Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Sol varoluşu saydığı halkın siyasi tercihini destekleyeceğine demokrasi dışı odakların değirmenine su taşır. Aklınca sandıkta alamadığı iktidarı, puslu ortamda devrimle gasp edecektir. Ama 27 Mayıs'taki gibi sonradan ellerinden devrimi alsa bile yardımlarına koşacak bir cunta yoktur ne yazık ki. Tabii yine tepetaklak inerler gündemden.
Bugünlerde de silahlı terör ilişti gözlerine. Hayır, kendilerinin o gücü yoktur elbette. Eee PKK boşuna mı duruyor? Bizimkiler de hemen, önce oyla, sonra da dişleri, tırnaklarıyla iliştiler PKK terörüne. Hâlâ da, Türkiye halkının yüzde 90'ının teröre tavrı karşısında kaosun saflarını sıklaştırmakla meşguller. Gündemde "sorun" olarak yer alıyorlar yani.
2015'in son haftasında da "bu yıl da yine gündemi belirleyemedi sol" diyerek tam ümidi kesecekken yine bir hamle geldi kahramanlardan. Üstelik iddialarına göre bu kez inisiyatif yerliydi, Edirne'nin ötesinden, Cemaat'ten ya da PKK'dan gelmiyordu.
Konusu ne diye merak mı ediyorsunuz? Ne olacak canım din işte. Günlerdir, ODTÜ'deki dindar öğrenci kulüpleriyle ve mescitlerle uğraşıp Türkiye halkının inançlı kesimlerinin nefretini kazanmak için çabalıyorlar.
Buyur buradan yak! Yahu arkadaş sol muhalefetin dert edeceği bunca sorun varken, insan tutup da etkilemeyi planladığı insanları kızdırır mı?
Yok, ama yıllardır aynı hatada ısrar ediyorlar.
"Ellerinden gelenin hepsi bu işte, ne yapsın biçareler" derseniz. "Tek orijinal gündemi dinle didişmek olmayan bir sol oldu mu ki" diye sorarsanız...
Bilmem ki... Aslına bakarsanız kesin olarak bir cevabım yok demeliyim. Çünkü ideal solu ve birkaç olumlu örneği sıralayabilirim, o kadar. Bunlar da kuşkusuz istisna sayılacağı için elimde patlar.
Haklısınız, o zaman dağılalım artık.

Melih Altınok/Sabah

  • 2
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Demirtaş daha düne kadar "şirin çocuk" rollerindeydi. HDP'nin bir "Türkiye Partisi" olduğunu iddia ediyordu. Meydanlara çıkıp, kitlelerin karşısında "birlik ve bütünlük" nutukları atıyordu.
Belli başlı bazı medya organları tarafından da destekleniyordu. Eline saz veriliyor, ekranlara çıkarılıp, "Bir Anadolu çocuğu" imajı çizilmeye çalışılıyordu. Hatta söylediği sözler manşetlere çıkarılıyordu.
Ancak, öylesine hatalar yaptı, öyle yanlış adımlar attı ki…
Aynı yayın organları şimdi O'nu manşetlerinden eleştirmeye başladılar. Hemen manevra yapıp yalnız bıraktılar. Çünkü, bir batağa doğru sürüklendiğini gördüler. Kendileri de o batağın içine batmak istemediler.
Sadece bu kadar mı? Değil elbette. Halktan da beklediği desteği bulamadı. Daha düne kadar bu yapıya sempati ile bakan çevreler sesini yükseltmeye ve "yeter artık" demeye başladı.
HDP, kendi kendini yalnızlaştırdı… Giderek kendi eliyle kendini yok etmeye başladı!
Şu fotoğrafa bakın: Karşımızda terörü kutsayan, terör örgütünün sözcülüğünü yapan, Kandil'den talimat alan, barbarlığa ve Vandallığa destek veren, girdiği parlamento çatısı altında ülkesine yönelik tehditler savuran, Türkiye'yi sağa sola jurnalleyen, demokrasiden bahsedip demokrasiyi torpilleyen bir yapı var.
Sürdürülebilir mi bu?.. Ya da sürdürülmesine izin verilebilir mi? İşte HDP'nun geldiği nokta bu! Legal görünümlü bir siyasi parti, ama illegalite ile el ele, kol kola! Üstelik, Türkiye'nin birliğine ve bütünlüğüne karşı net bir saldırı halinde. Bitti artık, HDP gerçek yüzünü gösterdi. Artık geri dönemez, girdiği bataklığın içinde çırpınacak. Çırpındıkça da daha fazla batacak. Yolun sonuna gelindi.

Emin Pazarcı/Akşam

  • 3
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

HDP lideri Selahattin Demirtaş, bu sözleri, 1 Kasım seçimlerine bir ay kala, hendeklerle delik deşik edilmiş Şırnak'ın Cizre ilçesinde söylemişti.
Gençlere, hendekleri bırakma, mücadeleyi siyasi alana ve siyasetçilere bırakma çağrısı yapmıştı. Bölgeden biraz da bu yüzden oy almıştı zaten. Hayatı sekteye uğrayan halk, nasıl ki barajın aşılmasını silahların susmasına vesile olarak gördüyse, HDP'nin yeniden meclise girmesini de hendek terörünü bitirir diye desteklemişti. En azından PKK'nın çatışma stratejisine teveccüh göstermeyen bölge halkını göz önüne aldığımızda, çoğunluk için bunu söylemek mümkün.
Fakat seçim ertesinde, karşımızda önce suskun, ardından ABD ziyaretinden sonra çatışmacı ve Rusya ziyaretinden sonraysa tamamen 'hendek' odaklı bir Demirtaş çıktı. DTK ile beraber HDP'nin özerklik ilanına katılımı da buna işaret ediyor olsa gerek. O ziyaretlerden bu yana Demirtaş, YDG-H'ye de Kandil'e de tek eleştiri getirmedi. Bilakis'ellerinde hafif silahlar var' diyerek estirilen terörü tahfif etmeye çalıştı. Oysaki Demirtaş'ın roket atarlı, el yapımı bombalı, mayınlı tuzaklı YDG-H teröründen haberi olmaması mümkün değildi.
HDP, ABD ve Rusya ekseninin de tam desteğini alarak, kendini kapattırmaktan iç savaş çıkarmaya kadar gerginliği tırmandırmak noktasında PKK cephesine mühimmat taşımakta kararlı görünüyor.

Hilal Kaplan/Sabah

  • 4
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Amaç çatışmayı da çatışmasızlığı da, ülkenin siyasal kimyası ve toplumsal yapısına müdahale etmek için kullanmaktı. Bu noktada PKK ve HDP'nin Kürtlerin talepleri ile ilgili bir gündemleri olmadığı ortada. Dindar Kürtleri dönüştürmek veya teslim almak ya da Rojava'da olduğu gibi örgütten olmayan Kürtleri bölgeden sürmek, birlikten yana olanları ayrılmaya ikna etmek, bu arada devletin artık refleks veremeyecek duruma gelmesi için her türlü yıkıcı ittifak ve söylemin içinde yer almak.
… PKK, bunu yapabilme gücünün olduğuna garanti vererek bu ihaleyi almıştı ama zamanında teslim edemedi. Demirtaş'ın son Rusya gezisi de yeni hami bulma çabası olarak görülüyor. Çünkü AK Parti=DAEŞ formülünün miadı doldu. Konjonktür değişti.
Şimdi, bağımsız devlet söylemi ile bu başarısızlık kamufle edilmeye ve kendilerini terk eden Kürtler ırk asabiyesi ile geri döndürülmeye çalışılıyor. Bu arada DTK bildirisindeki Avrupa özerklik şartı gibi ehven unsurlarla aynı anda iki keskin uca dönebilme esnekliği yine ihmal edilmemiş.
6-8 Ekim ile başlayan süreç ve DAEŞ tuzağı çöktü. PKK'nın Kürtleri umursamayan bir başka paralel/taşeron örgüt olduğu gerçeğini, devlet kurma söylemi ile meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Bu şekilde Kürtleri heyecanlandırabileceklerini, paralel yapısını gizleyebileceğini, aynı anda Türkleri ve Kürtleri kışkırtarak, "devrimci durum" oluşturabileceklerini sanıyorlar.
Hasılı, Sykes-Picot ile ülkeye yerleştirdikleri "bağımsızlık tehlikesi halinde camı kırınız" butonlarına basılmış, iki paralel örgüt PKK ve FETÖ harekete geçirilmiş durumda.
Kulağı olan işitsin, özellikle de Sayın Kılıçdaroğlu, partisi ve medyası…

Markar Esayan/Yeni Şafak

  • 5
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Cumhuriyet gazetesinin Ara Güler'i önce alaycı bir dille (Ara ustayı tenzih ederek yazayım) 'kınayıp', sonra küçücük bir açıklamayla özür dilemesini gene de bir milatsaymak gerek.
Mesele Ara Güler'den özür dilemek değil. Büyükler büyüğü Ara Güler'in özre zaten ihtiyacı yoktur. Ama aykırı bir şey söyleyeyim, sosyal medyada ve basının diğer organlarında Ara Güler'i saçma sapan bir şekilde kınayanların da özre ihtiyacı yoktur. Onlar da zaten zihniyetlerini, düzeylerini belli etmişlerdir. Artık özür dileseler ne olacak.
Cumhuriyet'teki açıklamanın asıl önemi oradaki bir cümledir. Cumhuriyet, kelimesi kelimesine, 'her gün şikâyetçi olduğumuz toplumun giderek kamplaştırılması, en insani ve doğal olayların, tutumların ve çalışmaların bile bu kamplaşma bağlamında değerlendirilmesi tuzağına, zaafına ne yazık ki biz de düştük' diyordu.
İyi. Bunu anladıklarına memnun olduk. Bu köşede bir süredir yazdığım yazılarda bu konuyu ele alıyorum. Toplumun derin, büyük, yaygın bir paranoyaya sürüklendiğini vurguluyorum. Şimdi Cumhuriyet belirttiğim gerçeği kabul ediyor ama hayli mahcup ve hayli yaralı olarak. Gene de içimden bir ses, Ara Güler, 90 yaşında bir büyük usta olmasaydı, bu özrün asla gelmeyeceğini bana söylüyor.
…Şimdi işin asıl düğüm noktasına geleyim. Verdiğim Orhan Pamuk örneğinden başlayarak devam eden bu tutumun belkemiğini politik bir yaklaşım oluşturmuyor. Herkes öyle sanıyor ama kimselerin üstünde düşünmediği ana sorun bu. Bahsettiğimiz dışlayıcı, yıkıcı, reddeden yaklaşım, aslında, sözü tüketerek, apolitik bir çizgiye çekiyor kendisini. 'Linç kültürünün' hâkim olduğu yerde siyasetin ana unsuru söz ortadan kalkar.
Hatta iş tersinedir. Söze, onun ayrılmaz parçası olan düşünceye daha fazla yer kalmadığında iş küfre, redde ve şiddete dönüşür. Başka düzeylerde şiddetten yakındığınısandığım bu kesimin kendi işine geldiğinde siyaset yapıyormuşçasına uyguladığı, özünde apolitik olan şiddeti siyaset sanması sanırım yaşadığımız en büyük aldatmacalardan biri. Ve bu aldatmaca değişen şiddet ve dalgalar halinde hayatımızı 1990'ların ortasından bu yana etkiliyor bizi. Sonunda geldi, Ara Güler kayasına çarptı! Neyse ki, Ara Güler kayası, kayadan daha sağlamdır...

Hasan Bülent Kahraman/Sabah

  • 6
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Neden mi?

1- Türkiye'de "en büyük sorun" yavaş çalışan devlet çarkları ve "sorumluluk almayan" bürokrasimiz!! Böyle bir yapı içinde özellikle Türkiye gibi "gelişme sürecinde" hızlı yol alabilecek bir ülkede, "karar sürecini" hızlandıracak şekilde kurulan bir başkanlık sistemi, kısa vadeden başlamak üzere çok iyi sonuçlar verebilir...

2- Sistemin nasıl kurulacağı çok çok önemli! Başkanlık sistemi "olması gerektiği" gibi Türkiye'nin gerçeklerine uygun hayata geçirilirse, bakanlar "seçim dinamikleri" içinden değil, "mesleğinde yol almış profesyonellerden" seçileceği için "karar çarkları" siyasallaşmadan HIZLANACAKTIR!

3- Başkanlık sistemi "seçilenin" siyaset yapacağı ama özellikle teknik konularda iş yapacakların, "seçilen tarafından" seçilmemişlerden, sadece işi bildiği için atanacağı bir yapı olmalı! Siyasete asla bulaşmak istemeyen ama "çok değerli" insanlar bu yolla "başkan ile birlikte çalışabilir" ve çok önemli adımlara öncü olabilirler.

4- Bugün gerek "dünya düzeni", gerekse "tarihi gelişmeler" açısından durum çok farklı. Türkiye "yüzyılların altın fırsatını" yaşıyor. "Konjonktür" ve değişen dünya, Türkiye'nin "yeni denklem" içinde "ağırlıklı" bir yer edinmesine imkân verebilir. Bu geçiş ve yeniden kuruluş döneminde Türkiye, doğru bir "başkanlık sistemi" yapılandırabilirse ülke olarak çok hızlı yol alabiliriz.

Yiğit Bulut/Star

  • 7
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Belli ki, Rusya-İran ittifakının asıl amacı DAİŞ'le savaşmakdeğil de sallantıdaki Esed rejimini ayakta tutmak. DAİŞ muhtemelen bundan memnundur. Zira örgüt barbarca eylemlerini haklı göstermek ve yeni eleman devşirmek için Esed'in gaddarlıklarına ihtiyaç duyuyor. Aynı şekilde, Esed rejimi de DAİŞ'in Suriye'deki katliamlarından memnun; çünkübu sayede kendini radikal barbarlara karşı güvenilir ve laik bir ortak olarak gösterebiliyor. DAİŞ'in ustaca reklamını yaptığı suçları, Esed rejiminin Ortadoğu tarihinde tüm terör örgütlerinden daha çok insan öldürdüğü gerçeğini gizleyenkullanışlı bir bahane.
Bu çifte bela (Esed'in katliamları ve DAİŞ terörü), birbirleriyle yakından ilişkili. Bunlar birbirini besliyor. Suni destekle rejimi ayakta tutmaya çalışanlar, DAİŞ'i de destekleyerek bölgede mezhep çatışmalarının tohumlarını ekiyor. Rusya ile İran'ınaskeri ittifakı büyük ihtimalle, BM önderliğindeki süreci sabote edecek. Bu ittifak, 25 Ocak'ta başlayacak görüşmelere kadarSuriyeli muhaliflere mümkün olduğunca büyük zarar vermek için muhtemelen son dakikaya kadar uğraşacak.
Buna engel olunmalı. Rusya ve İran dâhil tüm taraflar, yeni BM sürecinde yapıcı bir rol oynamalı. Esed rejimini savunmak içinyapılan suikastlar, yargısız infazlar ve gelişigüzel bombardımanlar, Cenevre-Viyana anlaşmalarının ve 2254 sayılı BM kararının lafzına ve ruhuna aykırı. Esed rejimi meşruiyetini uzun zaman önce kaybettiğini ve Suriye'nin geleceğinde rol oynayamayacağını anlamalı. Uluslararası toplum, rejimin ve destekçilerinin bunu iyice anlamasını sağlamalı. Aksi halde, Suriye'deki son umut ışığı da tükenecek.

İbrahim Kalın/Daily Sabah

BİZE ULAŞIN