"Barış süreci" olarak adlandırılan girişimden, yeni vatandaşlık tanımına uzanan bir alanda yapılmaya çalışılanları "bölünmek" değil tam tersine "birleşmeye çalışma" çabaları olarak görmek gerekir

Yaklaşık kırk bin vatandaşımızın ölümüne yol açan düşük yoğunluklu iç savaşın sonlandırılması, vatandaşlık tanımının dayatmacı değil kapsayıcı olmasının sağlanması, tek tipleştirme yerine farklılıkları dışlamayan bir ortak tasavvur üretilmesi yolundaki girişimlere tepki olarak bir "Türk Sorunu" yaratılmaya çalışılması ironik ama şaşırtıcı değildir.
Uzun yılları ideokratik ve logokratik rejimler altında geçiren toplumun bir bölümünün kendisine yıllarca tek yönlü olarak iletilen söylemi tekrarlayarak zikredilen girişimlere "bölünüyoruz" tepkisi vermesi, söylem ve onun kutsallaştırılması aracılığıyla yaratılan "sanal gerçeklik"in otoriterliğin çözülmesi sonrasında da etkili olabildiğini göstermektedir.

Sanal birlik

Dağılan imparatorluğun ana parçalarından birisi üzerinde "bütün savaşları sona erdirecek Büyük Harb'in" mağrur galipleri tarafından kurulmak istenen düzeni reddeden bir direnişin gerçekleştirilmesi bir "birlik" tasavvuruna dayanmak zorundaydı. Bu aynı dönemde ayrılıkçı tasavvurların da üretilmediği anlamına gelmez. Ancak "birlik" tasavvuru onların varlığına karşılık çoğunluk tarafından benimsenmekle kalmamış, zor şartlar altında yürütülen bir direnişi de başarıya ulaştırmıştır.
Buna karşılık askerî zafer sonrasında bu tasavvur bir kenara bırakıldığı gibi, toplumu mevcut şartlar çerçevesinde yeniden örgütlemek yerine, onları hiç gözönüne almayarak, "olması gereken" merkezli bir toplumsal mühendislik projesi hayata geçirilmiştir.
Bunun neticesinde ise mevcut gerçeklik ile çatışarak onu kendisine dönüştürmeyi hedefleyen paralel bir "sanal gerçeklik" yaratılmıştır. Her türlü farklılığı reddeden bu sanal gerçeklik, tüm toplum üyelerini geliştirdiği "rol modelleri" üzerinden tek tipleştirmeye çalışarak, sadece söylem düzeyinde varolan "sanal" bir birlik yaratmıştır.
Farklılık taşıyanların ancak "değişerek," "rol modellerine benzeyerek," dolayısıyla "kendi olmaktan vazgeçerek" dahil olabildikleri bu sanal "birlik," herkesi kapsama hedefinden de taviz verme - yerek ciddî çatışmaların yaşanmasına neden olmuştur.
İdeokrasinin "kaynaşmış bir kitle" olarak resmettiği bu "birlik" sadece kâğıt üzerinde varolmuş, gerçekte ise toplum "kaynaşmamış" ama "kaynaşmadığını dile getiremeyen" bir kitle olarak yaşamını sürdürmüştür.
İdeokrasinin, logokrasiye evrilmesi bu alanda ciddî bir değişim getir - memiş, sanal gerçeklik 1989 öncesi Doğu Avrupa toplumlarında görüldüğü gibi söylem düzeyinde sürdürülmüştür.
Diğer bir ifadeyle herkes kralın çıplak olduğunu görmüş, ama kendisinin "harikulâde elbiseler giydiği"ni savunan "söylem"i tekrarlayarak onun sanal düzeyde sürdürülmesini sağlamıştır.
Söylemin bireysel düzeyde tekrarlanmasında zaaf müşahede edildiğinde ise onun farklı yollarla yeniden üretimiyle gündemde kalmasına çalışılmıştır.
Dağlara, meydanlara yazılar yazılması türünden uygulamaların "sanal gerçeklik"in hiç kimse inanmasa, söylem düzeyinde tekrarlamasa bile ortadan kalkmayacağını vurguladığı gözardı edilmemelidir.

Sanal birlik sürebilir mi?

Türkiye "sorunlu gerçeklik" ile "sanal ideallerin huzurlu dünyası" arasındaki derin uçurumu 1983 sonrasında artan bir ivme ile sorgulamaya başlamıştır. İdealler ve kuramsal yaklaşımlar ile gerçeklik arasında tam bir uyum görülmemesi olağandır. Bunlar arasındaki boşluk genellikle ideoloji ve söylem ile doldurulmaktadır. Büyük boşlukları kapatma işlemi ideal olarak totaliter/otoriter rejimler altında yürütülebilir.
Vesayetçi düzenler ise bunu gerçekleştirmenin asgarî gereğidir.
Rol modellerine benzeyerek dahil oldukları "birlik"in gerçek hayatta da varolduğunu zannedenlerden oluşan toplumsal azınlığın varsaydığının tersine Türkiye'de mevcut uçurum ideoloji ve söylem ile doldurulabilecek boyutta değildir. Bu açıdan toplumumuzda yaşanan durum 1989 öncesi Doğu Avrupa logokrasilerinin açmazını andırmaktadır.
Bunun yanı sıra Tek Parti rejimi altında Cumhuriyet ve Ulus gazeteleri aracılığıyla ve Takrir-i Sükûn desteğiyle gerçekleştirilebilen bir işlevin YouTube ve Google dünyasında, nispeten çoğulcu bir yapıda ifa edilemeyeceği de unutulmamalıdır.
Bu açıdan bakıldığında "sanal gerçeklik"in varsaydığı pek çok şey gibi "sanal birlik"te de yolun sonuna gelinmiştir. Dolayısıyla zikrettiğimiz gelişmelere verilen "bölünüyoruz" tepkisi gerçekte oldukça uzun bir süredir varolmayan bir birliğin sürdürülmesi talebidir.

Gerçek anlamda birleşme

Bu kralın varolmayan elbiselerinin yırtılmaya çalışıldığını iddia etme benzeri bir tepkidir. Ancak bu bizatihi birliğin anlamsız olduğu ve tesisine çalışılmaması gerektiği anlamına gelmez.
Türkiye sanal âlemden çıkarak yaşanan gerçeklik ve zamanın ruhuyla uyumlu, varolan toplumu örgütleyen bir birlik ve bunun olmazsa olmaz şartı olan ortak tasavvuru yaratmaya çalışmalıdır.
Toplumun mevcut özellikleri gözönüne alınarak, farklılıklar reddedilmeyerek yaratılacak katılımcı ve gönüllü bir birliğin çoğulcu yöntemlerle üretilmesi ve yasal çerçeveye kavuşturulması Türkiye'nin birinci meselesidir.
Herkesin "kendisi" olarak dahil olabileceği, gerçekle uyumlu bir birliğin sağlanmasının, yaşadığımız yoğun toplumsal çatışma ve fiilî iç savaş sonrasının aşırı kırılgan ortamında ne denli zor olacağı ortadadır. 1922 sonrasında yaratılması çok daha kolay olan bu tür bir birlik yerine "olması gereken"e dayalı bir "sanal birlik"e yönelinmesi ve "olmaması gereken" gerçekliğin reddedilmesi Türkiye'de gerçek anlamda bir birlik sağlanmasının önündeki en büyük engel olmuştur.
Bir "Türk Sorunu" yaratarak söz konusu "sanal birlik"in sürdürülmesini ve böylece Türkiye'nin "bölünmemesi"ni sağlayacağını zanneden azınlığın herşeyden önce toplumsal gerçeklikle "barış yapması" gerekmektedir.
Bu yapıldığında Türkiye'de usanmadan tekrarlanan ideokratik ve logokratik söylemlerin savunduğunun tersine yaygın ortak paydalar yaratılamadığı, varolanların ise ciddî biçimde tahrip edildiği anlaşılacaktır. Söz konusu söylemlerin Google Earth fotoğraflarında görüntülenebilmesi bu toplumsal gerçeği değiştirmemektedir.
Türkiye'nin sorunu "sanal" ve "ideal" değil, toplumsal gerçeklikle uyumlu bir birliğin yaratılmasıdır.
Bu nedenle "barış süreci" olarak adlandırılan girişimden, yeni vatandaşlık tanımına uzanan bir alanda yapılmaya gayret edilenleri "bölünme" değil tam tersine "birleşmeye çalışma" çabaları olarak görmek gerekir. Bu çabaların başarıya ulaşacağı konusunda bir garanti yoktur. Uzun süreli, yoğun çatışmaların dumanlarının tüttüğü, bunların beslediği milliyetçi söylemlerin alabildiğine keskinleştiği bir ortamda uzlaşma ve ortak tasavvur yaratmanın zorlukları ortadadır. Ama söz konusu gayretlerin kıyısında gezindiğimiz "bölünme"yi önleme alanında son şanslar olduğunu görebilmek pek de zor değildir.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
YAZARA MAİL GÖNDER
BİZE ULAŞIN