Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Dost acı söyler, diye bir laf vardır geleneğimizde. Biz gelenek derken medeniyetimizin irfanî, hikmetlere kalbi açık felsefi ananelerimizden bahsederiz.
Yoksa avam arasındaki geri sosyolojilerin alışkanlıklarından değil. Misal 'Dayak cennetten çıkmadır' lafından hiç değil. Zaten biraz tefekkür sahibi olan cevabı yapıştırır: Dayak evet cennetten çıkarılmış, çünkü kovulmuştur!
Neyse, bizim geleneklerimiz büyük bilgelerden Horasan'dan, Endülüs'ten, Mezopotamya'dan, Anadolu'nun bereketli havzalarında bir tomurcuk gibi açan velilerden neşet eder.
Ondandır, Yunus Emre konuştuğu zaman susar, o sözleri nasıl kişilik haline getireceğimizi düşünürüz.
"Sağır işitmez sözü, gece sanır gündüzü / Kördür münkirin gözü, âlem münevver ise / Gönül Çalab'ın tahtı, Çalap gönle baktı / İki cihan bedbahtı, kim gönül yıkar ise / Sen sana ne sanırsan, ayruğa da onu san / Dört kitabın manası, budur eğer var ise..."
Hacı Bayram Veli'nin binlerce müridi varken her gün ter içinde toprakla uğraştığını, ekip biçtiğini bilip kibrin burnunu kırarız.
Akşemseddin'in koca İstanbul alındıktan, iş bittikten sonra 'hadi bana eyvallah' deyip İznik'te, Göynük'te tekkesine, okuluna çekilip ilim irfanla uğraştığını kafamıza kazıdığımız zaman, mal mülk şan ve şöhret ile aramıza bahçe çiti çekeriz.
Abdal Musa'nın 'nın fethinde yalınkılıç en önde savaşıp ardından izin alıp dağ başında 'Akademisini' kurup Kaygusuz Abdal'ı yetiştirdiğini biri bize söylerse kendimize geliriz.
Eğer isteselerdi dönemin bütün makamlarının ayaklarına serildiğini, arzu etseler parayla pulla şatafatla şakır şakır oynayacaklarını bilir, şaşırır kalırız.
En ufak tartışmada, siyasette-sokakta bıçakların çekilmesini, ancak bu uzun sürmüş ergenlikten kurtulur, ergenlik sivilcelerini Anadolu Ruhu denen şeyin aşk merhemiyle kurutursak, bitiririz.
'nın yaka bağır açık dağlarda Allah'a aşk şiirleri söyleyerek gezdiğini bilmek, fakir fukaraya ekmek dağıttığı için adının Somuncu Baba olduğuna uyanmak, ayılmaların uyanmaların hasıdır bizim için.
Karacaoğlan'ın 'Elifiyle', bu toprakların sınır tanımaz dehalarıyla tanışmadan sıkıntı bitmez, bunu söylemek istiyorum.
Onu bunu tekfir eden holdingci kaba saba dil, yükseklerde uçan şavklı ruhumuzu sapanla vurup düşürmek için dır dır eder durur. Nerde bir tekâmül varsa oraya kızgın yağ döker.
Cahiliye dediğin nedir? Kulaktan dolma bir yüzeyselliktir. Her kılığa girer, her musibet onda yuvalanır.
Ne ki, bu bitmez aç gözlü öfke, ebleh bencillik fıtratımızda vardır. Vardır da nefsimizin bodrum katında yaşamaktadır. Keçi bacaklarıyla ve ağzında salyalarla. Peki biz niye üst katlara çıkmıyoruz? Niçin hayata ve işaretlere ruhumuzun ferah, güneşli teraslarından bakmıyoruz?
Bu vaktin sorusu budur...

***

'Ben hayatta olduğum müddetçe Yüce Kur'an'ın bendesiyim" diyen, "Benden başka bir şey nakledilirse, o sözden de o kişiden de uzağım" diyen Mevlâna, öncelikle dinin zahirini tahsil etmiş ve yıllarca buna dair ilimleri medresede okutmuş bir din âlimi.
Selçuklu ve Osmanlı sultanları daima ona bağlılıklarını dile getirmiş. Onun görüşlerinin özümsendiği yerde kavga olmaz, kul hakkına tecavüz edilmez. Mevlâna'nın gayesi, insanı, insan-ı kâmil yapmaktır.
"Hamdım, yandım, piştim" derken bunun altını çizer...
Bizler tevhidin, birliğin, bir olmanın çocuklarıyız. Evet, dost kolumuza girer ve acı söyler, bizi uyarır. Yoksa dost her şeye kafa sallayan biri değildir.
Şu Şeb-i Arus günlerinde dostça şunu söylemek isterim: Bu medeniyetin, bu âşıkların, bu bilgelerin kalbi ceylanlar için bir pınardır. Kurtuluş ordadır!
Ceylan kim derseniz?
Aynaya bakın derim size...

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
BİZE ULAŞIN