Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Şimdi gelelim sorumuza, 3 kolundan ikisi, PKK ve PJAK nerdeyse tüm dünya tarafından terör örgütü olarak tanınan KCK'nın Suriye kolu PYD neden terörist yapı olarak kabul edilmiyor?
KCK'nın, PKK'nın, PJAK'ın ve PYD'nin tartışılmaz önderliği Abdullah Öcalan değil mi?
Ee, o zaman?
Düşünün, bağımsız bir yapı olarak görülen PYD'nin KCK ordusundan ayrı bir silahlı gücü bile yok. Kobani'de DAEŞ militanlarıyla çatışan PYD milislerinin (YPG) çoğu KCK'nın merkez üssü Irak sınırları içerisindeki Kandil dağından gönderilen PKK'lılardı.
Yine Kobani çatışmalarında ABD'nin havadan attığı silahlar da dahil PYD'ye gelen tüm silahlar, KCK'nın Türkiye kolu PKK'nın eylemlerinde kullanılıyor. Eylem dediysem yanlış anlaşılmasın, ordu birliklerine yönelik saldırılardan falan bahsetmiyorum. Zira PKK daha çok, geçen cuma Diyarbakır'da sömestr tatiline giren 5-10 yaşındaki öğrencilerin üzerine bomba atması gibi, korkakça yöntemleri tercih ediyor.
Yani Türkiye'de şimdilik "özerklik", "öz yöntemin" falan diye sayıklayan bu KCK fiili devleti, hayali ülkesinde, benim diyen merkeziyetçi devletlere nal toplatıyor.
Harf kombinasyonlarından kafanız karıştı değil mi? Evet zaten KCK'nın her ülkede farklı adla anılmasının sebebi de sadece bu.
İşin acı tarafı, KCK'nın uluslararası arenada elini güçlendirmek için uyguladığı ve tezgahın ne olduğunu çok iyi bilen Türkiyeli gazeteciler eliyle devam ettirebildiği bu yöntem görüldüğü üzere etkili olmuşa da benziyor.
Yoksa aklı başında, azıcık mantık ve vicdan sahibi olan siyasilerin yönettiği devletler, KCK ahtapotunun PKK ve PJAK kollarını düşman PYD kolunu ise müttefik sayarlar mıydı?
Ha bu arada, her ülkede farklı isimlerle savaşan El Kaide'nin ve tüm kollarının tartışmasız terör örgütü olduğu konusunda Batı devletleri hala netler değil mi?

Melih Altınok/Sabah

  • 2
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Biri, Meclis kürsüsünde "Edi bese" diyerek ağladı. Ve "Cizre'de bir binanın bodrumunda yaralılar var, ambulanslara izin verilmiyor" diye milletin gözünün içine baka baka yalan söyledi bir diğeri. Öteki, o binanın içindeymiş gibi sürekli mesajlar, tivitler atarak algı yönetmeye kalkıştı. "Bitkinlerin sayısı şu kadar, ölenlerin sayısı bu kadar, ölmek üzere olanların sayısı o kadar" dedi.

Yetinmediler, o binadakileri kurtarmak için açlık grevine bile başladılar. Bu tür davranışları zaman zaman yapıyorlar hatırlayın! Eş başkanları halkı sokağa dökmek için "Kobani"yi bahane etmişti mesela. Silopi'ye yürümek istemişlerdi mesela!

Canlı kalkan olmak için yarışmışlardı mesela..! Şimdi de bir benzerini yapıyorlar. "Cizre'de bir evin bodrumunda yaralılar var" çığlığı atıyorlar. Aslında bu çığlık, bir şeyi perdelemek için. O şeyin ne olduğunun bir kısmını öğrendik.

Bostancı caddesi 23 numaralı binanın sahibi bile bilinmiyor. Mahalle sakinleri 3 yıldır oraya girip çıkın yabancı, karanlık tiplere işaret ediyor. Ve dahası önceki gün o binadan ateş edilerek bir askerimiz şehit edildi! O halde "turbun büyüğü" o binada olmalı. Yoksa, Meclis'te ağlak bir halde o binaya işaret etmek....

O binadakileri almak için açlık grevine başlamak... Ya da oradaymış ve büyük bir dram varmış gibi tivitler atmanın anlamı ne olabilir? Sağlık Bakanlığı açıkladı... İlgililer açıkladı... Nihayetinde Cumhurbaşkanı Erdoğan açıkladı, "Güvenli bölgeye getirin yaralılarınızı; ambulanslar alsın götürsün tedavi edilsin" diye.

Yok..! İlle de ateş hattına ambulanslar gelsin istiyorlar. Neden acaba? Demek ki o binanın bodrum katında ya da yandaki birkaç binada öyle bir "turp" var ki, bir şekliyle "yaralı" kisvesi altında kaçırmaya çalışıyorlar. Dilerim, o binadaki "büyük turp" ölü ya da sağ ele geçirilir. Yoksa bir tane değil birkaç tane mi büyük turp var orada? Belki de PKK terör örgütüyle birlikte hareket eden müttefik ülkenin elemanları da vardır... Kim bilir!

Hasan Öztürk/Star

  • 3
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Mesele Erdoğan meselesi değildir. Erdoğan zaten fiilen çok güçlü ve daha güçlü olmak için başkanlık sistemine ihtiyacı yok. Erdoğan mevcut gücüyle şu anki sistemle istediği gibi ülkeyi yönetebilir. Üstelik şu anki sakat sistemde Cumhurbaşkanı'nın yetkisi bol, sorumluluğu ise nerdeyse yok. Şu anki sistemde kötü niyetli ve güçlü bir lider diktatör gibi ülkeyi yönetebilir. Oysa sivil ve özgürlükçü bir anayasal çerçeve altındaki başkanlık sistemi modelinde isteseniz bile otoriter iktidar kuramazsınız. O yüzden yeni anayasa ve başkanlık sistemine geçiş demokratik hukuk devletinin de garantisidir...
Başkanlık sistemi der demez "Diktatör yaratır" hurafesini duymaktan ben şahsen çok sıkıldım. Oysa adam gibi bir başkanlık sistemi gerçek bir kuvvetler ayrılığı sistemidir ve dolayısıyla diktatörlüğe karşı panzehir işlevindedir. Ayrıca bazı tarihi olgulardan bahsederek birtakım hurafeleri çürütmek mümkündür.
Önce şu basit soruyu soralım: Başkanlık sistemiyle gelen hangi ünlü diktatörü tanıyorsunuz? Ben hiç tanımıyorum ve bilmiyorum. Peki, şöyle bir soru soralım: Nazizm, Faşizm, Bolşevizm, yani Hitler, Mussolini ve Lenin hangi politik sistemler vasıtasıyla diktatörlük inşa etti? Cevap: Hepsi parlamenter sistemler sayesinde.
Başkanlık sisteminin neden diktatörlüğe daha kapalı bir sistem olduğuna biraz değinelim...
Diktatörlüğe en müsait ortam, devletin üç temel kuvvetinin (yasama, yürütme ve yargı) aynı elde bulundurulmasıdır. En eski despotluklardan, en son faşist ve sosyalist diktatörlüklere kadar, yaygın rastlanan pratik şudur: Diktatör, bu üç kuvveti de bünyesinde toplar. Yürütme zaten kendisidir, yasama organı üyelerini o seçer, yargıçlarFranco Salazar veya Stalin'e sadakat yemini yaparak işe başlar. İnsanlık tarihinin önemli bir ilerlemesi; yasama organının, yürütmeden ayrılmasıyla gerçekleşmiştir.

Rasim Ozan Kütahyalı/Sabah

  • 4
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Türkiye'de yargıdan, devlete; askeriyeden, emniyete; YÖK'e, Diyanet'e daha aklınıza gelebilecek ne kadar kilit konum var ise içerisinde konuşlanan, mayalanan, görevini kötüye kullanan bu uğurda İslam'ı kullanan, bundan çekinmeyen, yalan ve riyâyı bir yöntem olarak benimseyen derin yapı ile uzun süredir mücadele ediyoruz. Ancak mücadele uzadıkça uzuyor, daha da uzayacak zira yukarıda bahsettiğim gibi yalan, riyâ, takiyye, şekil değiştirme, görünmez olma gibi tüm çirkin hasletleri sıfat edinmiş bir yapı ile mücadele çok uzun bir zamana yayılabilir.
Paralel Yapı'nın Türkiye'yi, devleti ele geçirip, ülkeyi dışarıya ve kendi çirkin emellerine âmâde etme çabası ortaya çıktığında Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan yoğun bir kararlılıkla bu yapının üzerine gitti. Bu yapı ile mücadele etmek de büyük bir kararlılık gerektiriyordu. Zira bu kirli yapı, insanların hayatlarına sızarak onların tüm hayatları ile bilgi toplayarak, bu bilgileri tehditle, şantajla kişilere uygulamakta oldukça mahir bir yapı.
Şimdi, bazıları bu yapının Ak Parti hükümeti zamanında güçlendiğini, büyüdüğünü, bu tip icraatlarını arttırdığını söyleyebilir, haksız da değillerdir. Ancak şunu da belirtmek gerekir ki bu yapı Ak Parti döneminde bürokratından, iş adamından, gazetecisinden, örgüt liderine kadar kim varsa kendisini ortaya çıkaracak kadar azıtmasaydı bugün Ak Parti'yi, bu yapıyı büyütmekle itham edenler bu yapıyı göremeyecek, tespit edemeyecek, içlerinde mayalanmış bu yapı ile daha uzun yıllar birlikte yaşamak zorunda kalacaktı ve kaçınılmaz son, yani bu yapının Türkiye'yi ele geçirme planı tıkır tıkır işleyecekti.
Özetle; "görünmezlerden ve şekil değiştirenlerden" yani bir kurgudan oluşan bu nedenle de tespiti zor yapı Ak Parti döneminde kısmen görünür oldu, şeklini ve niyetini ortaya koydu. Bu yapı ile mücadele edebilecek tek isim Recep Tayyip Erdoğan da olması gerektiği gibi kendileriyle mücadelenin zeminin hazırladı. Zaten kendisinden başka kimsenin de bu kararlılığı göstereceğini sanmıyorum.
Şimdi soru şu; Paralel Yapı'nın her anlamda düşmanı olan Türkiye solu, Türkiye laikçileri, Paralel Yapı ile mücadele de nerede?
Nerede olacaklar, düne kadar düşmanı oldukları bu yapının kanallarında bu yapıyı hükümete, ülkeye karşı savunmakla meşguller. Bu yapının emir vericilerinin verdiği emirleri uyguluyorlar. Ellerine bir kağıda yazılarak, yahut kulaklarına fısıldanarak o gece "tag" olacak bir ifade veriliyor, çıktıkları kendileri gibi "bayii televizyon kanallarında" bu ifadeleri kağıttan bakarak okuyorlar, sonra aynı ekibin görünmez, bilinmez sosyal ağ hesapları bu ifadeler ile yaygara kopartıyor. Sırf İslâm'a, Müslümanlara, başörtülülere, Ak Parti hükümetine, Recep Tayyip Erdoğan'a nefretlerinden ötürü bu kirli yapının söylemini kullananlar da aslında kirli yapının asıl mağdur ettiği zavallılar. Ve bu yapıdan medet umacak kadar düşebiliyorlar.
Vel'hâsıl kelâm; Paralel Yapı ile mücadelede kararlığı ile önder ve örnek olan Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan'dan Allah razı olsun.

Cemile Bayraktar/aktüel.com.tr

  • 5
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Hendek zulmünden kaçanların sığındığı ilçelerden biri de Midyat'tır. Midyat, İdil, Silopi, Cizre ve Nusaybin'e de çok yakındır. Bu beş ilçe aynı aşiretlerin ve kalabalık ailelerin yaşadığı bir ada gibidir ve hendek zulmü başladığında, insanlar yanlarına hiçbir şey alamadan sadece üzerlerindeki elbiseleriyle, kış kıyamet gelip Midyat'a yerleştiler. Midyat'ta kiralık bir bodrum katı bile zor bulunuyor artık.

Zulümden kaçıp gelenler, kiraladıkları apartman katlarında bazen dört bazen beş aile birlikte kalıyorlar. Kiralarda artış olmuş haliyle.. Aileler güçlerini birleştirerek bir çeşit komün hayatı yaşıyor, kaymakamlığın, AK Partili belediyelerin ve sivil toplum örgütlerinin yardımlarıyla ayakta kalmaya çalışıyor ve evlerine dönecekleri günü bekliyorlar.

Geçen hafta sonunu Midyat'ta ve bu ailelerle beraber geçirdim. İlçe teşkilat başkanımız Melih Güneştan ve partiden arkadaşlarla beraber, ailelerin yaşadıkları apartmanlara girdik, çaylarını kahvelerini içtik. Dertlerini dinledik. Dinledik diyorum ama aramızda hiç konuşmasak, ağzımızdan tek kelime çıkmasa bile, yüzlerine yapışıp kalmış, kalplerini yaralamış, onurlarını kırmış büyük bir acıyı nasıl da yaşadıklarını anlamak hiç de zor değildi.

Her dairede dört beş aile bir arada kalıyor ve aileler genellikle birbiriyle akrabalar. Kiraladıkları katın odalarını paylaşmışlar kendi aralarında. Salon ve mutfak ortak kullanım alanı. Kürtler misafir ağırlamaktan çok mutlu olurlar. Girdiğimiz bazı evlerde kadınları mutfakta yemek hazırlarken bulduk. Akşama misafir gelecek diyorlardı.

Babalar endişeli bir bekleyiş içindeydi. Hendek zulmü bir gün sona erecek elbette. Buna inanıyorlardı. Ama yıkılmış yakılmış evlerin, işyerlerinin ya onarılması ya da yeniden inşa edilmesi gerekiyordu, anlattıklarına göre Cizre'de içinde yaşanabilecek durumda olan binaların sayısı epey azalmıştı.

Bilhassa kadınların ve çocukların şimdi ve daha sonra, her şey normalleştiğinde psikolojik desteğe ihtiyaçları olacak. O kadar kötü şeyler yaşamışlar ki, kafalarında dolaşıp duran sorulara cevap arıyor ama bulamıyorlar.

Orhan Miroğlu/Star

  • 6
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı Süleyman Soylu birkaç ay önce ilk çatışmaların başladığı bu ilçeye gelen ilk bakan...
Varto'ya gelişine, Vali Seddar Yavuz, AK Parti Muş Milletvekili Mehmet Emin Şimşek ve Belediye Başkanı Feyyat Asya eşlik ediyor.
Ana cadde sakin, ürkek bakışlarla bakanı izleyen tedirgin insanlar görüyorum. Bakan dolaştıkça bir süre sonra o çekingenlik yerini karşılıklı konuşmaya bırakıyor.
Bir esnafın, insanın içini acıtan şu sözleri hepsinin ortak feryadı gibi:
"Huzurumuzu geri istiyoruz. Sokağa çıkmaktan, biriyle konuşmaktan bile tedirginiz. Bırakın işsizliği, işimiz olsa da keyif almıyoruz. Devlet bu teröre bir son versin."
Bakan Soylu, dükkanları, kahvehaneleri tek tek gezip sohbet ediyor. Her gittiği yerde de devlet ve hükümet adına yapılması gerekenleri anlatıyor. Vatandaşın feryadına cevap veriyor:
"Muş ovasında, Varto'dayız. Biz bu toprakların, bu ülkenin ve bu insanlarımızın kıymetini biliyoruz. Biz bir taraftan kamu düzenini tesis edeceğiz diğer taraftan da bu toprakların verimini, bereketini, üzerinde yaşayan insanların, hayatın doğal akışı içerisinde rahat yaşamalarını ve standartlarını yükseltmeleri için elimizden gelen her şeyi yapacağımızı bilmenizi istiyorum. Sayın Cumhurbaşkanımızın, Başbakanımızın talimatı bu şekildedir."
Bu konuşmalar sürerken, biraz uzaklaşıyor, geziyi uzaktan izleyenlerin arasına karışıyorum.
Bir esnaf, bakanın Varto'ya gelmesinin önemini anlatıyor:
"Buranın normalleşmesi için devletin ve diğer siyasi partilerin buralara gelmesi gerekiyor. Bu gezi bile insanlara güven veriyor. Bunun daha da artmasını istiyoruz."
Çevremizde polisler, özel harekatçılar ve askerler de var. Onların ruh halini de merak ediyorum.
Her an elleri tetikte olanların olup bitenlere nasıl baktığını soruyorum. Genç bir polis şöyle diyor:
"Üç yıldır buradayım. Görevimizi en iyi şekilde yapmaya çalışıyoruz. Şu an bu bölge sakin görünüyor. Olaylar ilk buradan başladı ama sürdüremediler. Kısa sürede sonlandırdık. Ama nasıl devam eder onu bilmiyorum. Fırtına öncesi sessizlik de olabilir..."
Rütbeli bir askerin tespitleri ise ders niteliğinde:
"Bölge insanlarını tanıyorum, iyi insanlar. Ama çaresizler. Çok ciddi bir korku var. Sorunun sadece güvenlik önlemleriyle çözülemeyeceğini biliyoruz.
Bu yüzden alternatif siyasetlerin devreye girmesi gerekiyor." Daha üç ay önce çatışmaların içinden çıkmış bu insanların makul yaklaşımları insanı umutlandırıyor.
Bu umudun sokağı kucaklaması için ne yapılacaksa bir an önce yapılmalı.

Mahmut Övür/Sabah

  • 7
  • 10
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Başbakan Ahmet Davutoğlu ile birlikte Suudi Arabistan'dayız. Bugün Riyad'da önemli görüşmeler var… İnsanlar, kefen misali beyazlara bürünmüşler orada. Üstelik, bu kefenler "son"u değil, "sonsuzluğu" temsil ediyor. Bir boyuttan başka bir boyuta, manevi atmosfere geçişin başlangıcı!
Orada ölümün, ölüm ötesi bir hayatın provası gerçekleşiyor. Ölmeden ölme bilinci ve manevi dirilişten bahsediyorum… Orada öyle bir aşk var ki… Herkes o aşk denizine koşuyor. Herkes, o koca deryada bir zerre olmak için yarışıyor. Hıçkırıklara boğuyor bu aşk insanları. Gözyaşları hıçkırıklara karışıyor. Aşk, yalvarış ve dualar göğe doğru yükseliyor, gökyüzüne karışıyor.
Dönüyor insanlar. Tıpkı Evren gibi. En küçük atomdan, en büyük galaksiye kadar her şeyin tavaf ettiği gibi dönüyorlar…
Orada, yıllarca yöneldiğiniz, hasretini çektiğiniz Sevgili ile aradaki binlerce kilometrelik mesafe kalkıyor. Vuslat gerçekleşiyor, karşı karşıya geliyorsunuz. Artık birliktesiniz, dönüyorsunuz etrafında, tıpkı bir pervane gibi.
İşte Aşkın Siyahı böyle bir şey!
Sarılabilirsiniz O'na. Koynunda gözyaşı da dökebilirsiniz. Ağladıkça belki açılırsınız ama O'na daha fazla bağlanırsınız. Çok zor anlatmak; yaşamak gerek!
Aşkın Siyahı, dilini hiç bilmediğiniz dünyanın herhangi bir köşesindeki insanla size aynı lisanı konuşturur. Kadın-erkek fark etmez; sarı-siyah sonucu değiştirmez. Renkler de döner orada. Ama kalpler birleşir.
Kabe'dir o Aşkın Siyahı!..
Taştandır ama gönülden de sıcaktır. Durur, kıpırdamaz ama sizi dilediğiniz yere götürür. O'nu gören bir başka yolculuğa çıkar.
Dünyevi arzular, ihtiraslar, hırslar küçülür orada. Makam, mevki ve imtiyazlar geride kalır. Gerçek aşk ortaya çıkar. Büyür, büyür, büyür… Sonsuzluğa, sonsuzluğun sahibine doğru yöneltir sizi!
O aşk tüketir insanı, kendinizi sorgulamaya yöneltir. Aşkın Siyahı bütün sevdaları geride bırakır. Rabbim çağırır, siz oraya gidersiniz. İşte böyle bir şey! Zor oldu, anlatamadım. Çünkü yaşamak gerek!

Emin Pazarcı/Akşam

BİZE ULAŞIN