İhya ne demektir?

Sözlükte "canlandırmak, diriltmek" mânasına gelen ihyâ, İslâm hukukunda sahipsiz ve işlenmemiş (mevât) bir arazinin mâlik olma iradesiyle işlenmesi ve imarını ifade eden bir terimdir. Bu imar işlemi için bazan yalın olarak ihyâ, çok defa da ihyâü'l-mevât tabiri kullanılır.

Mevât arazi ve bunun ihyâ yoluyla sahiplenilmesi, İslâm öncesi Arapları arasında sınırlı şekilde de olsa uygulanan ve örfen de tanınan bir müesseseydi. O dönemde ihyâ, daha çok yağmur sularını toplayarak ya da sahipsiz arazide kuyu açarak etrafında belli bir alanın (harim) hayvancılık, ziraat veya yerleşim için ayrılması, âtıl ve sahipsiz toprağın işlenerek kullanılabilir duruma getirilmesi ve sahiplenilmesi şeklinde oluyor, güç dengeleri desteklediği sürece bu durum örfen de himaye görüyordu (Cevâd Ali, VII, 152-153). Mevât arazilerin ihyâsı ve bu yolla mülkiyetinin kazanılması usulü İslâm döneminde, ülke coğrafyasının da hızlı bir şekilde genişlemesi sebebiyle daha da önem kazanmış, konu Hz. Peygamber'in ve Hulefâ-yi Râşidîn'in uygulamalarının ışığında giderek istikrara kavuşup hukuk düzeninin koruduğu bir müessese haline gelmiştir. Ancak arazilerin tâbi olduğu hukukî statü ve hangi usullerle mülkiyet altına alınacağı konusunda, toplum yapısına ve coğrafyaya da bağlı olarak İslâm öncesi dönemden devralınan güçlü bir gelenek mevcut olmadığından Resûl-i Ekrem döneminden itibaren olayların gelişim seyrine ve fetihler sonrası ortaya çıkan fiilî durumlara göre bir strateji izlenmiştir. Ölü arazinin statüsü ve mülkiyetinin kazanılması konusunda ileri dönemde ortaya çıkan hukuk doktrini de bu pratik ve değişken verilerden hareketle oluşturulmuş, konu toprak hukukuyla ilgili birçok tasnif ve yaklaşımı da içerecek şekilde klasik dönem fıkıh literatüründe "ihyâü'l-mevât" başlığı altında veya emvâl ve haraç literatüründe ayrıntılı biçimde ele alınmıştır. Ancak arazi hukuku konusundaki teorik çerçevenin ileri dönemlerde açıklık kazandığını ve tamamlanabildiğini, buna biraz da dönem ve bölge bakımından hayli farklı uygulamalara ortak bir açıklama getirmenin ve bunlar üzerine doktrin oluşturmanın zorluğunun yol açtığını belirtmek gerekir. Nitekim ilk dönem İslâm hukukçularının genel yaklaşımına göre arazinin İslâm devletince elde ediliş tarzı, o zamana kadarki hukukî statüsü, sahibinin müslüman olup olmaması gibi hususlar aynı zamanda arazinin, bu arada ölü arazinin hukukî statüsünü de belirleyici faktörler olmakla birlikte, mevât arazinin toprağın genel tasnifi içinde hangi kategoriye dahil olduğu doktrinde yeterince açık değildir. Meselâ meskûn ve kullanılır topraklara "âmire" adını verip İslâm ülkesinin topraklarını âmire ve mevât şeklinde ikiye ayıranların yanı sıra mevâtı devletin mülkiyetindeki veya mubah (gayr-i memlûke) arazi statüsündeki topraklar arasında sayanlara veya ayrı bir grup olarak görenlere de rastlanır (Ebû Yûsuf, s. 64-65; Şâfiî, IV, 41; Kâsânî, VI, 192-193; Abdullah Muhtâr Yûnus, s. 243-252).

Mevât arazi tabiriyle genelde ziraat, yerleşim, üretim gibi bir amaçla hâlihazırda kullanılmayan, şahıs veya kamu malı da (metrûk arazi) olmayan, sahipsiz ve verimsiz, fakat belli bir emek harcanması sonucu yararlanılabilir nitelikteki topraklar kastedilir. Mevât araziyi belirlemede toprağın hâlihazırda âtıl vaziyette bulunması, kullanılmıyor ve yararlanılmıyor olması birinci, sahipsiz olması ikinci hareket noktasıdır. Bunun için de Hz. Peygamber'den rivayet edilen, "Âdiyyü'l-arz Allah ve resulünündür, sonra da sizindir" (Ebû Yûsuf, s. 65; Ebû Ubeyd, s. 347) hadisinde geçen "âdiyyü'l-arz" tabiri işlenmemiş arazi anlamını da içerecek şekilde, eski devirlerde sahibi bulunmakla birlikte nesillerinin kesilmesiyle sahipsiz kalan ve işletilmeyen topraklar şeklinde açıklanmış (a.g.e., s. 354), özellikle düşmandan ele geçirilen, mâlik veya zilyedi bilinmeyip hâlihazırda kullanılmayan arazilerin mevât arazi sayılacağına dikkat çekilmiştir (Ebû Yûsuf, s. 65). Bu arazinin önce öteden beri âtıl olanlar ve sonradan bu hale gelenler şeklinde ikiye ayrılıp ikinci grubun da fetihle ele geçirilen ve sahibi bilinmeyen âtıl topraklar, İslâm döneminde bir zamanlar işletilmiş ve mülkiyete konu olmuşken sonradan âtıl kalmış, sahibi de bilinmeyen topraklar şeklinde iki kategoriye ayrılması bu anlayışın ürünüdür (Mâverdî, s. 248; Ebû Ya'lâ, s. 228). Mevât arazinin mülkiyet altında bulunmaması, üzerinden mülkiyet geçmemiş olması gerektiği ve mülkiyet altındaki toprakların işlenmemekle mevât hale gelmeyeceği ifade edilirken de mevât arazi üzerinde devletin mülkiyet ve tasarruf hakkının bulunmayışı değil özel veya tüzel kişilerin mülkiyet ve kullanımı altında olmaması, ona bu türden bir aynî hakkın taalluk etmemesi ya da böyle bir hak sahibinin bilinmemesi gerektiği anlatılmak istenir. Bu konuda müslim ve gayri müslim farkı da gözetilmez (Muvaffakuddin İbn Kudâme, V, 417; İbn Âbidîn, VI, 432). İslâm döneminde bir zamanlar sahipli ve mâmur iken sonradan terkedilip âtıl kalan topraklar fakihlerin çoğunluğuna göre mevât arazi sayılmaz ve ihyâya konu olmaz. Geçmişte mülkiyete konu olduğu bilinmekle birlikte hâlihazırda müslüman olsun gayri müslim olsun sahibi bilinmeyen âtıl toprakları Ebû Hanîfe, Ebû Yûsuf, Ca'ferîler ve bazı Hanbelîler mevât sayarken Muhammed b. Hasan eş-Şeybânî müslümanların ortak malı kabul eder. İmam Şâfiî, Hanbelîler'in çoğunluğu ve İbn Hazm son görüşe yakın bir çizgide olup hem buluntu (lukata) mal hükümlerini devreye sokar hem de devlet başkanının bu tür arazileri mevât olarak değil hazine malı olarak iktâ edebileceğini ifade eder. İmam Mâlik'e atfedilen, devletin bu toprakları sahibi bilinsin veya bilinmesin ihyâ için şahıslara iktâ edebileceği görüşü de (Mâverdî, s. 238-239) birçok kaynakta belirtildiği gibi (Muvaffakuddin İbn Kudâme, V, 416-417; Muhammed b. Abdullah el-Haraşî, VII, 66-67) mutlak değil sadece ihyâ yoluyla kazanılıp sonra terkedilmiş topraklarla ilgili olmalıdır. Kaldı ki Sahnûn ve bir kısım Mâlikî fakihi bu toprakları da mevât saymaz. Aykırı görüşler bir tarafa İslâm hukukçularının ihyâ ile, bir şahsın mülkü olan toprakların âtıl bırakıldığında tekrar mevât hale gelmeyeceğini söylemeleri, hatta önceden mülk iken hâlihazırda sahibi bilinmeyen toprakların bile mevât olmayacağını belirtip devletin dolaylı tasarrufuna açmaları, onların arazilerdeki mülkiyet hakkını muhtemel ihlâllere ve özellikle gasba karşı koruyabilme gayretiyle de irtibatlandırılabilir. Literatürde de mevât arazi tanımlanırken onun yukarıda anılan iki temel özelliğinden, yani kullanım ve mülkiyet dışı oluşu unsurlarından hareket edilir. Bununla birlikte yaklaşım farklılığına göre bunlardan birine ağırlık verildiği de olur. Meselâ Hanefîler'den Kudûrî tanımda arazinin yararlanılmıyor olmasına, Kâsânî ise mülkiyete veya özel bir hakka konu olmamasına vurgu yapar (el-Muḫtaṣar, s. 75; Bedâʾiʿ, VI, 194). Osmanlılar'ın son dönem kanunlaştırmalarına yansıyan tanım gerek doktrini gerekse uygulamayı kuşatıcı niteliktedir. Buna göre mevât arazi bir kimsenin mülkiyet ve tasarrufu altında olmayan, mera, baltalık ve harman yeri gibi bir bölge halkının ortak yararına tahsis edilmiş yerlerin ve yerleşim bölgelerinin dışında kalan topraklardır. İlk dönemlerde mevât arazinin yerleşim bölgelerine, mâmur araziye (âmir) ve onların harimine belli uzaklıkta olması şartı pek gündeme gelmemiş, sadece Mâlikîler, bunlara yakın topraklarda ihyâ için devlet başkanından izin alınmasını şart koşmuşlardır. Ancak muhtemelen zamanla uygulamada ortaya çıkan bazı olumsuzlukları önleme düşüncesiyle ileri dönemde mevât arazinin âmirden ve harimden belli uzaklıkta olması gerekli görülmeye başlanmış ve anılan uzaklık için de sesin ulaşmaması, yarım saatlik yürüyüş mesafesi, 1,5 mil gibi bazı ölçüler belirlenmiştir (İbn Âbidîn, VI, 431-432; Mecelle, md. 1270; Kānûn-i Arâzî, md. 6, 103). Buna göre başkasının mülkiyetinin veya öncelik hakkının bulunduğu topraklar, insanların ortak yararına ayrılmış kamu malları, devlet ve vakıf malları, meskûn mahaller ve bunların mücâvir alanları, devlet tarafından birine iktâ edilmiş araziler mevât arazi kabul edilmez ve ihyâya konu olmaz. İhyâ edilen arazinin çevresindeki belli bir alan ihyâda bulunanın kullanımına veya nehir, yol gibi kamuya ait malların çevresindeki belli bir alan da umumun istifadesine ayrıldığı için mevât arazi statüsünden ve ihyâya konu olmaktan çıkarılmıştır (bk. HARİM).

İhyâ, mülkiyetin genel ve aslî kazanım yollarından olan istîlâ ve el koymanın toprak hukukuna uyarlanmış özel bir türü ve arazinin mülkiyet veya intifâ hakkının kazanılmasının bilinen en eski usullerinden biridir. Mubah malların mülkiyeti ya satım, hibe, gasp gibi mülkiyet nakledici bir işlemle, ya mirasta olduğu gibi halefiyet yoluyla ya da mâliki olmayan mubah mala el koymakla (bk. İHRÂZ; İSTÎLÂ) elde edilmekte olup mevât araziyi ihyâ üçüncü grupta yer alır. Ancak taşınabilir mubah malların mülkiyeti sadece el koyma ile (ihrâz) kazanılabildiği halde arazi mülkiyeti mutlak ihrâz anlamında sadece işgal ile kazanılamayıp araziyi kullanılabilir ve verimli hale getirecek nitelikte bir ihyâ işlemine ihtiyaç duyulur. Öte yandan ihyâ hukukî mahiyeti itibariyle miras, tazmin, şüf'a gibi kanundan doğan cebrî sebeplere göre iradî ve ihtiyarî; satım, hibe gibi mülkiyeti nakledici işlemlere göre kurucu; ayrıca fiilî ve bir tür emek sayılan mülkiyet kazanım yolu ve sebebi niteliğindedir. Mevât arazinin ihyâ edilerek mülkiyetinin kazanılmasının özellikle fethedilen toprakların imara açılması, emeğin ödüllendirilerek üretimin teşvik edilmesi ve kalkınmanın hızlandırılması gibi içtimaî ve iktisadî sonuçları bulunduğu ve tarihî süreçte önemli bir rol üstlendiği de söylenebilir. İhyâ ile ilgili hukukî çerçeve esasen ilk dönem uygulamalardan hareketle oluşmaktadır; fakat klasik dönem fıkıh doktrininde hangi tür faaliyetlerin ihyâ sayılacağı, ihyânın hukukî sonucu, ihyâ yoluyla elde edilen hakkın mahiyeti ve korunması gibi konularda ayrıntılı görüşlerin gündeme gelmiş olması, bu işlemi formel hukuk yönüyle istikrara ve objektif güvencelere kavuşturma, muhtemel hak sahiplerinin haklarını koruma ve düzensizliği önleme, uygulayıcılara yol gösterme gibi pratik bir işleve de sahip olmuştur. Tanzimat döneminde hazırlanan 1274 (1858) tarihli Kānûn-i Arâzî'de mevât araziyi ihyâya ilişkin hükümler de bu zengin birikimin ürünüdür.

Mevât arazinin etrafını taş, diken, ağaç dalları vb. ile çevirmek, otlarını yakmak, dikenlerini kazımak, suya ulaşmayan kuyu kazmak gibi işlemler arazinin mülkiyetini kazandıracak bir ihyâ faaliyeti olarak nitelenmemiş, ancak "ihticâr" veya "tahcîr" adı verilen bu gibi faaliyetlerin arazi üzerinde üç yıl süre ile başkalarından önce ihyâ etme hakkını kazandıracağı düşünülmüştür. Tahcîr edilen arazi üç yıl içinde ihyâ edilmezse kamu yararına devlet onu başkalarına iktâ edebilir (Mecelle, md. 1279). Mülkiyetin kazanılabilmesi için arazinin ihyâ olarak nitelenebilecek şekilde ziraata elverişli ve yararlanılabilir hale getirilmesi gerekmekte ve bu işlem bir bakıma menkul eşyadaki ihrâz usullerinin dengi bir hukukî değer taşımaktadır. Madenlerin işletilmesi konusu bir ihyâ faaliyeti olarak kabul edilebilirse de bazı yönleriyle "ihyâü'l-mevât"tan ayrılır (bk. MADEN).

Mülkiyeti kazandırıcı ihyâ fiilinin tanımında fakihler arasında esasa taalluk eden bir görüş ayrılığı bulunmaz. Genelde sulama, kanal açma, çeşme yapma, kuyu kazma, arazinin taşlarını ayıklama, bataklığı kurutma, hububat ekme, ağaç dikme, bina yapma gibi faaliyetler arazi ihyâsı olarak nitelendirilmişse de (Mecelle, md. 1275-1276) bu konuda tüketici bir sayım yapma yerine değişen ve gelişen zaman içinde ıslah ve imar olarak kabul edilebilecek her faaliyetin hukuken ihyâ sayılması görüşü ağırlık kazanmıştır. Mecelle'de ihyâya "araziyi ziraata elverişli hale getirmek" şeklinde sınırlı bir tanım getirilmiştir (md. 1051).

İhyâ işleminin mülkiyet veya intifâ hakkı kazandırıcı bir ihyâ olarak kabul edilebilmesinin ihyâ eden açısından önemli bir şartı da bu fiillerin ihyâ kastı ile, başka bir deyişle mülkiyet kastı ile yapılmış olmasıdır. Yukarıda anılan işlemler esasen ihyâ kastının objektif delilleri olarak değer taşımakla birlikte aksinin ispatı mümkündür. Bunun için de mevât bir arazide ağaç diken, kuyu açan veya çeşme yapan kimsenin bunları ihyâ amacıyla değil de insan ve hayvanların yararlanması maksadıyla hayır (sadaka-i câriye) amaçlı yaptığı belirlendiğinde artık bu faaliyetler o arazinin mülkiyetini kazandırıcı bir işlem olmaktan çıkar.

İhyâ işleminin en başta gelen hukukî sonucu bu arazinin mülkiyetinin veya intifâ hakkının kazanılmasıdır. Hz. Peygamber'den bu konuda rivayet edilen hadis farklı lafızlarla da olsa, "Kim ölü bir arazi ihyâ ederse o arazi onundur" şeklinde ortak bir anlam içermektedir (el-Muvaṭṭaʾ, "Aḳżıye", 26; Ebû Dâvûd, "Ḫarâc", 37; Tirmizî, "Aḥkâm", 38; krş. Buhârî, "Ḥars̱ ve'l-müzâraʿa", 15). Hadis bütün hukuk ekollerince delil olarak alınıp ihyânın mevât arazinin mülkiyetini kazandırıcı bir işlem olduğu ortaklaşa ifade edilmekle birlikte, ihyâ işleminin mahiyetine ve şekil şartlarına ilişkin hukukî tartışmalara ilâve olarak Resûl-i Ekrem'in hangi sıfatla böyle bir açıklama yaptığı ve bununla neyi kastettiği konusunda da farklı görüşler ileri sürülmüştür.

Mevât arazinin mülkiyetinin kazanılmasında devletin izin veya onayının alınmasının gerekip gerekmediği veya hangi safhada gerektiği konusunda da fakihler arasında farklı görüşler vardır. Bu görüş ayrılığının bir sebebi, yukarıda zikredilen hadisin Hz. Peygamber tarafından ne sıfatla söylendiğine ilişkin farklı yaklaşımlardır. Ölü araziyi ihyâ edenin o arazinin mâliki olacağına dair açıklamayı, Resûl-i Ekrem tarafından devlet başkanı sıfatıyla yapılmış bir açıklama ve izin verme sayanlar ihyâ için devlet başkanının iznini gerekli görürken bunu peygamber sıfatıyla yapılmış bir bildirim (fetva) kabul edenler aksi görüşü savunmuştur (Karâfî, s. 97-99). Meselâ Ebû Hanîfe'ye, Hanefî ve Ca'ferî fakihlerinin çoğunluğuna göre ihyâ için kural olarak devlet başkanının izni gerekirken İmam Mâlik, sadece meskûn mahallere yakın bölgelerde yapılacak ihyâda bunu gerekli görür. Bu fakihler, mevât araziyi ganimet malına veya hazine malına kıyasladıkları gibi devlet başkanından izin almayı ihyâda kargaşayı ve hak ihlâllerini önleyici, düzeni sağlayıcı bir tedbir olarak da düşünmüşlerdir (Ebû Yûsuf, s. 64). Hanefîler'den Ebû Yûsuf ve İmam Muhammed'e, Şâfiî, Hanbelî ve Zâhirî mezheplerine göre ihyâda devletin izninin baştan alınmasına veya sonradan eklenmesine ihtiyaç yoktur. Bunlar, delil olarak ilgili hadisin mutlak ifadesinden ve mubah malın temellük usulüne dair ilkeden hareket ederler.

Âtıl toprakların ziraata elverişli hale getirilmesine olan talep ve ihtiyaçla devletin bu konudaki düzenleyici ve teşvik edici rolünü birlikte değerlendiren İslâm hukukçuları kamu otoritesinin mevât arazileri ihyâ ve imar etmek, uzun süre âtıl bırakmamak kaydıyla uygun gördüğü kimselere iktâ edebileceği görüşünde birleşmişlerdir. Bu husus, Hz. Peygamber döneminden itibaren yaygın bir uygulama kazanan iktâ müessesesinin mevât arazilere uygulanış biçimi olarak da görülebilir (bk. İKTÂ). Bu şekilde iktâ edilen arazi ihyâ edilmediğinde veya ihyâ sonrası uzun süre âtıl tutulduğunda bu durum hakkın kötüye kullanımı olarak görülüp kamu otoritesine iktâdan rücû etme ve aynı yeri başka birine iktâ etme hakkı tanınmıştır. Resûl-i Ekrem ve Hulefâ-yi Râşidîn döneminde iktâ edilen arazinin ihyâ edilmediğinde veya üç yıl boş tutulduğunda geri alındığının örneklerine rastlanır (a.g.e., s. 65; Ebû Ubeyd, s. 362-368; İbn Zencûye, II, 643-652). Mecelle (md. 1279) ve Kānûn-i Arâzî'deki düzenleme de bu yöndedir (md. 103).

Ayrıntıda farklı görüşler bulunmakla birlikte doktrinde, ölü mubah arazinin veya ihyâ edilmek üzere iktâ edilen devlet arazisinin usulüne uygun tarzda ihyâ edilip işletilmesi halinde ihyâ edenin özel mülkü olacağı görüşü hâkimdir. Birinci ile ikinci tür arazi arasında ayırım yapanlar bulunduğu gibi özellikle Hz. Ömer'in uygulamaları delil gösterilerek ihyâ yoluyla sadece arazinin kullanım ve işletme (intifâ) hakkının geçtiği, çıplak mülkiyetin devlette kaldığı görüşü de ileri sürülür. Bir grup Hanefî fakihi ve Ebû Ca'fer et-Tûsî de dahil Ca'ferîler'in çoğunluğu son görüştedir. Osmanlı'nın son dönem kanunlaştırmalarında devletin genel izni mevât arazinin intifâ hakkını bedelsiz olarak kazanabilmek için yeterli görülmüş, mülkiyetinin kazanılabilmesi için özel izin alınması şartı getirilmiştir. İzinsiz ihyâ edilen mevât arazinin intifâ hakkı tapu-i misil masrafları ödenmek suretiyle kazanılabilir (Mecelle, md.1272; Kānûn-i Arâzî, md. 103).

İhyâ ile mevât arazinin mülkiyetinin kazanılmasına bağlı olarak ihyâ edilen arazinin çevresindeki belli bir alan hukukî koruma altına alınarak harim statüsü ile ihyâ edenin kullanımına tahsis edilir. Böylece ihyâ edilen topraktan, açılan kuyudan, çıkarılan kaynak suyundan, yapılan tesisten hatta mevât arazide dikilen ağaçtan ihyâda bulunanın gerektiği şekilde yararlanabilmesine imkân tanınır.

Fakihlerin bir kısmı, mevât araziyi ihyâ ederek mülkiyet veya işletme hakkını kazanmayı sadece müslüman tebaaya ait bir hak olarak görürken Ebû Hanîfe ve Ahmed b. Hanbel de dahil bazı âlimler zimmîlerin de ihyâ yoluyla arazi iktisap edebileceği görüşündedir. Bazı fakihler, Arap yarımadasında iki dinin bir arada bulunmayacağına ilişkin hadisten hareketle (Buhârî, "Cizye", 6; Müslim, "Cihâd", 63) zimmîlerin ancak yarımada dışında ihyâ suretiyle arazi mülkiyetine sahip olabileceklerini ileri sürmüşlerdir.

Bir arazi ihyâ edildikten ve mülkiyeti kazanıldıktan sonra terkedilmek suretiyle tekrar işletilmeyen ve verimsiz bir toprak haline gelirse bunun nasıl bir statüye tâbi olacağı doktrinde ayrı bir tartışma konusudur. İslâm hukukçularının çoğunluğuna göre ihyâdan sonra terk arazi üzerindeki mülkiyet hakkının kaybına sebep olur. Mecelle'deki düzenleme de bu yöndedir (md. 1273). Bu ise ihyâ ile kazanılan mülkiyet hakkının kayıtsız, şartsız ve süresiz olmadığı, ihyânın amacıyla sınırlı bulunduğu anlamını taşır. Mâlikîler mülkiyetin kaybını uzun süre ilgisiz kalınmak suretiyle arazinin terkedildiği karînesine bağlamışlardır.

Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi

BİZE ULAŞIN
SON DAKİKA