Garp Ocakları Nedir?

Osmanlı Devleti'nin 1517'de Mısır'ın fethinden sonra İfrîkıye ve Mağrib olarak adlandırılan Kuzey Afrika'da hâkimiyet kurması, Doğu Akdeniz'deki bölgelerinin güvenliğini sağlama isteğinin ve Akdeniz'de hıristiyan Avrupa devletleriyle siyasî, ticarî ve dinî rekabetlerinin sonucudur. Garp ocaklarının fethiyle Batı Akdeniz'de Osmanlı hâkimiyeti kurulmuştur. Kuzey Afrika kıyılarındaki küçük müslüman devletler arasında görülen rekabet ve siyasî parçalanmalar, XVI. yüzyıl başlarında batıdan İspanyollar ve Portekizliler'in, doğudan Osmanlılar'ın bölgeye nüfuz etmelerine zemin hazırlamıştır. Böylece İfrîkıye ve Mağrib'de İspanyol-Osmanlı nüfuz mücadelesi sonunda Cezayir, Tunus ve Trablusgarp Türk hâkimiyetine geçmiş ve Akdeniz'de üstünlük mücadelesini Osmanlılar kazanmıştır. Türk denizcisi Oruç Reis sayesinde ilk defa 1516'da Cezayir'e giren Osmanlılar, İspanyollar'ı buradan çıkardıktan sonra 1551'de Trablusgarp'ı ve 1574'te Tunus'u kesin olarak ele geçirdiler. Cezayir 1516-1830, Tunus 1574-1881, Trablusgarp 1551-1912 yılları arasında Osmanlı idaresinde kalmıştır. Oruç Reis ve Hızır Reis (Barbaros Hayreddin Paşa) Cezayir'in, Koca Sinan Paşa ile Kılıç (Uluç) Ali Paşa Tunus'un, Turgut Reis ise Trablusgarp'ın fâtihleridir.

Garp ocakları hakkında Avrupa kaynaklarında ve resmî yazışmalarında "niyâbet, emâret, cumhuriyet, krallık, barbar devletleri, barbar nâiblikleri" gibi anlamlara gelen "régence, regency, barbary regencies, states of barbary, états barbaresques, régence de Tunisie, régence de Tripoli, royaume d'Alger" gibi adlandırmalar geçmektedir. Merkezden uzaklıkları sebebiyle zamanla yöneticilerin iç işlerinde yarı müstakil durumda geniş yetkilere sahip olmaları, idarecilerin seçimle iş başına getirilmesi, yarı bağımsız yönetimleri bu gibi adlandırmalarda etkili olmuştur. Osmanlı kaynaklarında ise "beylerbeyilik", XIX. yüzyılın Osmanlı belgelerinde ve özellikle Hariciye Nezâreti'nin siyasî yazışmalarında Batı tesirleriyle "niyâbet, emâret" terimleri kullanılmıştır. Ayrıca "Tunus emâreti, Tunus niyâbet-i saltanatı, Cezayir beylerbeyi, Cezâyir-i Garb Ocağı mîrimîranı, Tunus valisi" gibi unvanlara da rastlanır.

Garp ocaklarının en önemlisi ve en muteberi Cezayir'di. Burada Osmanlı hâkimiyetinin kurulması, başlangıçta kardeş iki Türk denizcisi Oruç ve Hızır reislerin özel girişimleriyle olmuştu. Endülüs müslümanlarına karşı gerçekleştirdikleri yeniden fetih siyasetini Kuzey Afrika kıyılarına yaymak isteyen, 1505-1510 arasında Mersalkebîr, Vehrân (Oran), Cicelli, Bicâye, Tilimsân gibi şehirleri ele geçiren İspanyollar'a karşı Cerbe adasını üs tutmuş olan Oruç ve Hızır reisler Cezayirli müslümanların da istekleriyle mücadeleye girişmişlerdi. 1525'te Cezayir'in kesin olarak zaptından sonra Cezayir ve Cicelli sultanı ilân edilen Hızır Reis'in Yavuz Sultan Selim'e bağlılık bildirmesi, doğrudan Osmanlı hükümet merkezinin bu bölgeye yönelik ilk resmî ve fiilî siyasetinin başlangıcını oluşturmaktadır. Nitekim Cezâyir-i Garb padişahın ülkesi olarak ilân edilmiş, Hızır Reis de Cezayir hâkimi olarak tanınmıştı. 2000 asker ve topçu kuvveti gönderilerek Anadolu'dan gerektiği kadar gönüllü asker yazma müsaadesi verilmiş, hutbe Osmanlı sultanı adına okunmaya başlanmıştı. 1534'te Hızır Reis Cezâyir-i Bahr-i Sefîd beylerbeyisi ve kaptanpaşa olarak tayin edilince doğrudan Osmanlı idaresi kurulmuş oldu. Kıyıda sadece Vehrân (1792'ye kadar) ve Mersalkebîr gibi birkaç liman İspanyollar'da kaldı.

Akdeniz hâkimiyeti için önemli bir stratejik mevkiye sahip bulunan ve Malta, Sicilya, Tunus üçgeninin bir ucunu teşkil eden Tunus'un ilk fethi 1534'te yine Barbaros Hayreddin Paşa tarafından gerçekleştirildi. Ancak 1535'te, İspanya tacına da sahip olan Habsburg İmparatoru V. Karl (Charles Quint) bir donanma ile Tunus'u ele geçirerek Türkler'le mücadeleyi şiddetlendirdi. 1568 yılında Cezâyir-i Garb beylerbeyi tayin edilen Kılıç Ali Paşa doğuya önem verdi. 1569'da yaptığı bir seferle Tunus Limanı'na hâkim Halkulvâdî (Gulet) hariç Tunus şehrini ve kalesini zaptetti. Ancak 1573 yılında İnebahtı (Lepanto) Deniz Savaşı galibi Don Juan d'Autriche Tunus şehrini ve kalesini geri aldı. 1574'te Yemen fâtihi Koca Sinan Paşa kara kuvvetleri ve Kaptanıderyâ Kılıç Ali Paşa deniz kuvvetleriyle Tunus şehrini ve diğer şehirleri ele geçirdiler. Hafsîler hânedanı sona erdi. Halkulvâdî tahrip edildi. Haydar Paşa'nın yönetiminde bir teşkilât kuruldu. Ülkenin korunması için 100 odada 4000 kişilik yeniçeri birliği bırakıldı.

Garp ocakları içinde en doğuda ve devletin merkezine en yakın olan Trablusgarp eyaleti Tunus'tan önce fethedilmişti. Trablusgarp şehri 1510'da İspanyol kumandanı Pedro Navarro tarafından ele geçirildi ve 1530'da Malta şövalyelerine verildi. 1545-1546'da Trablusgarplılar Türkler'den yardım isteyince Murad Paşa onların yardımına koştu. Trablusgarp'a, Sinan Paşa'nın kaptanıderyâlığında meşhur denizci Turgut Reis'in teşvikleriyle 1551'de Malta şövalyelerinin buradan kovulması ile hâkim olundu. Turgut Reis Trablusgarp beylerbeyi tayin edildi. Manastır, Kayrevan, Sûs, Kafsa, Mehdiye gibi Tunus'un güney şehirleri o tarihte Trablusgarp eyaletinin sınırları içindeydi. 1574'te Tunus'un fethinden sonra bu bölgelerin aidiyeti iki eyalet arasında bazı anlaşmazlıklara yol açmıştır.

Garp ocaklarının idaresi imparatorluğun diğer eyaletlerine göre farklı olmuştur. Bunlar sâlyâneli ve müstesna eyaletlerdi. İdarî bakımdan olduğu kadar vergi yükümlülükleri yönünden de farklı uygulamaya tâbi idiler. Coğrafî bakımdan merkeze uzaklıkları, bulundukları özel şartlar, halkının kısmen göçebe ve aşiretler halinde olması, mezhep farklılıkları (halk ve göçebeler Mâlikî, Osmanlı yönetici ve askerleri Hanefî), hıristiyan ülkelerle savaş durumu bunda rol oynayan unsurlardı. Birer beylerbeyi tarafından idare edilen Tunus, Trablusgarp ve Cezayir'de timar sistemi uygulanmamaktaydı. Fetihten sonra her beylerbeyilikte yeniçerilerden belli sayıda muhafız gücü görevlendirildi. Bunlar Garp ocaklarının ilk askerî nüvesini teşkil ettiler. Ayrıca deniz savaşları ve kıyıların güvenliğini sağlamak, dâimî deniz seferlerinde bulunmak üzere denizci leventlerden oluşan ve "reis taifesi" denen kaptanların kumandasında güçlü donanmalar kuruldu. Garp ocaklarının donanmaları Akdeniz'de en büyük deniz savaşlarını ve gazâlarını gerçekleştirdiler.

Ocakların idaresinde paşa divanı, yeniçeri ağasının başkanlığında ağa veya yeniçeri divanı önemli görevler yapardı. Öte yandan çeşitli esnaf teşekkülleri ve onların eminleri vardı. Zamanla beylerbeyilerin idaresi zayıfladı. Yeniçeriler, reis taifesi, dayı ve bey denilen yeni bazı görevliler güç kazandı. Bunlar siyasî otoriteyi ele geçirdiler. Garp ocaklarında yönetim bakımından zamanla farklılıklar meydana geldi. Askerî güçlerin klasik beylerbeyilik sistemini sona erdirmeleri sırasındaki iktidar mücadeleleri idarî zaafa yol açtı.

Garp ocaklarının en büyük faaliyetleri korsanlık ve deniz ticaretiydi. Bu sayede özellikle XVI ve XVII. yüzyıllarda zenginleştiler. Bu zenginlik şehirlerde kendini gösterdi; şehirler gelişti, imar faaliyetleri arttı, kültürel ilerleme sağlandı. Zamanla korsanlık gelirlerinin azalması, Avrupa devletleri ve donanmalarının Akdeniz'de etkilerinin artması sonucunda ocaklar yeni dünya siyasetine uyum sağlayamadılar. Korkusuz bazı denizciler Sebte (Ceuta) Boğazı'nı aşarak Atlas Okyanusu'na çıktılar. İngiltere, Danimarka, İzlanda kıyılarına, bazı adalara seferler yaptılar. Menkıbeleri leventler ve halk arasında dilden dile dolaştı. XVI. yüzyılda Küçük Murad Reis, XVIII. yüzyılda ise Reis Hamidu bunların en meşhurlarıdır.

Garp ocaklarında 300 yıldan fazla süren Osmanlı hâkimiyeti döneminde Osmanlı uygarlığının siyasî, kültürel, askerî ve ekonomik özellikleri bu ülkelerde yayıldı ve her alanda önemli gelişmeler sağlandı. Garp ocaklarının halkı genellikle Arap ve Berberi asıllıydı. Bunlara XV. yüzyılın sonlarında ve XVI. yüzyılda İspanya'dan göçe zorlanan Endülüslü müslümanlar ve yahudiler katıldılar. Endülüslü müslümanlar yeni bir medeniyet anlayışı getirirken Türk fâtihler de idareci, asker, din adamı olarak etkilerini gösterdiler. XVIII. yüzyılda kurulmaya başlayan Avrupalı devletlerin kolonileri XIX. yüzyılda arttı. Genellikle İspanyollar, Fransızlar, Maltalılar ve İtalyanlar hıristiyan kolonisini teşkil ederler ve ticaretle uğraşırlardı.

Garp ocaklarının askerî gücünü başlangıçta, iki üç yılda bir değiştirilmek üzere merkezden gönderilen yeniçeriler ve leventler oluştururdu. Burada merkezdeki Yeniçeri Ocağı'na benzer askerî ocaklar kuruldu. Zamanla merkezden yeniçeri gönderme işi durdu. Yavuz Sultan Selim'in fermanına dayanılarak her ocağın ihtiyacına göre Anadolu'dan, Rumeli'den, adalardan yeni asker yazma ve bunları Garp ocaklarına getirterek yetiştirme usulü ortaya çıktı. Çünkü savaşlarda verilen büyük kayıplar asker ihtiyacını arttırdı. Garp ocaklarının asker ihtiyacını gidermek için esirlerden de faydalanıldı. İslâmiyet'i kabul eden bu esirlerden geniş ölçüde asker alınmakla birlikte bunda pek başarı sağlanamadı. Yine de Anadolu ve adalardan getirilen Türkler'den istifade edildi. Ayrıca Garp ocaklarında merkezdeki Yeniçeri ocaklarının aksine Türk menşeli olanların devşirilmesine özel bir önem verildi. Devşirilen askerlerin çoğunluğu Anadolu'nun kıyı şeridinden Türk çocuklarıydı. Leventler de böyleydi. Bunların Garp ocaklarına taşınması için yabancı gemilerin kira ile tutulduğu bilinmektedir. Askerî ocaklarda disiplin sıkı olup yeteneği olan her asker en üst makama kadar çıkabilirdi. Bugün Cezayir, Tunus ve Libya arşivlerinde mevcut asker tahrir ve maaş defterlerinde ve askerî kışla odalarında Bayındırlı, Kazdağlı, İzmirli, Tokatlı, Karamanlı, Sinoplu, Rodoslu, Manisalı, Karslı vb. askerlerin menşelerini bildiren kayıtlar bulunmaktadır. Bazı yöneticilerin isimleri de (İbrâhim Rodosî, Mehmed Laz, Menteşeli gibi) onların menşeini göstermektedir. Cezayir Beylik Arşivi'ndeki "Defter-i Teşrîfât"ta Cezayir Yeniçeri Ocağı'nın idaresi ve çalışmaları en ince ayrıntılarına kadar kaydedilmiştir. Bunun Fransızca neşri de yapılmıştır (A. Devoulx, Tachrifat, Cezayir 1853).

Garp ocaklarına asker devşirilmesi bazan her yıl, bazan da ihtiyaca göre birkaç yılda bir yapılırdı. Bilhassa İzmir'de Cezayir Hanı'ndaki Ocak kâhyaları bu işle görevliydiler. Ocağa katılmak, asker veya levent olmak birçok gencin hayal ettiği şerefli bir meslekti. Yeniçeriler şehir korumasında, vergi toplamada, ayaklanmaları bastırmada ve ülkeyi korumada görev alırlardı. Yeniçeriler ve leventlerin yerli kadınlarla evlenmesinden doğan ve "kuloğulları" denilen nesil Garp ocaklarında sosyal bir tabaka olarak temayüz etti. Kuloğulları sosyal hayatın birçok alanında etkili hizmetlerde bulundular. Garp ocaklarında askerlerin evlenmesi genelde tasvip edilmezdi. Evlenen asker kışlada kalamaz ve bekârlara her gün verilen dört somun ekmek hakkını kaybederdi. Ayrıca evlenen kişinin yükselme şansı azalırdı. Özellikle Cezayir'de yönetimin ocağın dışına çıkmaması için son derece dikkatli davranılırdı. Cezayir'de kuloğullarının merkezî idareyi ele geçirme teşebbüsleri başarısız kalmıştır. Buna karşılık Tunus ve Trablusgarp'ta kuloğulları daha yüksek mevkilere çıkabildiler, hatta mahallî hânedanlar kurup ülkeyi yönettiler. Cezayir'de Fransız işgaline karşı 1830-1837 yıllarında savaşan Konstantin Beyi Ahmed Bey bir kuloğluydu. Garp ocaklarını istilâ eden sömürgeci devletlerin siyaseti sonucu Anadolu ile bağlarının kesilmesi sebebiyle Cezayir ve Tunus'taki kuloğulları Türklük'lerini unuttular. Garp ocaklarında çeşitli tarihlerde farklı sayıda Türk askerî gücü bulunmuştur. Tahminlere göre bu sayı Cezayir'de 15-20.000, Tunus'ta 6-8000, Trablusgarp'ta 6000 civarındaydı. Ocakların disiplini ve güçlü yönetimi Osmanlı hâkimiyetinin devamlılığını sağlamıştır. 1830'da Fransa'nın Cezayir'i işgali üzerine bekâr yeniçeriler gemilerle Anadolu'ya ve adalara, İzmir ve Girit'e gönderilmiştir.

Tunus ve Trablusgarp'ta XVIII. yüzyılın başından itibaren birer mahallî hânedan kurulduğu halde Cezayir'de 1671'den itibaren seçimle iş başına gelen ve tayinleri İstanbul'ca onaylanan dayılar iktidara sahip çıktılar. 1705'ten itibaren Tunus'a Hüseynîler, 1711'den sonra Trablusgarp'a Karamanlı aileleri hâkim oldu.

Garp ocaklarının en önemli güçlerinden birini kuvvetli donanmaları teşkil ederdi. En büyük donanmaya sahip olan Cezayir'di. Denizciler sahil kesimlerinde ve limanlarda oturur, yeniçerilere karışmaz, ayrı bir ocak halinde mesleklerini icra ederlerdi. Garp ocaklarının donanmaları Osmanlı donanmasının bir parçasından ibaretti. Bunlar kaptan-ı deryâya bağlı idiler. Akdeniz'deki savaşlarda her ocak kendi imkânları ölçüsünde donanma-yı hümâyuna katılır ve gazâ ederdi. Bu durum XIX. yüzyılın sonlarına kadar sürmüştür. Tunus, Cezayir donanmaları 1827 Navarin Savaşı'na katıldı. Garp ocakları daima hıristiyan donanmalarının hücumuna mâruz bulunduklarından güçlü donanma tertibine önem vermişlerdir.

Osmanlı padişahının hâkimiyeti Garp ocaklarında her zaman geçerli idi ve sultan aynı zamanda halife olarak bütün müslümanlar nezdinde itibar sahibiydi. Hutbe Osmanlı sultanı adına okunur, paralar onun namına basılırdı. Beylerbeyi veya paşalar, daha sonra da dayılar sadece bu eyaletlerin yöneticileri değil aynı zamanda oralarda sultanın temsilcileri idiler. Beylerbeyi veya dayı sivil ve askerî yöneticilerin başıydı. Garp ocaklarının yöneticileri fermanla tayin edilir ve görevleri yenilendikçe ibkā veya takrir (mukarrernâme) fermanı gönderilirdi. Her eyalet belli bir vergi öderdi. Zamanla bu vergi hediye şekline dönüştü. Eyalete beylerbeyi, bey veya dayı tayinlerinde İstanbul'a sultana hediyeler sunulur, kendilerine de karşılığı gönderilirdi. Savaş zamanlarında Garp ocaklarının donanmaları ve ihtiyaca göre kara kuvvetleri Osmanlı ordusu yanında yer alırdı. Ancak bunlar bağımsız hareket etmekte ve antlaşma yapmakta serbesttiler. Garp ocakları valilerinin İstanbul'da Dîvân-ı Hümâyun veya Bâbıâli nezdinde "kapı kethüdâsı" yahut "kapı ağası" denilen idarî temsilcileri bulunur, aradaki irtibat bu görevlilerle sağlanırdı. Bunlar Osmanlı Devleti tarafından tayin edilmiş birer memur olup maaşlarını Cezayir, Tunus, Trablusgarp eyaletinden alırlardı. Sadece idarî meseleleri çözmeye çalışan bu temsilcilerin diplomatik bir rolü yoktu.

Garp ocaklarının halkı Mâlikî mezhebine mensuptu. Hanefî mezhebi IX. yüzyılda Kayrevan'da siyasî seçkin tabaka tarafından kabul edilmiş ve yayılmıştı. Osmanlılar'ın Kuzey Afrika eyaletlerine gelişleriyle birlikte dinî bakımdan Hanefîlik resmen ön sıraya geçti. Osmanlı askerleri, bürokratları ve ulemâ sınıfı Hanefî mezhebine mensuptular. İslâmiyet'i kabul edenler hıristiyansa doğrudan Hanefî mezhebine giriyor, ihtida eden yahudiler ise mecburi olarak Mâlikî oluyordu. Garp ocakları halkından da Hanefî mezhebine geçenler olmuştur. Hanefîler ihtiyaçlarına göre cami, medrese ve vakıflar tesis ettiler. Tunus'ta Hüseynîler döneminde Hanefî ve Mâlikî müftüleri en yüksek dinî ve kazâî otoriteler olup Hanefî müftüsü "şeyhülislâm" adıyla protokolda daha ilerideydi. Burada Hanefî ve Mâlikî mahkemeleri de kurulmuştu.

Garp ocaklarının arazisi geniş olduğundan kıyıların dışında asayiş ve güvenliğin sağlanması önemli bir husustu. Türkler bunu temin etmek için Mehâzin denilen bazı imtiyazlı kabileleri vergiden muaf tutarak vergi mükellefi kabileleri itaat altında bulundurdular. Bu arada kabileler arası çekişmelerden de faydalandılar. Halk üzerinde dinî etkileri olan Murâbıtlar'la iyi geçindiler ve onlara saygı gösterdiler. Göçebe kabilelerden vergi toplamak zor olduğundan her yıl ilkbahar ve sonbaharda askerî birlikler vergi toplamaya gönderilirdi. Vergi amacıyla ülke içlerine ve özellikle çöle ve göçebe kabileleri arasına yapılan bu önemli seferler "mahalle" veya "mahalle-i mansûre" adıyla anılırdı.

Arapça yaygın dil olmakla beraber Garp ocaklarında siyasî alanda Türkçe önem kazandı. İstanbul ile yazışmalar Türkçe yapılıyordu. 1629'da Tunus'taki Fransız konsolosu ülkesinden mesajların Türkçe gönderilmesini istiyor, bu takdirde saygı ile karşılanacağını belirtiyordu. Garp ocaklarının yabancı devletlerle yaptıkları antlaşmalar da Türkçe kaleme alınıyordu. Bu durum XIX. yüzyıl başlarına kadar sürdü. Fransa ve Tunus arasında Türkçe akdedilen son antlaşmalar Mayıs ve Kasım 1824 tarihlidir. Tunus ve İngiltere arasında son Türkçe antlaşma ise 1816 yılında yapıldı. Tunus'ta Ahmed Paşa'dan itibaren İstanbul ile yazışmalarda Arapça kullanılmaya başlandı (1838). Osmanlı başşehrinde bu konu üzerinde fazla durulmadıysa da Tunus'ta bağımsızlığa giden bir unsur olarak değerlendirildi. Esasen daha önce de İstanbul'a özellikle "mazhar" tarzında belgelerin Arapça gönderildiği bilinmektedir.

Türkçe askerî ocakların maaş defterlerinde, asker alımı kayıtlarında, vakıflarda ve günlük hayatta çeşitli sanat ve meslek dallarında geniş ölçüde hâkimdi. Yönetim ve askerlikten yemek kültürüne kadar geniş bir çerçevede Osmanlı medeniyetinin tesirleri günümüze kadar sürmüştür. "Bey" ve "dayı" gibi kelimeler, Tunus ve Cezayir'in yöneticilerini ifade eden terimler olarak siyasî literatüre geçmiştir.

Garp ocaklarında özellikle yeniçeriler ve denizciler arasında birçok halk şairi yetişmiştir. Akdeniz'de, Cezayir ve Tunus'ta birçok kahramanlık destanlarını Türk halk şairleri şiirlerinde terennüm etmişler ve günümüze zengin bir edebiyat ürünü bırakmışlardır. Mağribli halk şairlerinin eserlerinde fetih ve mücadele dönemlerinin şevkini, son dönemin hezimet ve çözülme tarihine ait safhaların çeşitli cephelerini ve hüznünü bulmak mümkündür. Devlete, iradeye, bilgiye, teşkilâta, cesarete, feragate, ahlâk ve imana bağlı birçok değerler bu eserlerde yer alır. Çırpanlı, Gedâ Muslu, Benli Ali, Kara Hamza, Nakdî, Mağriblioğlu, Kuloğlu, Derviş Ali gibi isimler bunların en tanınmışlarıdır. Bu edebî ürünlerde vatan hasreti geniş olarak yer alır.

Bu dönemde resmî kayıtlar, sultanların fermanları, antlaşma metinleri, elde edilen ganimetler, vergilere dair kayıtlar arşivlerde titizlikle korundu. Garp ocakları zamanında yapılan yazışmalardan, mahallî yönetim ve askerî ocakların iâşe, ibâte, maaş ve asker alımıyla ilgili birçok Türkçe kayıtları ihtiva eden belge ve defterler günümüzde Cezayir, Tunus ve Libya Devlet arşivlerinin önemli bölümlerini oluşturmaktadır. Tunus'taki Türkçe belgelerin katalogu Fransız Türkologu R. Mantran tarafından yayımlandığı gibi (Inventaire des documents d'archives turcs au Dar al-Bey, Paris 1961), Cezayir Millî Arşivi'ndeki Türkçe ve Arapça defterlerin envanteri de Tunuslu tarihçi Abdülcelîl Temîmî'nin gayretiyle ilim âlemine sunulmuştur (Sommaire des registres arabes et turcs d'Alger, Tunis 1979). Garp eyaletlerinin Osmanlı dönemi tarihi için Osmanlı arşivleri yanında Kuzey Afrika ülkelerinin arşivlerinin, Türkçe ve Arapça belgelerin titizlikle araştırılması gerekmektedir. Garp ocakları döneminde bu bölgelerde birer arşivin teşekkül etmesi, zamanın ve istilâcı devletlerin şuurlu tahriplerine rağmen bazı tarihî kaynakların günümüze kadar ulaşabilmesi Osmanlı döneminde düzenli işleyen bürokratik sistemin bir sonucudur.

Garp eyaletlerinde Osmanlı bürokrat, ulemâ ve müderrislerinin yazdıkları bazı Türkçe eserler bugün Cezayir, Tunus, Libya Millî kütüphanelerinde bulunmaktadır. Bu eserler, Türkçe'nin Garp ocaklarında yayılma sürecinin ve aşamalarının delilleridir (Şeker, Dokuz Eylül Üniversitesi İlâhiyat Fakültesi Dergisi, II [1985], s. 105-122).

Garp ocaklarının elden çıkmasından sonra Tunus, Cezayir ve Trablusgarp'tan birçok Türk, kuloğlu ve müslüman Arap diğer Osmanlı ülkelerine göç etmiştir. Özellikle Cezayirliler ve Tunuslular İstanbul, Şam, Beyrut, Kahire, İskenderiye, Yafa, Akkâ gibi şehirlerde büyük göçmen kolonileri teşkil ettiler. Fransa ve İtalya yönetimleri bu göçlerle uğraşmak zorunda kalmıştır. Siyasî ve askerî kadrolardan birçok önemli şahsiyet Osmanlı merkezine giderek ülkelerinin geleceği ve istilâcılar hakkında görüş bildirmiş ve çözüm yolları aramıştır. Bu vatan severlerin bir kısmı devlet hizmetinde istihdam edilmiştir (Bardin, tür.yer.).

Türk hâkimiyeti devrinin Kuzey Afrika eyaletleri için ilerleme ve teşkilâtlanma açısından "karanlık" bir dönem olduğu yolundaki iddialar isabetli değildir. Türkler bu ülkelere istilâcı ve kültürlerini empoze edici bir siyasetle gitmedikleri gibi yerli yönetimlere idarî özerklik tanımışlar, mahallî kültürün gelişmesine yardımcı olmuşlardır. İslâmiyet her iki unsuru birbirine kaynaştırıcı bir rol oynamış, karşılıklı etkilenme sonucu Türk askerlerinin, bürokrat, din adamı ve tüccarlarının sayesinde Garp ocaklarında Türk kültürü yayılmıştır. Bugün Kuzey Afrika Türk sanatından ve etkisinden söz edilebilmektedir. Türkler cami, çeşme, medrese, kışla, köprü, hastahane, su yolu, tersane, darphâne, kütüphane gibi hayır müesseselerini Garp ocaklarının çeşitli şehirlerinde inşa etmişlerdir. Vehrân'da Hasan Camii, Cezayir'de Keçova Camii, Tunus'ta Yûsuf Dayı ve Hammûde Paşa camileri, Trablusgarp'ta Ahmed Paşa ve Turgut Paşa camileri bunların en önemlileridir. Tunus'ta Osman Dayı, Yûsuf Dayı ve Ali Paşa büyük kütüphane kurucuları olarak şöhret kazanmışlardır. Mezar taşlarından kale, hisar, çeşme kitâbelerine kadar binlerce tarihî belge Garp ocaklarında Türk medeniyetinin zenginliğini ortaya koyar. Müzik, giyim ve yemek kültüründe de Türkler'in geniş etkisi olmuştur.

Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi

BİZE ULAŞIN
BİZE ULAŞIN