Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

O güne kadar hemen her konuda ve özellikle "Barış Açılımı"nda AK Parti iktidarını ve Tayyip Erdoğan'ı tavizsiz destekleyen bazı kalemler, "Gezi olayları"nın başlatıldığı sabah, sosyal medyadaki mesajları ile halkı ayaklanmaya çağırdılar. Sanki bir dış güç onlara "Erdoğan'ın sonu geldi" mesajını vermişti. Bunlar Kahire'nin Tahrir Meydanı ile İstanbul'un Taksim Meydanı'nın aynı olduğuna inandırılmışlardı... Bunların o günden bugüne takılmış plak gibi her gün Erdoğan'ı hedef alan yazıları sürmekte...
Oysa o günden bugüne siyasi yaşamda çok büyük değişiklikler oldu. "Fethullah Gülen Örgütü"nün foyaları açığa çıktı... Erdoğan Cumhurbaşkanı seçildi. 1 Kasım seçimleri ile AK Parti ezici çoğunluğa sahip oldu. Ama Gezi ruhuna tutulanlar, tıpkı akıl tutulmasında olduğu gibi o ruhu içlerinden çıkartamadılar. Bunlar başlarına taş düşse "Sorumlu Erdoğan'dır" içerikli yazılarına ve söylemlerine devam etmekteler.
İşte bu durum Türkiye'nin sosyopolitik yaşamındaki "Gezi ruhu tutulması"nın somut örneği değil midir? Bu "Gezi ruhu" sade belirli isimlere değil, medya organlarına da girmiştir. Kendilerini kitle gazetesi olarak sunan gazeteleri yönetenler adeta övünürcesine "Bize Gezi ruhu hâkim" benzeri açıklamalar bile yapmışlardır.
Kürt siyasi hareketi başlarda Gezi ruhuna tutulmamıştı. Ama onların bir bölümü şimdi "Gezi ruhu"nu Güneydoğu kentlerinde "Hendek ruhu"na dönüştürmeye çalışmaktalar. Dünkü Sabah'ta yer alan demecinde Boğaziçi Küresel İlişkiler Merkezi Genel Koordinatörü İdris Kardaş da bu gerçeği "Kürtleri Gezi'ye çekemeyen gruplar Gezi'yi Diyarbakır'a taşıdı" şeklinde ifade etmişti. Bu "Tutulmalar" en azından akla zarar gelişmeler değil midir?

Mehmet Barlas/Sabah

  • 2
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Fethullah Gülen kurdurduğu vakıflar yoluyla zekât niyetine topladıkları yardımları çirkin amaçları doğrultusunda kullanarak, toplumda büyük bir güvensizliğe, hayırseverlik ruhunun kaybolmasına yol açtı.

Bu "haramzade cemaat", Osmanlı'dan günümüze gelen vakfetmek kavramının altını oydu, bununla da kalmadı, İslamiyet'in "Komşun açken tok yatma" gibi güzel prensiplerine de kaynaklık eden şartlarından birini; zekâtı istismar etti. Vakıf paralarını yedi.

Oysa vakfın, vakfetmenin tanımı belli.

Vakıflar, hayır işlerine aracılık eden ve çalışmalarını ticaret dışında tutan, yapılan yardımları, yardım edenin isteği doğrultusunda ihtiyaç sahiplerine ulaştıran kuruluşlardır.

Gülen, dini teamüllere takla attırarak ve hayırseverlerin yardımseverliklerini istismar ederek vakıfları şirketlere çevirdi. Vakıf adı altındaki şirketler de Gülen örgütünün devleti ele geçirme planlarının bir parçası oldu. Vatandaşlardan topladığı zekât, vakıf yardımları bu amaçla kullanıldı.

İnsanlar vakıflara yardımlarını zekât niyetiyle verir. Vakıflar da bu zekâtları ihtiyaç sahiplerine ulaştırırken fıkhen tarif edilen zekât tipiyle ulaştırmak zorundadır. Örneğin fakire, yoksula, yolda kalmışa, yoksul öğrenciye iletilir bu yardımlar. Gülen örgütü ise vakıflara bu niyetlerle verilen zekâtları toplayarak merkezi bütçeye dönüştürdü, bir kısmını büyüme faaliyetlerine harcadı. Vakıfların parasıyla gökdelenler diktiler, destekledikleri siyasi faaliyetlere para aktardılar, devlet içindeki kriptolarına maaş bağladılar, değişik ülkelerin önemli bürokratlarına siyasetçilere rüşvet verip büyük bağışlarda bulundular. Dahası vakıf paralarından; Batı dünyasına hoş görünmek için kiliselere bağışlar yaptılar. 17-25 Aralık'ta da darbe planladılar.

Fuat Uğur/Türkiye

  • 3
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Siyasi hedef, arzu yatırımları ve hayaller alanında bir eğilim bu fakat fena halde etkili olmaya başladı. Nasıl mı, anlatayım...
Bugün paralel yapı, yarın onu kullanan uluslararası odaklar, öteki gün Esad; belki hafta sonu Rusya ve İran kesinkes yenilip kuytuya çekilsin istiyoruz...
Neo-con'ların tuzakları bir çırpıda çözülürmüş, Türkiye bir sonraki haftaya dünyanın bir numaralı oyun kurucularından biri olarak girebilirmiş gibi ortalığı ayağa kaldırıyoruz. Hele insanlar...
Büyük kalabalıkların hemen yarına gönülleri ferah, ferasetleri tavan yapmış halde uyanacaklarını sanıp heyecanlanıyoruz.
Oysa yok öyle bir dünya! Dünya, sabırsız sürücülerin araçlarının ilk çarpışmada hurdaya dönüştüğü bir otoyol.
Bir de şu sosyal medya var tabii. Hızlı hayal, hızlı tartışma, hızlı isyan, hızlı nisyan alanı...
Oysa siyaset ve ekonominin çarklarının twitter ve facebook âleminin tatminsiz hayal kurma hızıyla en ufak bir ilintisi yok. Peki neye ihtiyacımız var bizim?
Teyakkuz içinde bir sabıra... Biz sabırla beklerken kötülüğün tezgâhı tıkır tıkır işliyor diye öfkelendiğimizin farkındayım.
Yine de dünyanın "bela yumağı"na dönüştüğü şu dönemde güç toplamak, zihnimizi ve kalbimizi pek tutmak için sık sık durup soluklanmalıyız.
Ve hiç şüphesiz... Zorluklar karşısında sabretmeyi ve umutla beklemesini yeni baştan öğrenmemiz gerekiyor.

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 4
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Baştan başlarsak... Cuma namazı Müslümanlar için "farz-ı ayın" hükmünde bir ibadet. Yani İslam dini, her hafta Cuma günleri öğle namazında cem olmayı, toplanmayı güçlü bir çağrıyla talep ediyor Müslüman kadınlardan ve erkeklerden. Ama Cuma günleri laik Türkiye'de iş günü ve öğle namazı da mesai saatleri içinde.

Dolayısıyla devlet her Cuma günü, Cumaya gitmek isteyenleri bir ikilem içinde bırakıyor. Ya gidemediği için vicdani ağırlık hissedecek ya devleti atlatıp Cumaya gidecek. İki durumun da kişiye yüklediği bir ağırlık, devlete yüklediği bir büyük ayıp ve hak gaspı var.

Cuma namazı düzenlemesi olması gerekendir. 1937'den beri süregelen yanlış laiklik yorumunun yol açtığı hasarlardan biri daha, 69 yıl sonra giderildi nihayet!

Enver Aysever ya da Murat Belge gibi isimlerden sadır olan faşizanlığın önemi yok. İsteyen gider, istemeyen gitmez. Allah'ın kullarına tanıdığı özgürlüğü ne bir devlet ne bir kimse kısıtlayabilir. Demokratik bir devlet, vatandaşlarına seçenek sunmakla yükümlüdür. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin 64. Hükümeti de bunu yapmıştır. Nokta.

Fadime Özkan/Star

  • 5
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Şükürler olsun eskisi kadar kutuplaşarak konuşmuyoruz laiklik etrafındaki konuları. Bir süredir laiklik tartışması siyasetin ana fay hattı değil. Ama yine de Cuma namazı tatili hususu üzerine söylenenlerle yürünecek uzun bir yol olduğunu gördük.
"İsteyenlerin öğle tatilinde Cuma namazına gitmelerini" mümkün kılan Başbakanlık genelgesine verilen muhalif tepkiler bir muhasebe yapmayı zorunlu kılıyor.
Genelgeyi Danıştay'a götürenlerin yanı sıra halkı "direnişe" çağırarak Cuma'ya gitmemeyi öneren "muhafazakâr Kemalistler" çıktı. Ancak daha ilginç olanı 1990'lar ve 2000'ler boyunca "özgürlükçü" olarak bilinen sol-liberal kalemlerin bu düzenlemeye itirazları.
Cuma namazı düzenlemesini "adım adım İslamî hayat tarzını bütün topluma empoze etme siyaseti uygulayan" bir iktidarın varlığı olarak okumalarından bahsediyorum.
Son üç yılda iç siyasette yaşanan türbülansı "sivil otoriterlik" tartışması ile karşılamaları da sorunluydu. Ancak AK Parti'nin jakoben laiklik anlayışına getirdiği "restorasyonu" İslamlaşma olarak nitelemeleri daha bir garip.
Ne bekliyorlardı? Başörtüsünün üniversitelerde serbest kılınması ile yetinecek bir "özgürleşme" Kemalist laikçiliği tashih mi etmiş olacaktı? Anlaşılan o ki, laikçiliğin kamusal hayattaki "ezici, düzleştirici" etkisinden tümüyle kurtulmayı kastetmiyorlarmış. Kısmi düzenlemeler, sınırlı bir özgürleşme yeterliydi psikolojisindeler.

Burhanettin Duran/Sabah

  • 6
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Ama PKK ne yaptı?. Başka bir taktik denedi.. Kendi propagandasını yapmaktansa, "düşman" olarak gösterdiği Türkiye Cumhuriyeti devletini 'katil' ilan etmeyi tercih etti.. Yani örgütünün propagandasını değil devletin karşı propagandasını yaptı.. Bunu da toplama ekledi..
'Toplam'a eklemekten kastım şu.. Bir güç, 34 kişinin hayatını kaybettiği Uludere Trajedisi'nden, Oslo görüşmelerine, Eren Erdem'in TBMM'deki sarin gazı ithamından Berkin Elvan'a kadar pek çok meseleyi alt alta toplayıp, Türkiye'ye karşı kurulmaya çalışılan kumpasa delil oluşturuyor. Recep Tayyip Erdoğan'ı, insanlığa karşı suç işlemekle itham edip uluslararası alanda itibarsızlaştırmak hatta yargılatmak istiyor.. Bunu yaparken de elindeki tüm sosyolojik doneleri kullanıyor.. Öyle de ustalıkla kullanıyor ki, neticesinde : "ya hu 'çocuklar öldürülmesin' demenin neresi suç olabilir ki?" deyip kalıyorsun..
PKK bunu yaptı.. Majör bir kanala sızdı ve daha sonra yapacağı uluslararası müracaata delil oluşturdu.. Bu videoyu söküp, dosyaya ekleyecek vakti geldiğinde.. Bir not daha.. Beyazıt Öztürk, öyle-böyle özür diledi.. Beyan esastır.. Nedamet getirenin nedameti sorgulanmaz. Ayrıca Beyaz'ın bu tip konularda sabıkası da olmadığından, kabulü çok da zor değil.. (Yani Mirgün Cabas'ın başına gelse de çıkıp özür dilese, 'hadi ordan' dersin.. Ama Beyaz tam öyle değil).. Tamam Beyaz özür diledi de, o anda Beyaz'la birlikte alkış tutan konuklardan henüz bir özür gelmedi. Ben isimlerini çok çok iyi bilmiyorum. Ama hepsi şöhretli tipler.. Neye karar verdiler acaba?.. Başlarını kuma gömmeye mi?..

Ersoy Dede/aktüel.com.tr

  • 7
  • 11
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bunu her türlü aracı kullanarak yapar. Adına da devlet refleksi denir. Kimse tevatür yapmaya kalkmasın. Şaka değil, özerklik ilanı adı altında Türkiye'nin bütünlüğü hedefleniyor. Bu refleks sırasında gerçeklik kavramı da başkalaşım geçirir. 1100 akademisyenimiz bir bildiriye imza atmışlar. Bildirinin anahtar cümlesi, "Devlet katliam ve sürgün politikasına son versin."

Kendilerini 1001 gece masallarının oryantalist toplumlarının tepesinde addeden elitist akademisyenler, elbette hüküm vermekten geri durmayacak.Hendekler ve silahlarla yerle bir edilmiş sokakları görmeyecek... "Çiçek çocukları çiçek atıyordu, bu kurşunlar da nereden çıktı?" edasıyla "katliamcı devlet" sloganı atacak... Belki, AB'den bir fon koparırlar bu sayede!

Türkiye'de Güneydoğu Anadolu Bölgesi'nde yaşayan Kürtler, 7 Haziran seçimlerinde HDP'ye verdikleri kredinin çarçur edildiğini gördükten sonra 1 Kasım'da bir irade ortaya koydu. Seçim sonuçlarına da yansıdığı şekilde, şiddet ve terör politikalarıyla arasına mesafe koydu.

Hendek politikası adı altındaki terörün tırmanışı işte tam da bu noktada halkın gösterdiği iradenin yok sayılmasını amaçlamaktadır. Suriye'de Rusya'nın yönlendirmesinde devam eden kirli sürece, HDP-PKK cephesinin eklemlenmesinin zemini sözkonusu "hendek siyaseti" ile oluşturulmaya çalışılıyor. Aslında "DAEŞ ile mücadelede Kürt cephesi" pazarlamacılığıyla Batı kamuoyu nezdindeki prestijini arttırmaya çalışan PKK-HDP cephesi, Rusya-Şam-İran cephesiyle de kol kola hareket etmekten geri durmuyor. Neresi tutarsa...

Zor günlerden geçiliyor. Ama geçecek. Bir süre sonra güvenlik refleksi yerini sosyal politikalarla iyileştirilecek bir yaranın tedavi sürecine bırakacak.

…Türkiye insanı da bunun farkında. Bu nedenle Beyaz Show'a telefonla bağlanarak ajitasyon çeken Ayşe Çelik'in "zorlama bir Kürt şivesi" ile vermek istediği mesajın ne olduğunu anında anladı. "Bana ajitasyon çekme" tepkisi ile canlı yayında yapılmaya çalışılan mühendislik çalışmasına engel oldu. HDP'li Pervin Buldan'ın hizmet içi eğitim için bölgeden ayrılan öğretmenlerle ilgili bir mesajının aynısıydı Ayşe Çelik'in canlı yayında söyledikleri, es geçmeyelim bu noktayı da. "Şimdi gidiyorsunuz ama sonra nasıl geri döneceksiniz?" Yoksa elbette askeri-siyasi bir slogan edasıyla değil de, samimi bir ses tonuyla verilecek "çocuklar ölmesin" mesajının kime ne zararı olabilir ki...

Saadet Oruç/Star

BİZE ULAŞIN