Müridler, tek başlarına yaptıkları bütün zikirleri kendi işitecekleri kadar yüksek sesle (cehrî) yaparlar. Toplu zikir ise hem oturarak (kuûdî) hem ayakta (kıyâmî) yapılmaktadır (bu zikrin İstanbul'da icra edilen şekli Ömer Tuğrul İnançer tarafından ayrıntılı biçimde kaydedilmiştir; bk. DBİst.A, VI, 330-331). Zikir meclislerinde genellikle Ahmed er-Rifâî'nin tertip ettiği evrâd ve ahzâbdan bir bölümü (sekizinci hizip) okunmaktadır. Ayrıca bazı gün ve gecelerde zikir sırasında "burhan" denilen kerametlerin izharı da söz konusudur. İsm-i celâl zikrinin hızlandığı bir sırada zikri yöneten şeyh kılıç, şiş, tığ, topuz gibi aletleri zikir yapan dervişler arasından seçtiği kimselerin yanak, karın, gırtlak, göz çukuru ucu gibi vücudun değişik yerlerine saplar. Dervişler vücutlarına saplanmış aleti elleriyle tutarken zikre devam ederler. Bunun yanı sıra şeyh yassı bir kaşık biçimindeki "gül" denilen, ateşte akkor haline getirilmiş demiri yalar veya dervişlerin belden yukarı çıplak bedenlerine temas ettirir. Bu tür gösteriler arasında ateşe girme, zehir içme, vahşi hayvanlarla oynama, ağızda cam parçalarını çiğneme gibi uygulamalar da zikredilebilir. Bu gösterilerle Allah dilemedikçe ateşin yakmasının, kesici aletlerin kesmesinin, yırtıcı hayvanların zarar vermesinin mümkün olmayacağı deliliyle ispatlanmak istenmekte, ayrıca bu yolla inkârcıların hidayete ermesi hedeflenmektedir.
Ahmed er-Rifâî'ye göre velâyet yolunda olan insanlarda bu hallerin meydana gelmesi mümkün olmakla birlikte bunlar o aşamada kemal alâmeti olmadığından önemsenmemelidir. Rifâî'den bahseden ilk kaynaklarda bu tür olaylara yer verilmemiş, ancak ona bağlı olarak devam eden silsilelerde bu uygulamalar tarikatın belirleyici niteliği haline gelmiştir. Bununla birlikte Ahmed er-Rifâî'ye nisbet edilen, "Eğer bir ateşe ismim anılacak olsa asla alev alev yanmaz"; "Ateşin alevleri yükseldiği esnada zikredince mahlûkatın rabbinin izniyle alevler benim için sakinleşir"; "Rabbim bana dedi ki: Sen yırtıcı hayvanlar üzerinde büyük bir hükme sahipsin" şeklindeki ifadelerden hareketle (Kenan Rifâî, s. 179-181, 228) onun esasen bu tür kerametlere sahip olduğu, ondaki potansiyel gücün daha sonra halifelerinde zuhur ettiği ileri sürülmektedir. Nitekim Ahmed er-Rifâî'nin irşad faaliyeti için İskenderiye'ye gönderdiği Ebü'l-Feth el-Vâsıtî'nin halifesi Abdüsselâm el-Kalîbî'nin (el-Kuleybî) yanan bir ateşin içine girerek sönünceye kadar durduğu, Rifâî'nin torunu İbrâhim el-A'zeb'in aslan, yılan gibi vahşi hayvanlarla ve ateşle oynadığı belirtilmekte, Rifâî'nin diğer bir torunu İzzeddin Ahmed es-Sayyâd'ın bu tür olayları Allah'ın bir lutfu olarak değerlendirdiği görülmektedir.
M. Fuad Köprülü'nün bu uygulamaları Abbâsî Devleti'nin Moğollar tarafından yıkılmasından sonra şamanist tesirlerle ortaya çıkan olaylar olarak değerlendirmesi (L'influance du Chamanisme turco-mongol sur les ordres mystiques musulmans, s. 12-13) isabetli bir yaklaşım değildir. Zira Moğollar'ın gelmesinden önce de Rifâiyye mensuplarında bu uygulamaların varlığı bilinmektedir. Nitekim Bağdat Moğollar tarafından işgal edilmeden (656/1258) önce vefat etmiş olan Sıbt İbnü'l-Cevzî (ö. 654/1256) eserinde 578 (1182-83) yılı olaylarını anlatırken Rifâîler'de sözü edilen hallerin görüldüğünü kaydetmektedir (Mirʾâtü'z-zamân, s. 370-371). Öte yandan bu tür haller Şamanizm tesiriyle ortaya çıkmış olsaydı aynı hallerin o dönemde diğer tarikat mensuplarında da görülmesi gerekirdi, halbuki diğer tarikatlarda bu tür uygulamalara rastlanmamaktadır.
Rifâiyye'de riyâzet ve halvet müridin mertebesine göre değişiklik gösterir. Dokuz çeşit riyâzetin dördü sâlikin çavuşluk mertebesine, beşi de nakiblik mertebesine gelmesinden sonra uygulanır. Şeyh, çavuşluk mertebesine yükseltilecek sâlike her namazın arkasından şartlarına riayet ederek ve anlamını hatırından çıkarmayarak en az 1000 defa kelime-i tevhid zikrini yerine getirmesini, bununla kalbi nurlanınca Allah ismiyle zikretmesini, ardından yine her namazdan sonra 2500'den az olmamak üzere şeyh tarafından belirlenecek miktarda en az üç ay ism-i celâl zikrine devam etmesini emreder. Bu zikir müridin kalbinde iyice yerleşip nuru yüzünde zâhir olunca onu çavuşluk mertebesine yükseltir. Daha sonra ona her biri belli sayıda günü kapsayan ve yine belli sayıda kendine mahsus zikirleri olan dört riyâzet yaptırır. Bu riyâzetlerin ardından mürid şeyhe mânevî bir işaret gelinceye kadar her gün 1000 adet "zü'l-celâli ve'l-ikrâm" zikrine devam eder ve sonunda nakiblik derecesine yükseltilir. Şeyh bu dereceyle ilgili gerekli işlemleri yerine getiren müride beş riyâzet daha yaptırır. Daha sonra günlük namazların peşinden belirlenen miktarda istigāse zikri denilen "lâ ilâhe illâ ente sübhâneke innî küntü mine'z-zâlimîn" (el-Enbiyâ 21/87) zikrine devam eder. Ardından şeyhi onu halife olacak nakibler için uygulanan kırk bir günlük tehzîb halvetine sokar. Halveti tamamlayan sâlik belli zikirleri de yerine getirdikten sonra kendisine hilâfet verilir. Hilâfet verilen müridlerin devam edeceği belli evrâd ve hizipler vardır. Rifâiyye'de ayrıca her yıl muharrem ayının on birinden itibaren yedi gün devam eden ve her güne mahsus belli sayıda zikirleri olan muharrem ayı halvetiyle bir i'tikâftan ibaret olan "halvet-i üsbûiyye" yapılmaktadır.
Rifâiyye tarikatında sünnet olduğu kabul edildiği için siyah taç tercih edilmiştir. Tarikatta kullanılan kendine has şekil ve nitelikteki bayrak (alem) ve sancak, nefse karşı yapılan büyük cihad ordusunda saf tutup sebat etmenin sembolleri olarak kabul edilir. Cuma günü müminin bayramı olduğundan o gün gerçekleştirilen zikir merasimlerinde def ve nevbet vurmak âdet haline getirilmiştir. Rifâiyye mensupları arasında XIX. yüzyıl ile XX. yüzyılın ilk çeyreğinde ünlü mûsikişinas ve zâkirbaşılar yetişmiştir. 700 kadar ilâhiyi notaya alıp bir koleksiyon hazırlayan Ali Rıza Şengel bunlardan biridir. Bu koleksiyonun büyük bölümü Abdülkadir Töre'nin koleksiyonuyla birleştirilerek dokuz cilt halinde yayımlanmıştır (Yusuf Ömürlü, Türk Mûsikîsi Klasiklerinden İlâhîler, İstanbul 1979-1996).
Rifâiyye'nin Kolları. Rifâiyye'nin şubesi veya kolları olarak anılan tarikatların birbirinden hangi hususlarda farklı olduğuna dair ilgili kaynaklarda bilgi verilmemektedir. Bundan hareketle kol isimlerinin çeşitli bölgelerde tarikatı temsil eden ya da yayılmasını sağlayan ilk şahsiyetlerden ileri geldiği, bu kolları seyrüsülûk esasları bakımından ana tarikattan ve birbirinden ayıran herhangi bir özelliğinin bulunmadığı söylenebilir. Nitekim ilk dönemlerden itibaren Rifâiyye'nin ana kolu veya en yaygın kolu olduğu anlaşılan Sayyâdîlik içindeki uygulamanın Ümmüabîde'de mevcut ana tarikattan pek farklı olmadığı görülmektedir (Tahralı, Ahmad al-Rifâî, s. 347).
1. Harîriyye. Ahmed er-Rifâî'nin kızından torunu Ebü'l-Hasan Ali el-Harîrî (ö. 620/1223) tarafından kurulmuştur (Harîrîzâde, I, vr. 288b-293a; Hüseyin Vassâf, I, 245). Harîrî Suriye'de Rifâîliği başlatan ilk şeyh olarak bilinir. Müridlerinden Ebû Muhammed Ali el-Harîrî b. Ebü'l-Hasan ile (ö. 645/1247) isim benzerliğinden dolayı bazı yazarlar bunlarla ilgili bilgileri birbirine karıştırmıştır (Tahralı, Ahmad al-Rifâî, s. 349-350). 2. Sayyâdiyye. Ahmed er-Rifâî'nin kızından diğer torunu İzzeddin Ahmed es-Sayyâd (ö. 670/1271) tarafından kurulmuştur (Harîrîzâde, II, vr. 58b, 261b; Hüseyin Vassâf, I, 243). Tarikatın en yaygın kolu olup Irak, Suriye, Mısır, Hicaz ve Yemen'de yayılmıştır. 3. İmâdiyye. Kaynaklarda Ahmed er-Rifâî'nin halifelerinden olduğu kaydedilen İmâdüddin el-Ekber'e nisbet edilmiştir (Harîrîzâde, II, vr. 60b; Hüseyin Vassâf, I, 245). 4. Keyyâliyye. Ümmüabîde köyünde doğan İsmâil el-Meczûb el-Keyyâl tarafından kurulmuştur (Harîrîzâde, III, vr. 93b-95a; Hüseyin Vassâf, I, 244-245). Şeyh İsmâil, Moğollar'ın 656'da (1258) Irak'a girişinden sonra memleketinden ayrılıp Halep'e gitmiş ve ölümüne kadar orada faaliyet göstermiştir. Bazı kaynaklarda Keyyâliyye'nin kurucusu ile İsmâil el-Keyyâl b. İbrâhim el-Belhî (ö. 900/1495 civarında) birbirine karıştırılmıştır (Tahralı, Ahmad al-Rifâî, s. 351). 5. Cendeliyye. Şam yakınlarında Menîn'de türbesi bulunan Cendel b. Muhammed er-Rifâî (ö. 675/1276) tarafından kurulmuştur (Harîrîzâde, II, vr. 60a-b; Ahmed b. Muhammed el-Veterî, s. 107; Hüseyin Vassâf, I, 245). 6. Dîrîniyye. Azîziyye olarak da bilinir. Ahmed er-Rifâî'nin İskenderiye'ye gönderdiği halifelerinden Ebü'l-Feth el-Vâsıtî'nin müridi Ebü'l-Feth el-Baltacî'nin halifesi Mısırlı Abdülazîz b. Ahmed ed-Dîrînî'ye (ö. 694/1295) nisbet edilmiştir (bk. DÎRÎNÎ). 7. Atâiyye. Kudüs civarında medfun bulunan Muhammed Atıyye er-Rifâî'ye (VII./XIII. yüzyıl) nisbet edilmiştir (Harîrîzâde, II, vr. 60b; Hüseyin Vassâf, I, 245). 8. Katnâniyye. Seyyid Hasan el-Katnânî'ye (ö. 747/1346) nisbet edilmiştir (Harîrîzâde, II, vr. 60b; III, vr. 73b-74b; Hüseyin Vassâf, I, 245). 9. Nûriyye. Nûreddin Habîbullah el-Hadîsî tarafından kurulmuştur (Harîrîzâde, III, vr. 212a; Hüseyin Vassâf, I, 245). 10. İzziyye. Ebü'l-Feyz Hüseyin el-İzzî el-Mısrî tarafından kurulmuştur (Harîrîzâde, II, vr. 58b-59a; Hüseyin Vassâf, I, 245). 11. Cebertiyye. İsmâil b. İbrâhim el-Cebertî'ye (ö. 806/1403) nisbet edilmiştir (bk. CEBERTÎ, İsmâil b. İbrâhim). 12. Fenâriyye. Antakyalı Şeyh Abdurrahman b. Muhammed el-Hanefî'den hilâfet alan Molla Fenârî'ye (ö. 834/1431) nisbet edilmiştir (Kemal b. Ahmed Ahlatî, vr. 17a-21b; Harîrîzâde, II, vr. 59a; Hüseyin Vassâf, I, 245). 13. Îseviyye. Muhammed b. Îsâ (ö. 930/1524) tarafından Mağrib'de kurulmuştur (EI2 [İng.], VIII, 526). 14. Şa'râniyye. Abdülvehhâb eş-Şa'rânî'ye (ö. 973/1565) nisbet edilmiştir (bk. ŞA'RÂNÎ, Abdülvehhâb b. Ahmed). 15. Burhâniyye. Burhâneddin İbrâhim b. Ömer b. Ali el-Alevî'ye nisbet edilmiştir (Harîrîzâde, II, vr. 59b; Hüseyin Vassâf, I, 245). Tibyân'da kaydedildiği şekliyle Burhâneddin İbrâhim'e biri Cemâleddin Abdülhamîd b. Abdurrahman el-Kûhî, diğeri Ebü'l-Abbas Ahmed b. İbrâhim el-Cebbâs vasıtasıyla iki farklı silsile ulaşmakta ve Burhâneddin İbrâhim iki ayrı kolun kurucusu olarak görülmektedir. 16. Fazliyye. Ahmed er-Rifâî'nin neslinden Hindistanlı sûfî Cemâleddin Muhammed b. Fazlullah el-Hindî el-Burhânpûrî'ye (ö. 1029/1620) nisbet edilmiştir (Harîrîzâde, III, vr. 31b-35a; Hüseyin Vassâf, I, 245). 17. Cemîliyye. Cemâleddin el-Irâkī'ye nisbet edilmiştir (Harîrîzâde, II, vr. 60b; Hüseyin Vassâf, I, 245). 18. Sebsebiyye. Süleyman es-Sebsebî'ye nisbet edilmiştir (Harîrîzâde, II, vr. 60b; Hüseyin Vassâf, I, 245). 19. Mahmûdiyye. Mahmûd ez-Zencî'ye nisbet edilmiştir (Harîrîzâde, II, vr. 60b). 20. Aclâniyye. Şam'da nakîbüleşraf olan Muhammed b. Aclân el-Hüseynî'ye nisbet edilmiştir (Harîrîzâde, II, vr. 60b; Hüseyin Vassâf, I, 245). 21. Mahdûmiyye. Mahdûm-ı Cihâniyân'a (ö. 785/1384) nisbet edilmiştir (Harîrîzâde, II, vr. 60b). 22. Ulvâniyye. Ahmed el-Ulvân'a nisbet edilmiştir (Hüseyin Vassâf, I, 246). 23. Ma'rûfiyye. Hüseyin Vassâf'ın Şeyh Ma'rûfî'ye nisbet ederek Ma'rûfiyye adıyla kaydettiği bu kol (Sefîne, I, 246), Şeyh Mehmed Maârifî (ö. 1279/1863) adına nisbet edilen Maârifiyye ile (Ma'rifiyye) aynı olmalıdır. XIX. yüzyılda ve XX. yüzyıl başlarında İstanbul'da Kartal, Kasımpaşa, Toygartepe'de ve Manisa şehrinde bu kola ait tekkeler olduğu bilinmektedir (bk. MÂRİFÎ TEKKESİ). 24. Vâsıtiyye. Hüseyin Vassâf sadece adını zikrettiği bu kol hakkında (Sefîne, I, 245) başka mâlûmat vermemiştir. Ancak isminden Ahmed er-Rifâî'nin Mısır'a gönderdiği halifesi Ebü'l-Feth el-Vâsıtî ile (ö. 632/1234-35) meydana gelen bir kol olduğu tahmin edilebilir. Nitekim Murtazâ ez-Zebîdî, Ebü'l-Feth el-Vâsıtî'den Zekeriyyâ el-Ensârî'ye kadar gelen bir silsile kaydetmiştir (ʿİḳd, s. 59).
Bu kollardan başka Mısır'da Bâziyye, Mâlikiyye, Hulûliyye adıyla kolların oluştuğu (İA, XII, 13-14), genellikle müstakil bir tarikat olarak değerlendirilen Bedeviyye'nin, kurucusu Ahmed el-Bedevî'nin mürşidlerinden Şeyh el-Berrî'nin silsilesinin Ahmed er-Rifâî'ye ulaşması sebebiyle Rifâiyye'nin bir kolu olarak da ele alındığı (DİA, V, 318), Halep şeyhü'ş-şüyûhu Zeynelâbidîn el-Cezerî'nin birkaç tarikatın yanı sıra Rifâiyye'den de hırka giydiği (Gazzî, II, 145), Zeyniyye tarikatının kurucusu Zeynüddin el-Hâfî'nin şeyhi Abdurrahman Şirsî, Rifâiyye'den de hilâfet aldığı için esasen Sühreverdiyye'nin bir kolu sayılan Zeyniyye'nin Rifâiyye'nin de kolu olduğu ve aynı zamanda Sühreverdiyye ile Rifâiyye'yi birleştirdiği (Harîrîzâde, II, vr. 59b-60a, 107b) kaydedilmektedir. Murtazâ ez-Zebîdî, Seyyid Abdurrahman b. Mustafa el-Ayderûs (ö. 1192/1778) vasıtasıyla kendisine ulaşan bir silsile kaydetmiştir
Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi