İnzar ne demektir?

Sözlükte "korkulu bir şeyi bilip sakınmak" anlamına gelen nezr (nizâre) kökünden türetilmiş olup "korkulu bir şeyi haber vererek sakındırmak" demektir. "Sevindirici haber verme" anlamındaki tebşîrin karşıtı olan inzâr dine davet yöntemlerinden biridir. İnzârı gerçekleştiren kimseye münzir (nezîr) denilir ve "tehlikenin farkında olmayan topluluğa bu tehlike hakkında bilgi veren kimse" diye tanımlanır. Nitekim Hz. Peygamber kendini, düşman ordusunun gelmekte olduğunu görüp kavmine haber veren ve onları bu konuda uyaran kimseye benzetmiştir (Buhârî, "Riḳāḳ", 26; Müslim, "Feżâʾil", 16). İnzâr, esasen peygamberlere ait bir görev olmakla birlikte Kur'an'da münzir ismi Allah'a nisbet edilmiş (ed-Duhan 44/3) birkaç âyette fiil sîgasıyla (el-Mü'min 40/15; en-Nebe' 78/40), ayrıca nezîr kelimesiyle (el-Mülk 67/17) bunun çoğulu olan nüzür Allah'a izâfe edilmiştir (el-Kamer 54/16, 18, 21, 30, 37, 39). Allah'ın inzâr edici olması, insanların davranışlarından haberdar olduğunu ve onların doğru yolu bulmaları için her türlü vesileyi yarattığını gösterir. Müslümanların bir savaş durumunda hep birden cepheye gitmemeleri, bir kısmının geride kalarak dinî konularda derinleşmeleri ve cepheden dönenleri aydınlatıp uyarmalarını emreden âyetten (et-Tevbe 9/122) anlaşılacağı gibi din âlimleri de peygamberler gibi inzârla görevlidir.

İslâm, iyilik yapıp kötülükten kaçınmayı ve Allah'a teslim olarak bütün davranışlarda ilâhî emirlere uymayı amaçlayan bir dindir. İman, vasıtasız olarak yaşanan ve derin bir iç tecrübeye dayanan bağımsız bir yöneliştir. Bu bakımdan inanmaları için insanlara baskı yapılması kabul edilemez. "Dinde zorlama yoktur" âyeti (el-Bakara 2/256) bu esası açıkça dile getirir. İlâhî mesajı insanlara tebliğ etmek için görevlendirilen Resûl-i Ekrem'e bu yönde Kur'ân-ı Kerîm'de birçok ikazın yapıldığını görmek mümkündür. "Rabbin dileseydi yeryüzündekilerin hepsi mutlaka inanırdı. O halde sen inanmaları için insanları zorlayacak mısın!" (Yûnus 10/99) meâlindeki âyet, imanın kişinin iradesine bağlı olduğunu ve Peygamber'in insanlara baskı yapma yetkisine sahip bulunmadığını belirtmektedir. Dinî emir ve yasakları tebliğ etmek insanları etkileyecek tarzda vahyi anlatmak demektir. İnzârın anlamı bu noktada ortaya çıkar. Esasen dinî davetin ilâhî gerçekleri anlatma ve insanları uyarıp harekete geçirme şeklinde ifade edilebilecek iki yönü vardır. İnzâr bunların ikincisini oluşturmaktadır. Çünkü insanları harekete geçiren arzu veya korku faktörleridir. Kişinin motivasyonunda beşerî ihtiyaç, istek, özlem ve ideallere cevap veren veya korku, endişe ve gerilime yol açan hedeflerin uyarıcı etkisi vardır. İnzâr, kişide korku uyandırarak onun dinin hedeflerine uygun davranışlara yönelmesini amaçlayan davet yöntemidir. Ancak bu tek başına değil, insan tabiatındaki arzu ve isteklere hitap etmek suretiyle dinî ilgi uyandırmayı amaçlayan özendirme (tebşîr) ile birlikte kullanılır. Uyarma ve müjdeleme bütün peygamberlerin kullandığı iki davet metodudur (bk. M. F. Abdülbâkī, el-Muʿcem, "bşr", "nẕr" md.leri).

Kur'an'da tebşîr ve inzâr genelde birlikte zikredilmekle beraber inzâr kökünden gelen kelimelerin daha fazla oluşu dikkat çekicidir (bk. a.g.e., "bşr", "nẕr" md.leri). Ancak bunu, ilâhî rahmetin gazabını geçtiğine ve her şeyi kuşattığına ilişkin müjdeleri, ayrıca cennet tasvirlerinin cehennem tasvirinden daha çok olduğu hususunu dikkate alarak değerlendirmek gerekir. İnkârcıların çok olmasına bağlı olarak inzârın da fazla tekrarlanması tabii karşılanmalıdır. İslâm davetinde korku ve uyarma yöntemine bu derece ağırlık verilmesi âlimlerce iki yönden ele alınarak açıklanmıştır. Bunlardan biri, korkunun insanı harekete geçirmedeki rolünün daha fazla oluşudur. Fahreddin er-Râzî'nin belirttiğine göre bir işin yapılmasını veya terkedilmesini sağlamakta uyarma ve korkutmanın etkisi müjdelemenin etkisinden daha güçlüdür. Çünkü insan menfaat sağlamaktan çok zararı defetmek için çaba harcar (Mefâtîḥu'l-ġayb, II, 42). Dolayısıyla inzâr hedefe ulaşma imkânını daha çabuk sağlar. Ancak inzârın sürekli olması gerekir, aksi takdirde iş'âr (bildirme) mahiyeti kazanır (Kurtubî, I, 184). İkincisi de davete muhatap olan insanların özellikleriyle ilgilidir. İslâm öncesi Arap toplumunun büyük çoğunluğu inanç, zihniyet ve davranış bakımından son derece olumsuz niteliklere sahipti. Bundan dolayı davetin ilk dönemlerinden itibaren İslâm'a karşı büyük bir direniş gösterdi. Sağduyularını büyük ölçüde yitirmiş ve kalpleri katılaşıp âdeta taş kesilmiş (el-Bakara 2/74; ez-Zümer 39/22) insanların vicdanlarında bir sarsıntı meydana getirerek dikkatlerini çekmek için inzârdan daha etkili bir metot yoktur.

Peygamberlerin asıl görevi, insan fıtratında mevcut dinî potansiyeli harekete geçirmek amacıyla vicdanları uyarmaktır. Bu sebeple etkili olacak bütün yollara başvurarak psikolojik engelleri ortadan kaldırmak gerekir. İnzâr da psikolojik engellerin bertaraf edilmesi için kullanılabilecek etkili yollardan biridir. Ancak bu yöntemle de her zaman olumlu bir sonuç elde etmek mümkün olmayabilir. Zira bir inancı kesinlikle benimsemiş olan insanların vicdanlarını etkilemek kolay değildir. İnzâr edilsin veya edilmesin ilâhî davete karşı katı bir tavır takınan ve bunu sürdüren insanların varlığı bilinen bir gerçektir. Bu bakımdan inzârın etkisiz kalabileceğini de hesaba katmak gerekir (el-Bakara 2/6; el-Enbiyâ 21/45; Yâsîn 36/10). Hatta, "Biz insanlara korku veren uyarıda bulunuyoruz, ama bu onların büyük taşkınlık göstermelerinden başka bir işe yaramıyor" (el-İsrâ 17/60) meâlindeki âyette işaret edildiği gibi inzâr bazı inkârcılar üzerinde aksi tesir de yapabilmektedir. Bununla birlikte etkili olsun veya olmasın sürekli olarak insanlara inzâr ve tebşîr edici elçiler gönderilmiştir. Uyarıcı ve müjdeleyici peygamberler göndermek suretiyle insanların vicdanlarını sarsacak bütün yolları denemek ve Allah'a karşı herhangi bir itirazın öne sürülmesine imkân vermemek inzârın temel amacıdır (en- Nisâ 4/165; el-Mâide 5/19).

İnzâr, daha çok psikolojik olarak inanmaya müsait veya esasen Allah'a ve âhiret gününe inanan kimseler üzerinde etkili olmaktadır (el-En'âm 6/51; Fâtır 35/18). Önceden benimsenmiş bir inanç ve hükme bağlı olarak yaşanan duyguların köklü bir davranış değişimine yol açtığı bilinen bir gerçektir. İnanca bağlı yaşanan korku halleri, kişinin dinî durumunu düzeltme ve geliştirme konusundaki istek ve hareketlerini kuvvetlendirebilir. Ancak bundan İslâm'ın bir korku dini olduğu sonucunu çıkarmak doğru değildir. Bu yöndeki görüşler, daha çok İslâm'ın inceliklerini anlamayan veya art niyet taşıyan kimseler tarafından ileri sürülmüştür. Âyetlerde inzâr, inananların yanı sıra inkârcılara da yöneltilen bir hitap tarzıdır; inanıp itaat edenlere, korkuya ve üzüntüye sebep olacak şekilde değil sevinç ve müjdeye vesile teşkil edecek tarzda hitap edilmiştir. İslâm'ın meydana getirmek istediği psikolojik yapı, dengeli ve sağlıklı bir şahsiyet gelişiminin gerektirdiği bütün unsurları kapsayıcı niteliktedir. Bundan dolayı İslâm eğitiminde hem sevgi hem korkuyu harekete geçiren motiflerden yerine göre yararlanmak temel hedeftir. Hz. Peygamber'in şahsiyeti ve mümin insan yetiştirme modeli dikkate alındığında sevgi ve rahmet, ümit ve güven yönünün öne çıktığı görülür. İslâm eğitimcileri içinde korku motifini başlı başına bir yöntem olarak benimseyenler oldukça azdır. Bu hususta Gazzâlî'nin ortaya koyduğu görüşler, hemen bütün İslâm eğitimcilerinin ortak görüşü olarak kabul edilebilir. Gazzâlî'ye göre aşırı korku makbul değildir. Esasen korku, Allah'a yaklaşmak için insanı bilgilenmeye ve buna göre davranmaya sevkeden bir araçtır. Bunun ölçülü bir şekilde kullanılması gerekir. Önemli olan, korkunun insanda sürekli ve olumlu davranış değişikliğini sağlamasıdır. Aşırı korku kişiyi zayıflatır, hasta edip şaşkına çevirir. Hz. Peygamber'in eğitim sisteminde böyle bir korkunun yeri yoktur; onun yöntemi, ümitsizliğe düşüren korkuyu ortadan kaldırma esasına dayanmaktadır. Korkunun faydası insanı takvâya, mücâhede, ibadet, zikir gibi amellere ulaştırmaktır. Bütün bunlar için beden ve ruh sağlığı gerekmektedir. Ruh ve beden sağlığını ortadan kaldıran bir korku, tedavisi gerekli olan bir hastalıktır (İḥyâʾ, IV, 158-159).

Kur'ân-ı Kerîm'de ve hadislerde değişik inzâr vasıtalarından söz edilir. Bunların başında bizzat Kur'an'ın kendisi gelir. Hz. Peygamber'e insanları Kur'an'la uyarmasını telkin eden çok sayıda âyet vardır (meselâ bk. el-En'âm 6/19, 92; el-A'râf 7/2; el-Enbiyâ 21/45). Diğer bir inzâr çeşidi, inançsız ve günahkâr insanları âhiret gününde bekleyen şiddetli azabı hatırlatıp cehennem tasvirlerini nakletmektir. Bu tablolar hem maddî elem ve ıstırapları (İbrâhîm 14/44; el-Mü'min 40/15,18; Müsned, I, 281, 307; III, 476; IV, 268; V, 60) hem de korku, panik, sıkıntı, Allah tarafından yüzüstü bırakılma gibi psikolojik azabı gözler önüne serer (Âl-i İmrân 3/77; Yûnus 10/27; el-Kalem 68/43; el-Meâric 70/44; Abese 80/40-41). Önceki kavimlerden ilâhî emirleri inkâr edenlerin karşılaştığı belâ ve musibetlerle (Yûnus 10/73; el-Kasas 28/46-47; el-Kamer 54/33-34; Nûh 71/1) Resûl-i Ekrem'in davetine karşı direnen müşriklerin bu dünyada çarptırılacağı cezaların hatırlatılması da (Fussılet 41/13; el-Ahkāf 46/21; el-Kamer 54/36) bir diğer inzâr vasıtası olarak kabul edilebilir.

Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi

BİZE ULAŞIN
SON DAKİKA