Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 13
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Muhalif basın şöyle namussuzca bir "algı operasyonu" yaptı: Güya iktidar anayasanın ilk dört maddesini değiştirmek istiyormuş, CHP de buna karşı arslanlar gibi direniyormuş... Kemal Bey de bu yalanın üstüne balıklama atladı, ikide bir köpürtüyor. Üstelik, parlamenter sistemi "Osmanlı'dan gelen parlamenter sistemimiz var, gelin bunu geliştirelim" cümlesiyle savunacak kadar da küçüldü. CHP lideri Osmanlı'nın bir yanını savunuyor, dünyanın sonu gelmiş a dostlar. Bakın başka neler diyor: "İlk dört maddenin birincisi, 'Türkiye devleti bir cumhuriyettir', bunun nesini değiştireceksiniz?" Hiçbir şeyini Kemal Bey, hiçbir şeyini. Hiçkimsenin devleti cumhuriyet olmaktan çıkaralım, padişahlığa dönelim dediği yok.
"Değiştireceğiz diyorlar"mış Kemal Bey'e göre. Hayır, demiyorlar Kemal Bey, yalan söylüyorsun. "İkinci madde cumhuriyetin niteliklerini sayıyor, bunu da değiştirelim diyorlar" demiş. Cumhuriyetin "toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti" olmasına hiçkimsenin itirazı yok. Pek pek "Atatürk milliyetçiliğine bağlı" cümleciği tartışılabilir... Bu bir parti programıdır, bir CHP ilkesidir ve bir anayasa "CHP dışındaki diğer partileri" bu şekilde bağlayamaz.
Bağlarsa, tarafsız değildir. Ne yani, "Enver milliyetçiliği" yasak mıdır? Kürtler Atatürk milliyetçisi olmak zorunda mıdırlar? Aleviler, cemevlerini kapatan, ibadetlerine "yasadışı toplantı" muamelesi yapan milliyetçilik türüne daha ne kadar destek vereceklerdir? Sosyalistler, sosyalizmi yasaklayan Atatürk milliyetçiliğine sahip çıkma safdilliğini sürdürecekler midir? "Üçüncü madde, Türkiye devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür, dili Türkçe'dir diyor, nesini değiştireceksiniz?" demiş.
PKK ile kıyasıya savaşan adam mı ülkeyi bölecek? Yoksa Kürtçe'yi resmi dil mi yapacak? Gündelik hayatta serbest bıraktı, o kadar. İyi de etti. "Bayrağı, şekli kanununda belirtilen beyaz ayyıldızlı al bayraktır, nesini değiştireceksin?" demiş.
Pes... "Bunlar yeşil beyazlı Suudi Arabistan bayrağını getirecekler" iddiasını artık en hırt, en kütük, en gözü dönmüş muhalif bile ortaya atamıyor... Kimsenin aya da yıldıza da kırmızıya da beyaza da dokunacağı falan yok Kemal Bey. Rüya görmeyin. "Milli marşımız İstiklal Marşı'dır, İstiklal Marşı'ndan niye gocunuyor bunlar?" da demiş. Pes ki pes Kemal Bey...
Gocunmak bir yana, "onların adamı" Mehmet Akif yazdığı için tam tersine çok seviyorlar. İyi dinle Kemal Bey: Bu ilk dört madde, başkanlık sisteminde de pekala kalabilir! Bu ilk dört maddenin sistem tartışmasıyla hiçbir ilgisi yoktur! Demek ki boş konuşuyorsun.

Engin Ardıç/Sabah

  • 2
  • 13
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

"Oh oldu, iyi oldu, canıma değsin" şeklinde bir "kafa" taşımıyorum. Ama gazetenin durumunu sadece yayınlarının değil 17-25 Aralık teşebbüsünü gerçekleştirenlere olan bağlılığının belirlediğini de biliyorum.

Nitekim 17-25 Aralık'tan sonra paralel yapıya karşı, şimdi kaybettiğim eski dostlarıma, biber gazına boğulan ve neden orada olduğunu çok iyi anladığım gruplara karşı; milletin, sandığın yanında durmam, kişisel tarihime rağmen yaptığım bir tercihti. Sebebi de bazı Cemaat trollerinin iddia ettiği gibi para ya da nüfuz değildi. Halen 2010'da aldığımız evde oturuyoruz, hayat standartlarımda değişen bir şey yok.

Tercihimin sebebi basitti: Memleket meselesinin yanında benim kişisel tarihim mikroskop lamında küçük bir zerredir. Ayrıca belirtmeliyiz ki ilk tercihi paralel yapı yaptı. Hâlâ ısrarla "Haşa, ne darbe girişimi, ne uluslararası operasyonu, biz sadece yolsuzluk soruşturması yaptık, bu yüzden zulüm görüyoruz" diyorlar, ama 19 Ocak'ta Türkmenlere giden yardım TIR'larını durdurma ve istihbarat teşkilatının memurlarını darp etme işinin Reza Zarrab ile ne ilişkisi olduğunu kanıtlayamıyorlar.

2014 ve 2015'in, uluslararası aktörlerin Türkiye'nin Suriye'ye verdiği desteği sorgulamasıyla geçtiğini de biliyoruz. Dolayısıyla yolsuzluk soruşturmasıyla başlayan girişimin basbayağı "Türkiye'de iktidar devirme" işini içeren uluslararası bir ihalenin play tuşu olduğuna, arkasında bambaşka bir "yarının Türkiye'si" dizaynı bulunduğuna kuşkumuz kalmıyor. Ne diyordu darbe girişiminin felsefi altyapısını hazırlamakla yükümlü olan Tuncay Opçin: "Yarının Türkiye'sinde AKP ile teması olan hiçbir kurum, kuruluş ve yapı kalmayacak. Buna bazı üniversiteler, medya, vakıflar, Erdoğan'la hareket eden bütün yapılar; cemaatler ve tarikatlar da dahil. Hepsi tasfiye edilecekler."

Darbenin planlandığı günlerde atılmış olan bu tweet'in vaat ettiği tasfiye milletin yarısına tekabül ediyordu. Açıkça "Bu ülkede artık sadece Gülen Cemaati ve onun onay verdikleri olacak, herkes ayağını denk alsın" deniliyordu. Zaman Gazetesi'nde son ana kadar yer alan bazı köşe yazılarında martta açacak cemrelerden, kışlada uyanacak defnelerden dem vurulmasına bakılırsa Gezi ve 17-25 Aralık sürecinde gerçekleştirilemeyen "devirme" harekâtına ilişkin umutlar devam ediyor. Türkiye'yi küresel platformlara karşı karalarken itinayla seküler ve laik bir dil kullanmak ama sıra tweet'leri ikiye katlamaya ya da gazete önünde gaz yemeye gelince inançlı kitleleri ya da başörtülü genç kadınları kullanmak akıllıca bir manipülasyon olabilir. Ama işe yaramıyor.

Hadi 28 Şubat'taki başörtüsü protestolarında darp edilen, başörtüsüyle okuma hakkı ihlal edilen kadınların yanında durmamalarını bir kenara bırakalım. Daha yakın zamanda Kabataş gelininin uğradığı kötü muamele meselesinde, sonradan çıkan görüntüleri mazeret ederek yaptıkları kampanya tamamen "başörtülü kadın yazarları" hedef almıyor muydu? Evet. Aynı konuyu dile getiren onlarca erkek yazar varken linç etmek için özellikle başörtülü yazarları seçmişlerdi. Amaç hepsi 17-25 Aralık darbe teşebbüsüne karşı olan bu kadın yazarların dindarlıklarının inandırıcılıklarını pekiştirmesine engel olmak, dürüst olmadıkları yönünde algı oluşturmaktı. İş o raddeye geldi ki Mehmet Baransu olumlu referans vermek istediği bir hanım için şu cümleleri kullandı sosyal medyada:"Başörtülüdür ama buna rağmen iyi biridir." Dolayısıyla şimdi bu mentionlar, başörtüsü ajitasyonu nedir, anlamak mümkün değil.

… İçim sızlar ama bu sızlamanın Gülen'in stratejlerine irtifa temin etmesine izin vermem. Çünkü bu yaşananların bütün sorumlusu Gülen'dir. Mağlubiyetini vakara benzer bir şeyle kuşanıp nedametini alçalmadan dile getirmeyi tercih edebilirdi, etmedi. Onun yapmadığı tercihlerin bedelini bana kalırsa hiçbir zaman umursamadığı saf, ihlaslı ama yanlış bir akideye mahkûm edilmiş insanlar ödüyor.

Nihal Bengisu Karaca/Habertürk

  • 3
  • 13
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bugün, Türkiye ilk defa Batı sömürü düzeninin çerçevesini çizdiği sınırların dışına çıkmış durumda. Bir anlamda, Türkiye ilk kez 200 yıldır devam eden o bağımlılık ilişkisinden kurtulmuş vaziyette. Devlet, milletle barıştı, toplumun tarihiyle, kültürüyle ilişkisi normalleşti. Türkiye, 2000 sonrasında kendi ad ve hesabına hareket etmeye, kendi çıkarlarını esas alan bir perspektifle güzergâhını tayin etmeye başladı. Böyle olduğu için de, Türkiye'nin yaşadığı istiklal ve büyüme mücadelesi, ilk kez bu denli görünür bir hal aldı. Türkiye büyüdükçe, kalkındıkça, özgürleştikçe çevresine etki etmeye başladı.
Bu da sömürgecilerin Türkiye'nin önünü almaya dönük gayretlerine hız verdi. Sömürgeciler hedef tahtasına, Türkiye'yi bu yeni düzleme taşıyan siyasi lideri oturttular. R. Tayyip Erdoğan'ın tasfiyesi, Türkiye'yi yeniden dizayn etmenin, yeni bağımlılık ilişkilerine icbar etmenin olmazsa olmaz şartı olarak görüldü. Bu anlamda Erdoğan'ı devre dışı bırakma planı nihai hedef değildi. Türkiye'yi yeni bir yöne sevk etme planının başlangıç noktası idi. Bu çerçevede sokak kalkışmaları, darbe girişimleri, en adi komplolar, terör saldırıları devreye sokuldu. Suriye iç savaşı bile Türkiye'yi kuşatma aracına dönüştürüldü.
Şu ana kadar bu çabaların hiçbirinde başarılı olunamadı. Erdoğan'ın siyasal liderliği ve toplumun ona verdiği güçlü destek, Türkiye'nin istiklal ve büyüme mücadelesini sürdürmesine imkân tanıdı. Fakat hep diyoruz ya, su uyur düşman uyumaz diye. Şimdilerde sömürgeciler ve onların Türkiye bayileri yeni bir gayret içindeler. Yeni bir strateji ile sahne almak üzereler. Hepsinin dilinde bir "bahar edebiyatı" var. Bununla kasıtları, PKK vb. terör örgütlerinin gerçekleştirmesi muhtemel kanlı eylemler.
Bu eylemlerin hem toplumsal infial, hem de ekonomik kriz yaratacağını umuyorlar.
Ve sık sık, darbe güzellemeleri yapıyorlar. Orduyu yeniden bir "muhalefet partisi" gibi resmetmeye başladılar. Toplumu, "Erdoğan'a teslim olanlar" ve "teslim olmayanlar" diye ikiye ayırıyorlar. 7 Haziran'dan sonra başaramadıklarını şimdi başarmanın derdindeler.Kendilerince "teslim olmayanlar"ı motive etmeye çalışıyorlar. Formülleri de basit: MHP'yi Bahçeli'den, CHP'yi ulusalcı ve Atatürkçülerden arındır. HDP'nin devre dışı bırakılmasına engel ol. "Endişeli AKP"lileri yanına çek! Ve tabii her daim olduğu gibi sömürgecilerin sözünden çıkma. Hadi bakalım, elinizden geleni ardınıza koymayın. Bakalım bu milletin istiklalini ve ülkenin büyümesini engellemeye gücünüz yetecek mi?

Fahrettin Altun/Sabah

  • 4
  • 13
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Hani, Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan, "Yargı kararı herkesi, her kurumu bağlar" diyordu ya... Anayasa Mahkemesi'nin aldığı "hak ihlali" kararı bir "yargı kararı" değildi, bir ombudsman görüşüydü ama MİT TIR'ları olayının uluorta konuşulmasına yasak getiren karar, adlı adınca "yargı kararı"ydı... Herkesi ve her kurumu bağlaması gereken bu karar, Joe Biden'dan torpilli Can Dündar'ı (niyeyse) bağlamadı.

Dün, bir gazetemiz, Anayasa Mahkemesi'nin nicedir beklenen gerekçeli kararını yayınladı... Hani, yine Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan, gerekçesiz karar açıklamanın "anayasanın ruhuna" aykırı olduğunu söylüyordu ya... Gerekçesini ortaya koymadan, iki gazeteci hakkında karar aldılar (akıbetleri konusunda hüküm verdiler), bir diğer ifadeyle, anayasanın ruhuna aykırı davrandılar. "Pekâlâ gerekçe arkadan gelebilir" demiş oldular.

Bu nedenle "nicedir beklenen" ifadesini kullandım. Nihayet geldi... Nicedir beklenen gerekçeli karar geldi. İlk karar için "casusluk artık serbest" yorumunu yapmıştım... Belki biraz ileri gitmiştim ama gerekçeli kararı görünce "Hayır, hiç de haksızlık yapmamışım" diye düşündüm. Çünkü Anayasa Mahkemesi, gerekçeli kararıyla, casusluk suçunu "anayasal güvenceye" alıyor. "Hangi fiilin casusluk suçu sayılıp sayılmayacağına ilgili mahkeme değil, ombudsman olarak ben karar veririm" diyor.

Şimdi bakalım: Buyuruyor ki Anayasa Mahkemesi, "Siyasi casusluk yapıldığına ilişkin somut bilgi yoktur." Bir fiilin siyasi casusluk sayılması için, suçlanan kişilerin, düşman istihbarat birimlerine belge verirken yakalanmaları gerekmiyor.

Devletin gizli operasyonlarını faş etmek ve hasım ülkeler lehine durum yaratmak da "casusluk" kapsamına girer. MİT TIR'larına baskın yapan savcılar tutuklanacak, jandarma görevlileri tutuklanacak, sahte kimlikli "paralel muhbir" tutuklanacak, görüntüleri servis eden polisler tutuklanacak ve hepsi hakkında "casusluk" ve "vatana ihanet" suçlamasıyla dava açılacak ama hakkında yayın yasağı bulunan bir konuya ceffelkalem dalıp devletin mahrem bilgilerini faş eden Can Dündar bu suçlardan muaf tutulacak... Öyle mi?

Buyuruyor ki Anayasa Mahkemesi, "İfade özgürlüğü, aynı zamanda devleti veya toplumun herhangi bir kesimini inciten, şoke eden veya rahatsız eden düşünceler için de geçerlidir..." İyi de, burada bir "düşünce" yargılanmıyor. Bir "fiil" yargılanıyor. Dahası, söylediği "yalan"la güvenlik sorunu yaratan bir gazeteci muhakeme ediliyor. (Hatırlayalım: Can Dündar'ın ifadesini alan savcı soruyor: "MİT TIR'larının DAEŞ'e silah götürdüğünü iddia ediyorsunuz. Bu konuda elinizde bir belge var mı?" Can Dündar cevap veriyor: "Bu konuda elimde bir belge yok..." Savcı tekrar soruyor: "Peki, neye dayanarak böyle bir iddiada bulundunuz?" Can Dündar cevap veriyor: "Duyumlarıma dayanarak.")

Buyuruyor ki Anayasa Mahkemesi, "Biz esasa girmedik... Dündar ve Gül'ü tutuklayan mahkemenin gerekçesini yetersiz bulduk. Yerel mahkeme 'bariz takdir hatası'na düşmüştür." Bu gerekçeye verilecek tek cevap şudur: Sana ne!

Ahmet Kekeç/Star

  • 5
  • 13
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bir yabancı havaalanında THY uçağının yolcu alacağı kapının numarasını gözden kaçırdıysanız, endişelenmeye gerek yoktur. Kulağınızı çocuk seslerine ayarlamanız yeter! Koşuşturup gürültü patırtı yapan, ne yapacağını bilmediği için durmaksızın mızıldanançocukların bulunduğu yer muhtemelen THY koridoruna açılıyordur.
Nesnel bir gerçeklik bu! Modern ebeveynlik ve sosyal görgü anlayışımıza dair çok şey anlatıyor ama yorumunu şimdilik bir kenara bırakıyorum. Fakat benzer bir tablo daha var ki, biraz üzerinde durmak istiyorum. Neden mi söz ediyorum? Çocuklarımızın hayvanlarla karşılaşma anlarından; temel merak duygularının şefkat yerine şiddete yaslanmasından söz ediyorum.
Benim çocukluğumda oğlan çocukları ceplerinde sapanlarla dolaşıyordu; doğru! Fakat aklımız fikrimizin balkona gelen kuşları beslemekte olduğu da doğrudur.
Islak ekmek ve mısırları tazelemek başkasının değil, çocukların göreviydi. Zaten sapanlarla kuş vurduğumuz yalandır. Daha çok birbirimizin kafasını nişanlar, ona da kıyamazdık. Hayvan demek, merakla izlenmesi gereken bir şey demekti! Korkup kaçmasınlar diye karşılarında nefesimizi tutardık. Ardından içimizde ağır ağır şefkat gelişirdi. Şimdiki çocuklara bakıyorum.
Ne kuşlara, ne kedilere, ne tosbağalara, ne kirpilere bakıyorlar! Dehşet bir kayıtsızlık içindeler. İlk yaptıkları şey hayvanların üzerine doğru koşmak, kovalamak, hatta onlara vurmaya çalışmak. Bu tutum hafife alınacak bir şey olabilir mi? Sanmam. (Mavileğen rumuzunu kullanan bir dostumuz var; Cins dergisinde ve twitter'da bu konulara çok sık değiniyor ama kulak veren anne baba çıkıyor mu, bilmiyorum.) Aman yanlış anlamayın! Basmakalıp "biz ve onlar" veya "Batı- Doğu" ayrımıyla doğrudan ilgisi yok bu işin. Geçen sonbahar Roma'da, Tiber kıyısındaki yürüyüş yolunda üç yaşlarında bir çocukla serçeler arasındaki dostluğu bir saate yakın durup izledim. Minicik bir insanın üzerine sinmiş derviş sükûneti ve sevgisi beni nasıl büyüledi, anlatamam. Annesi ve ablaları da onu benim gibi uzaktan izliyorlardı. Hayır! Batılı değillerdi. Filistinlilermiş. Annesine "Korkmaz mı hiç?" dedim. Sorumu soruyla karşıladı: "Neden korksun ki?" Gerçekten de bir çocuk serçelerden neden korksun ki! Ya bizim çocuklarımız?.. Hadi kedileri köpekleri geçtim, kuşları bile görünce neden üzerlerine yürüyorlar? Sanırsınız ki, korkunç bir tehlikeyi savuşturuyorlar. Nasıl geldik buraya? Bu tabloda günümüz anne babalarının payı ne?

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 6
  • 13
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Çok şey istemiyoruz… Özgür, eşit, onurlu, tok ve kardeşçe yaşamak... Tüm kimlik ve kültürleriyle, 1. Dünya Savaşı'na kadar büyük bir medeniyet yaratmış, bir yok oluş çemberinden geçerken Çanakkale'de dünyaya meydan okumuş bir direncin mirasçılarıyız.
Yeni ülke kurulurken, yapılan kritik hatalar ile medeniyet kurucu/taşıyıcı özelliklerimiz tozlanmış, özgüvenimiz çökertilmiş, kardeş kardeşten şüphe duyar hale gelmiş. İşte son 14 yıldır, bu millet tüm parçalarıyla özgüvenine kavuşuyor ve o derece önleyici hamlelerle karşılaşıyor. Bizim kendi adımıza yaptığımız "çok şey istemiyoruz" tespiti de böylelikle boşa çıkıyor. Çünkü Türkiye'nin iç barışını sağlayarak ayağa kalkması, özgüvenini kazanması demek, bizim arzumuzdan bağımsız olarak "çok şey" istiyoruz demek. Bölgede ve dünyada statükonun değişmesi demek.
O nedenle bu büyük hamle, küresel ölçekte büyük bir aktörün geri dönüşü olarak algılanıyor. Çünkü bu coğrafya, doğasından ötürü, ya parçalanmış ya da güçlü devletler üretiyor. Ortası yok.
Bin küsur yıl önce, Türkler Anadolu'ya geldiklerinde Kürt ve Arap beyleri ve Ermeni prensleriyle karşılaştılar. Ama birbirleriyle savaşmayı sürdürmek yerine, baskıcı Bizans ve Pers imparatorluklarına karşı ittifak ederek ABD'nin nice sonra kurabildiği çokuluslu, çok kültürlü medeniyeti yarattılar. Osmanlı'nın bu özgüveni, çeşitliliği büyük bir sinerji ve güce çevirdi. Ne zaman ki bu özgüveni yitirdi, o zaman Sevr'e varan süreç yaşandı.
Osmanlı'yı yeniden ihya etmekten ve Viyana kapılarına 3. kez dayanmaktan bahsetmiyorum. Ama yeniden Ortadoğu ve bölgemizin parçalanmış devletçiklere bölünmeye aday olduğu bu günlerde, Türkiye'nin iç barışını, ortak amaçlarını, herkesi eşit/adil şekilde gözeten demokratik sistemini kurması ve dünyaya model olması gerektiğini ifade ediyorum. Bu kavgada, medyanın ciddi bir rolü var. Çünkü algı her şeydir. Medya algı savaşında sosyal medya fenomeni ile birlikte bu kavganın tam ortasındadır.

Markar Esayan/Akşam

  • 7
  • 13
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

"Yargıçlar kutsal varlıklar değildir. Mahkeme kararları eleştirilebilir, dahası eleştirilmelidir de. Aksi takdirde hukuk donar, gelişemez!" Anayasa Mahkemesi (AYM) Başkanı Zühtü Arslan'ın yukarıdaki ifadesine aynen katıldığımızı belirterek devam edelim... AYM, dershane dönüşüm yasasından sonra siyasi, hukuki, sivil sistemde dengeleri etkileyecek, hatta safları belirleyecek kritik bir karara bu kez "Can Dündar- Erdem Gül" bireysel başvurusunda imza attı. Dün yayımlanan gerekçeli karar, AYM üyelerinin kafasının karışık olduğunu gösterdiği kadar, üye yapısının ceza yargılamasına esas teşkil edecek konularda ne derece yetkin olup olmadığını da gözler önüne serdi. Ayrıca... Bireysel başvurularla ilgili "emsal karar oluşturma" çabasına rağmen mahkeme heyetinin henüz istenen kurumsal mesafeyi alamadığı da anlaşıldı. Anayasa yargısı fonksiyonu ile insan hakları ihlallerine ilişkin hüküm verme fonksiyonu arasında ayrım yapılması gereği de tescil edilmiş oldu.


AYM ve kararları dün olduğu gibi bugün de tartışılıyor. Tartışılacaktır da... Düne dair tartışmalar; AYM'nin yerindelik denetimine girişmesi, siyasi kararlar vermesi, sistem koruyucusu gibi hareket ederek egemenliğin kaynağına mütecaviz girişimlerde bulunmasıyla ilgiliydi. Bugüne dair tartışmalar ise AYM'nin özgürlükçü yorum yapan tek kurum rolüne soyunması buna karşın, milletin temsilcilerini ve yanı sıra diğer yargı organlarını anti demokratik kulvara itme arayışlarının uzantısına dönüşmesi riskiyle ilgili.

AYM'nin bundan sonra öncelikli konusu, "şeffaflık, hesap verebilirlik ve yetki alanını yeniden tanımlamak" olacaktır. Yorum yoluyla karar sahasını büyütme eğilimi sürdürülebilir olmayacaktır. Mahkeme; bireysel başvuruları hangi sırayla ve önceliklere göre ele aldığını, dosyaları görüşme takvimini, kararların açıklama zamanlamasını, hangi başvurunun neden acele işlerden sayılabildiğini, kamuoyuna mal olan olaylara ilişkin kararlar verilmeden önce gerçekleştiği öne sürülen diplomatik ve diğer ziyaretçi trafiğine de açıklık getirmek zorunda kalacaktır.

Okan Müderisoğlu/Sabah

BİZE ULAŞIN