Türkiye'nin en iyi haber sitesi
BAŞYAZI MEHMET BARLAS

İnsanlar her duyduklarını dinlemezler ki...

İnsanlar duyduklarına değil de kendilerini ilgilendirene kulak verirler.
Bu siyasette de böyledir, yaşamı ilgilendiren diğer konularda da böyledir.
Mesela 12 Eylül referandumunda "Evet" diyecekseniz siyasi polemikleri o açıdan izlersiniz, "Hayır" diyecekseniz öyle izlersiniz polemikleri.
Niyazi Ahmet Banoğlu'nun "İstanbul Semtleri" kitabında Arnavutköy'de yaşanılan bir olayın öyküsü anlatılır.
Buna göre eski İstanbul'da uyuşturucu (muhtemelen afyon) bağımlısı bir Aşır Efendi varmış.
Bu Aşır Efendi'yi bir dostu Arnavutköy'deki yalısında konuk etmiş.
Aşır Efendi herhalde afyonla kafayı bulduktan sonra yatağa yatıp, başını yastığa koymuş.
Gece yarısı denizden gelen "Aşır, Aşır,Aşır" sesleriyle uyanmış.
Pencereye gitmiş "Ne var" diye seslenmiş denize doğru... Ama hiç cevap gelmemiş. Buna karşı "Aşır, Aşır, Aşır" diye bağırtılar sürüyormuş.

Uykusunu kaçırmış

Sabaha kadar gözüne uyku girmemiş Aşır Efendi'nin.
Gaipten geldiğini varsaydığı bu seslerin ecelinin habercisi olduklarını düşünüp, uykuyu kaçırmış.
Aynı bağırtıları bütün Arnavutköylüler de duyuyorlarmış, ama kimse uykusunu kaçırmamış.
Çünkü onlar teknelerini iple karadan çekerek Arnavutköy akıntısını aşmaya çalışan balıkçıların "aşır, aşır" diye seslenip, birbirleri ile tempolaştıklarını biliyorlarmış.
Ayrıca Arnavutköy'de yaşayan ve afyonkeş olan başka bir Aşır Efendi yokmuş.
"Bir de duvardan düşenin halini duvardan düşen anlar" özdeyişinin gerçeğe nasıl uyarlandığını "Herodot Tarihi"ni okurken öğreniriz.

Duvardan düşenin hali...

Buna göre Babil'de (M.Ö.
6'ncı yüzyıl) doktor olmadığı için hastalananlar sedye ile kent meydanına getirilirlermiş. Etraftan gelip geçenler de hastaya öğütler verirlermiş. Çünkü kimisinin kendi başından, kimisinin de bir yakınının başından bu hastalığın geçmiş olması muhtemelmiş.
Neticede Babil'de insanlar işlerine güçlerine gitmeden önce mutlaka kent meydanında sedyede yatan hastalarla sohbet eder, onların sıkıntılarını dinlerlermiş.
Bu coğrafyanın tarihini insan boyutu açısından anlatan kitapları okurken, çağların değiştiğini ama insan öykülerinin değişmediğini görürsünüz.
Çağlarla birlikte değişen yasaları ve gelenekleri öğrenirken "Keşke bunlardan bazıları hiç değişmeseydi" diye düşündüğünüz de olur zaman zaman.

Yasak olan şeyler

Mesela Herodotos Anadolu'yu işgal eden Persler'i anlatırken, onların yasalarında "Yapılmaları yasak olan şeylerin konuşulmalarının da yasak oldukları"nı yazar. Buna göre yalan söylemek ve borçlu olmak Pers toplumunun "Büyük ayıplar"ıymış. Perslerin hukuk felsefesine göre borcu olanın yalan söylemesi de kaçınılmazmış.
Ne dersiniz?
Yapılması yasak olan şeylerin konuşulmalarının da bugün yasak olması halinde ırkçılık, kin ve nefret üretimi yanında dedikoduculuk, bulaşıklık gibi sapkınlıklar da toplumda azalmaz mıydı?
Gerçi AİHM'nin bizim içtihatımızı da etkileyen "Handyside Kararı" ile çelişiyor Persler'in bu yasağı.
Ama yine de düşündürücü bir durum var ortada.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA