Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Halil İbrahim İzgi, Cüda romanında memleketine dönen bir adamın hikayesini anlatıyor. Okurken anlıyoruz ki coğrafya kavramına bağlı olmaksızın hepimiz aslında biraz cüdayız

Halil İbrahim İzgi farklı bir yaşam ve düşünme biçimidir. Tek kelime ile ifade etmek gerekirse 'cins'tir.
Olumlu anlamda... Nevi şahsına münhasır, tuhaf ve asil... Yaptığı ve yazdığı her şey o farklılığın eseridir.
Cüda
romanı elime geçtiğinde 60 Bin Kelimeyi Nasıl Yazdım makalesini hatırladım.
Bir sabah uyandığımızda Halil İbrahim İzgi'nin mikrobloğunda bazı rakamlar gördük.
Ertesi sabah ve daha sonraki sabah da... Sayılar düzenli bir biçimde artarak birbirine bağlanıyordu.
47 gün boyunca her sabah bu sayılar hakkında fikir yürütüldü; espriler yapıldı. Kriptoloji uzmanlarımız şanslarını denediler. Bendeniz için bu süreci izlemek son derece keyifliydi.
Çünkü, itiraf ediyorum, gerçeği bilen birkaç kişiden biriydim.
Halil İbrahim İzgi her sabah 04.55'te kalkıyor; 05.00 ile 07.00 arasında çalışıyor; günlük ortalama bin 200 kelime hedefine bağlı kalarak bir roman yazıyordu. "Olur mu canım" demeyin.
Oldu! Cüda böyle yazıldı.
Yazılmak derken, kağıda ya da bilgisayar ekranına aktarılma eylemini kastediyorum.
Yoksa roman coşkun bir ırmak gibi yazarın içinde akıyordu nice zamandır. Yazma disiplini bu coşkun akıntıya bir ark oluşturdu. Suyun denize daha çabuk ulaşmasını sağladı.
Cüda güzel bir isim. İstiklal Marşı'nı her okuyuşumuzda gördüğümüz ve belki de anlamı üzerinde düşünmediğimiz bir kelime. Hepimiz aslında biraz cüdayız. Ana ocağından, yurdumuzdan, sevdiklerimizden ayrıldık.
Romanın ve kahramanının adında böyle bir sembolizm var. Fakat aslında bu roman bir buluşmayı ve kavuşmayı anlatıyor.
Kahramanımız bütün varlığını bir sırt çantasına yükleyip köklerini aramak için yola çıkıyor. Saraybosna'ya geliyor. Sokaklarda, çarşılarda, evlerde dolaşırken her adımda kendisine biraz daha yaklaşıyor. Ve her adımda ızdırabından yani cüdalığından biraz daha uzaklaşıyor.
Aynı zamanda bir şehrin ve coğrafyanın da romanı bu... Okudukça, uzun zamandır tanıdığım yazarın neden fırsat buldukça kaçıp kaçıp Bosna'ya gittiğini anlıyorum. "Kitap nefestir; okumak nefes almaktır, yazmak nefes vermektir" demiş bir söyleşisinde.
Gerçekten de öyle. Sadece okurlarına değil, anlattığı yer ve konulara da nefes veriyor İzgi.
Kitap son derece zevkli ve akıcı bir üslupla yazılmış. Bir okurunun da söylediği gibi: "Eğer işiniz varsa okumaya başlamayın. Çünkü çok sürükleyici..."
CÜDA Halil İbrahim İzgi Erdem Yayınları 366 s., 19 TL


Başyücelik ve başkanlık
Tezli kitapların insanı rahatlatan bir yanı var. Sizi bir konuda ikna etmek üzere yazılıyorlar. Tıpkı Yunus Göksu'nun Başkanlık Sistemi Niçin Gerekli? adlı eserinde olduğu gibi...
Başkanlık sistemi bir süredir gündemimizde ve tartışılıyor.
Ne yazık ki bu tartışmalar ya fazlasıyla akademik ya da fazlasıyla popüler bir düzlemde yapılıyor.
Ya bilimsel konferansların sunum defterlerinde ya da günlük fıkra köşelerinde kayboluyor. Göksu'nun kitabı bu ikisini birleştirme ve kalıcı bir eser verme motivasyonuna sahip olduğu için nadirattan sayılabilir.
Kitabına sistemle ilgili tartışmaların serencamını özetleyerek başlamış yazar. Uzman görüşlerinden yararlanmış.
Dünyadaki uygulamalardan örnekler vermiş.
Fakat benim için en ilginç bölüm Necip Fazıl fikriyatı ile Başkanlık sistemi arasında kurulan ilişkiydi.
Ünlü şairin Büyük Doğu modellemesindeki 'başyücelik' konumu ile 'başkanlık' arasında doğrudan bağlantı kuruyor yazar. Farklı bir pencere ve katkı bu...
BAŞKANLIK SİSTEMİ NİÇİN GEREKLİ? Yunus Göksu Cinius Yayınları 211 s., 19 TL

Picasso'nun portresi
Ne güzel ablamızdın sen Gertrude Stein diyemeyeceğim. Çünkü Picasso tarafından yapılan portresine baktığımızda gördüğümüz şey güzellik değil.
O vakitler Paris sanatçı olmak için mutlaka gidilmesi gereken bir yerdi. Paris'i yeni yetme ve yetenekli sanatçıların kendilerini göstermek için vızıldayıp durduğu bir arı kovanına benzetirsek Stein bu kovanın ana kraliçelerinden biriydi. Kibar çevreler tarafından kabul görmek için onun tezgahından geçmek; sofrasına ve arkadaşlığına kabul edilmek, hayranlığını ve övgüsünü kazanmak önemliydi.
Kendisi de Amerikalı olduğu için Paris'teki genç Amerikalılar arasında bir sanat ve edebiyat otoritesi olarak sivrildi. Meşhur şair Ezra Pound, Muhteşem Gatsby'nin yazarı Scott Fitzgerald, Stein hanesinin müdavimlerinden sadece ikisi idi. Bir başka müdavim olan Hemingway, Paris anılarını anlattığı A Moveable Feast kitabında bu durumla ince ince dalga geçer.
Hemingway iğnelese de pek çok başka sanatçı için durum gayet ciddiydi. En çok da Stein'ın kendisi için. Ünlü eleştirmenin Dedalus tarafından Türkçe'ye kazandırılan Picasso biyografisini sanırım bu gözle okumak gerekiyor. Öyle ki, en az Picasso'nun çizdiği Stein portresi kadar güzel bir eser.
Bazı cümleler sandalyeden düşme isteği uyandırıyor: "Onlar için gerçeklik gerçek değildir.
Bundan dolayı gökdelenler ile Amerikan edebiyatı arasında nasıl bir ilişki varsa, İspanyol edebiyatı ile resim arasında da öyle bir bağ vardır."
Yazar, ressamın dostu ve koleksiyoncusu. Kitabı ilginç kılan bir unsur bu... Hatta kendisine çıkardığı paya bakarsak ressamı ilk keşfeden kişi: "O yıllarda Picasso'yu anlayan belki de yalnızca bendim. Nedenine gelince: Amerikalıyım ben.
Daha önce de söylediğim gibi, İspanyollar ve Amerikalılar benzer duyguları paylaşırlar.
"
Neticede, 'mübalağa da bir sanat.' Ve bazı yazarlara çok yakışıyor.
PİCASSO: Gertrude Stein Çeviren: Kaya Özsezgin Dedalus Kitap 80 s. 14 TL



Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
BİZE ULAŞIN