyla dokundurulmasıdır. Türkçe'de buna "iğneleme, dokundurma" gibi isimler de verilir. Arap belâgatında bu tarza kinâye-i ta'rîzıyye, kinâye-i urziyye adları da verilir. Kur'an'da ta'riz kelimesi fiil şeklinde geçmekte (el-Bakara 2/235) ve eşi ölmüş yahut boşanmış kadınlara bekleme süreleri (iddet) içinde, "Çok güzelsin; Allah sana sâlih bir koca nasip etsin" gibi sadece ta'riz ifadeleriyle evlenme teklifinin yapılabileceği belirtilmektedir. Münafıkların sözlerinde yaptıkları lahn ile tanınabileceğini belirten âyetteki (Muhammed 47/30) lahn için "istenilen kimsenin anlayıp başkalarının anlayamayacağı söz, îmâ, ta'riz veya kinaye" gibi yorumlar yapılmıştır. İbn Vehb'in ta'riz için lahn terimini kullanması buradan ileri gelmiş olmalıdır.

Kur'an çeşitli nükte ve amaçlara yönelik ta'riz ve kinaye örnekleriyle doludur. Gazzâlî, "Gökten bir su indirdi de vadiler kendi miktarlarınca dolup aktı, sel ise üste çıkan bir köpük taşıdı" (er-Ra'd 13/17) âyetindeki suyun ilme, vadilerin kalplere, köpüğün dalâlete işaret olduğunu belirterek birçok örnek nakleder.

Ebû Ubeyde zamir için kinaye terimini kullanmıştır. Câhiz, genel anlamda sarih ifadenin karşıtı olarak gördüğü kinaye kapsamına teşbih, mecaz, istiare gibi nevileri dahil etmiş ve onu belâgat üslûplarından kabul ederek kinaye yerinde sarih söz kullanmanın belâgatı ihlâl edeceğini belirtmiştir. Müberred kinayenin açılmak istenmeyenin örtülü ifadesi, edep dışı şeylerin nezihce anlatımı, saygı ve tâzim ifadesi gibi yararlarına temas etmiştir. Sa'leb kinayeye "örtülü anlam" (bitânetü'l-ma'nâ) adını vermiş, İbnü'l-Mu'tez ise kinaye ile ta'rizi edebî sanatlardan saymış, Kudâme b. Ca'fer kinayeye "irdâf" diyerek onu "tâbi unsuru (redif) anıp metbûu (merduf) kastetmek" şeklinde tanımlamıştır. Aynı tarifi Abdülkāhir el-Cürcânî de tekrarlar.

Kinaye ve ta'riz hakkında birçok eser yazılmıştır. Seâlibî'nin el-Kinâyât ve't-taʿrîż fî medḥi'ş-şeyʾ ve ẕemmih (Kahire 1326), Ahmed el-Cürcânî'nin Kinâyâtü'l-üdebâʾ ve işârâtü'l-büleġāʾ, el-Münteḫab min Kinâyâti'l-üdebâʾ (Kahire 1326, 1328), en-Nihâye fi'l-Kinâye (İstanbul 1301), Ahmed Teymur Paşa'nın el-Kinâyâtü'l-ʿâmmiyye (Kahire 1970), Abbûd eş-Şâlcî'nin el-Kinâyâtü'l-ʿâmmiyyetü'l-Baġdâdiyye (Beyrut 1979) ve Mevsûʿatü'l-kinâyât (I-III, Beyrut 1402/1982) adlı kitapları bunlardandır.

Türk belâgatında da hemen hemen aynı özellikleri gösteren kinaye hakkındaki bilgiler, M. Kaya Bilgegil tarafından mânaya ve kasta göre olmak üzere iki başlık altında ele alınarak incelenmiştir. Bunlardan ilki mânanın ilgisi, çıkışı, kullanılışı yönünden altıya ayrılır: 1. Övücü (yüzü ak); 2. Kabalığı hafifletici, çirkini güzel ifade edici (ayak yolu, kademhane); 3. Ayıplayıcı (eli yumuk); 4. Çok vasıtalı (telvih yoluyla ifade: Evin kapısını akşama kadar açık tuttu); 5. Az vasıtalı (remiz yoluyla ifade: Pâkdâmen = iffetli, burnu büyük = kibirli); 6. Az vasıtalı gizlilikten uzak (îmâ veya işaret yoluyla ifade: Mertlik Bayburt'ta kaldı = Bayburtlular son derece merttir). İkinci gruptaki kinayeler kastedilen mânaya göre dörde ayrılır: 1. Müfred: Tek mevsufun kastedildiği kinaye (haset yeri: Kalp); 2. Mürekkep: Bir mevsufun tasavvurunda birçok sıfat kullanılır (çölde yürür, hörgüçlü, hamur yer: Deve); 3. Açık: Vâzıh kinaye de denilen bu çeşitte meknî anh kolay anlaşılır (gömleğinin yaka ölçüsü büyük: Kalın enseli); 4. Gizli: Hafî/baîd kinaye de denilen bu türde meknî anha güç intikal edilir (Ailenin kapısı açıktır: Ziyaretçisi çok ve ikram seven bir aile). Bâkî'nin, "Kadrini seng-i musallâda bilip ey Bâkî / Durup el bağlayalar karşına yâran saf saf" beytinde şair kendine hitap eder gibi görünerek kıymetinin öldükten sonra anlaşılacağından bahisle kendini takdir etmeyenlere ta'rizde bulunmaktadır. Beyitteki musallâ taşı ölümden, el bağlama ise saygı göstermekten kinayedir.

Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi

BİZE ULAŞIN