Muhalif basın şöyle namussuzca bir "algı operasyonu" yaptı: Güya iktidar anayasanın ilk dört maddesini değiştirmek istiyormuş, CHP de buna karşı arslanlar gibi direniyormuş... Kemal Bey de bu yalanın üstüne balıklama atladı, ikide bir köpürtüyor. Üstelik, parlamenter sistemi "Osmanlı'dan gelen parlamenter sistemimiz var, gelin bunu geliştirelim" cümlesiyle savunacak kadar da küçüldü. CHP lideri Osmanlı'nın bir yanını savunuyor, dünyanın sonu gelmiş a dostlar. Bakın başka neler diyor: "İlk dört maddenin birincisi, 'Türkiye devleti bir cumhuriyettir', bunun nesini değiştireceksiniz?" Hiçbir şeyini Kemal Bey, hiçbir şeyini. Hiçkimsenin devleti cumhuriyet olmaktan çıkaralım, padişahlığa dönelim dediği yok.
"Değiştireceğiz diyorlar"mış Kemal Bey'e göre. Hayır, demiyorlar Kemal Bey, yalan söylüyorsun. "İkinci madde cumhuriyetin niteliklerini sayıyor, bunu da değiştirelim diyorlar" demiş. Cumhuriyetin "toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, demokratik, laik ve sosyal bir hukuk devleti" olmasına hiçkimsenin itirazı yok. Pek pek "Atatürk milliyetçiliğine bağlı" cümleciği tartışılabilir... Bu bir parti programıdır, bir CHP ilkesidir ve bir anayasa "CHP dışındaki diğer partileri" bu şekilde bağlayamaz.
Bağlarsa, tarafsız değildir. Ne yani, "Enver milliyetçiliği" yasak mıdır? Kürtler Atatürk milliyetçisi olmak zorunda mıdırlar? Aleviler, cemevlerini kapatan, ibadetlerine "yasadışı toplantı" muamelesi yapan milliyetçilik türüne daha ne kadar destek vereceklerdir? Sosyalistler, sosyalizmi yasaklayan Atatürk milliyetçiliğine sahip çıkma safdilliğini sürdürecekler midir? "Üçüncü madde, Türkiye devleti ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür, dili Türkçe'dir diyor, nesini değiştireceksiniz?" demiş.
PKK ile kıyasıya savaşan adam mı ülkeyi bölecek? Yoksa Kürtçe'yi resmi dil mi yapacak? Gündelik hayatta serbest bıraktı, o kadar. İyi de etti. "Bayrağı, şekli kanununda belirtilen beyaz ayyıldızlı al bayraktır, nesini değiştireceksin?" demiş.
Pes... "Bunlar yeşil beyazlı Suudi Arabistan bayrağını getirecekler" iddiasını artık en hırt, en kütük, en gözü dönmüş muhalif bile ortaya atamıyor... Kimsenin aya da yıldıza da kırmızıya da beyaza da dokunacağı falan yok Kemal Bey. Rüya görmeyin. "Milli marşımız İstiklal Marşı'dır, İstiklal Marşı'ndan niye gocunuyor bunlar?" da demiş. Pes ki pes Kemal Bey...
Gocunmak bir yana, "onların adamı" Mehmet Akif yazdığı için tam tersine çok seviyorlar. İyi dinle Kemal Bey: Bu ilk dört madde, başkanlık sisteminde de pekala kalabilir! Bu ilk dört maddenin sistem tartışmasıyla hiçbir ilgisi yoktur! Demek ki boş konuşuyorsun.
Engin Ardıç/Sabah
"Oh oldu, iyi oldu, canıma değsin" şeklinde bir "kafa" taşımıyorum. Ama gazetenin durumunu sadece yayınlarının değil 17-25 Aralık teşebbüsünü gerçekleştirenlere olan bağlılığının belirlediğini de biliyorum.
Nitekim 17-25 Aralık'tan sonra paralel yapıya karşı, şimdi kaybettiğim eski dostlarıma, biber gazına boğulan ve neden orada olduğunu çok iyi anladığım gruplara karşı; milletin, sandığın yanında durmam, kişisel tarihime rağmen yaptığım bir tercihti. Sebebi de bazı Cemaat trollerinin iddia ettiği gibi para ya da nüfuz değildi. Halen 2010'da aldığımız evde oturuyoruz, hayat standartlarımda değişen bir şey yok.
Tercihimin sebebi basitti: Memleket meselesinin yanında benim kişisel tarihim mikroskop lamında küçük bir zerredir. Ayrıca belirtmeliyiz ki ilk tercihi paralel yapı yaptı. Hâlâ ısrarla "Haşa, ne darbe girişimi, ne uluslararası operasyonu, biz sadece yolsuzluk soruşturması yaptık, bu yüzden zulüm görüyoruz" diyorlar, ama 19 Ocak'ta Türkmenlere giden yardım TIR'larını durdurma ve istihbarat teşkilatının memurlarını darp etme işinin Reza Zarrab ile ne ilişkisi olduğunu kanıtlayamıyorlar.
2014 ve 2015'in, uluslararası aktörlerin Türkiye'nin Suriye'ye verdiği desteği sorgulamasıyla geçtiğini de biliyoruz. Dolayısıyla yolsuzluk soruşturmasıyla başlayan girişimin basbayağı "Türkiye'de iktidar devirme" işini içeren uluslararası bir ihalenin play tuşu olduğuna, arkasında bambaşka bir "yarının Türkiye'si" dizaynı bulunduğuna kuşkumuz kalmıyor. Ne diyordu darbe girişiminin felsefi altyapısını hazırlamakla yükümlü olan Tuncay Opçin: "Yarının Türkiye'sinde AKP ile teması olan hiçbir kurum, kuruluş ve yapı kalmayacak. Buna bazı üniversiteler, medya, vakıflar, Erdoğan'la hareket eden bütün yapılar; cemaatler ve tarikatlar da dahil. Hepsi tasfiye edilecekler."
Darbenin planlandığı günlerde atılmış olan bu tweet'in vaat ettiği tasfiye milletin yarısına tekabül ediyordu. Açıkça "Bu ülkede artık sadece Gülen Cemaati ve onun onay verdikleri olacak, herkes ayağını denk alsın" deniliyordu. Zaman Gazetesi'nde son ana kadar yer alan bazı köşe yazılarında martta açacak cemrelerden, kışlada uyanacak defnelerden dem vurulmasına bakılırsa Gezi ve 17-25 Aralık sürecinde gerçekleştirilemeyen "devirme" harekâtına ilişkin umutlar devam ediyor. Türkiye'yi küresel platformlara karşı karalarken itinayla seküler ve laik bir dil kullanmak ama sıra tweet'leri ikiye katlamaya ya da gazete önünde gaz yemeye gelince inançlı kitleleri ya da başörtülü genç kadınları kullanmak akıllıca bir manipülasyon olabilir. Ama işe yaramıyor.
Hadi 28 Şubat'taki başörtüsü protestolarında darp edilen, başörtüsüyle okuma hakkı ihlal edilen kadınların yanında durmamalarını bir kenara bırakalım. Daha yakın zamanda Kabataş gelininin uğradığı kötü muamele meselesinde, sonradan çıkan görüntüleri mazeret ederek yaptıkları kampanya tamamen "başörtülü kadın yazarları" hedef almıyor muydu? Evet. Aynı konuyu dile getiren onlarca erkek yazar varken linç etmek için özellikle başörtülü yazarları seçmişlerdi. Amaç hepsi 17-25 Aralık darbe teşebbüsüne karşı olan bu kadın yazarların dindarlıklarının inandırıcılıklarını pekiştirmesine engel olmak, dürüst olmadıkları yönünde algı oluşturmaktı. İş o raddeye geldi ki Mehmet Baransu olumlu referans vermek istediği bir hanım için şu cümleleri kullandı sosyal medyada:"Başörtülüdür ama buna rağmen iyi biridir." Dolayısıyla şimdi bu mentionlar, başörtüsü ajitasyonu nedir, anlamak mümkün değil.
… İçim sızlar ama bu sızlamanın Gülen'in stratejlerine irtifa temin etmesine izin vermem. Çünkü bu yaşananların bütün sorumlusu Gülen'dir. Mağlubiyetini vakara benzer bir şeyle kuşanıp nedametini alçalmadan dile getirmeyi tercih edebilirdi, etmedi. Onun yapmadığı tercihlerin bedelini bana kalırsa hiçbir zaman umursamadığı saf, ihlaslı ama yanlış bir akideye mahkûm edilmiş insanlar ödüyor.
Nihal Bengisu Karaca/Habertürk
Bugün, Türkiye ilk defa Batı sömürü düzeninin çerçevesini çizdiği sınırların dışına çıkmış durumda. Bir anlamda, Türkiye ilk kez 200 yıldır devam eden o bağımlılık ilişkisinden kurtulmuş vaziyette. Devlet, milletle barıştı, toplumun tarihiyle, kültürüyle ilişkisi normalleşti. Türkiye, 2000 sonrasında kendi ad ve hesabına hareket etmeye, kendi çıkarlarını esas alan bir perspektifle güzergâhını tayin etmeye başladı. Böyle olduğu için de, Türkiye'nin yaşadığı istiklal ve büyüme mücadelesi, ilk kez bu denli görünür bir hal aldı. Türkiye büyüdükçe, kalkındıkça, özgürleştikçe çevresine etki etmeye başladı.
Bu da sömürgecilerin Türkiye'nin önünü almaya dönük gayretlerine hız verdi. Sömürgeciler hedef tahtasına, Türkiye'yi bu yeni düzleme taşıyan siyasi lideri oturttular. R. Tayyip Erdoğan'ın tasfiyesi, Türkiye'yi yeniden dizayn etmenin, yeni bağımlılık ilişkilerine icbar etmenin olmazsa olmaz şartı olarak görüldü. Bu anlamda Erdoğan'ı devre dışı bırakma planı nihai hedef değildi. Türkiye'yi yeni bir yöne sevk etme planının başlangıç noktası idi. Bu çerçevede sokak kalkışmaları, darbe girişimleri, en adi komplolar, terör saldırıları devreye sokuldu. Suriye iç savaşı bile Türkiye'yi kuşatma aracına dönüştürüldü.
Şu ana kadar bu çabaların hiçbirinde başarılı olunamadı. Erdoğan'ın siyasal liderliği ve toplumun ona verdiği güçlü destek, Türkiye'nin istiklal ve büyüme mücadelesini sürdürmesine imkân tanıdı. Fakat hep diyoruz ya, su uyur düşman uyumaz diye. Şimdilerde sömürgeciler ve onların Türkiye bayileri yeni bir gayret içindeler. Yeni bir strateji ile sahne almak üzereler. Hepsinin dilinde bir "bahar edebiyatı" var. Bununla kasıtları, PKK vb. terör örgütlerinin gerçekleştirmesi muhtemel kanlı eylemler.
Bu eylemlerin hem toplumsal infial, hem de ekonomik kriz yaratacağını umuyorlar.
Ve sık sık, darbe güzellemeleri yapıyorlar. Orduyu yeniden bir "muhalefet partisi" gibi resmetmeye başladılar. Toplumu, "Erdoğan'a teslim olanlar" ve "teslim olmayanlar" diye ikiye ayırıyorlar. 7 Haziran'dan sonra başaramadıklarını şimdi başarmanın derdindeler.Kendilerince "teslim olmayanlar"ı motive etmeye çalışıyorlar. Formülleri de basit: MHP'yi Bahçeli'den, CHP'yi ulusalcı ve Atatürkçülerden arındır. HDP'nin devre dışı bırakılmasına engel ol. "Endişeli AKP"lileri yanına çek! Ve tabii her daim olduğu gibi sömürgecilerin sözünden çıkma. Hadi bakalım, elinizden geleni ardınıza koymayın. Bakalım bu milletin istiklalini ve ülkenin büyümesini engellemeye gücünüz yetecek mi?
Fahrettin Altun/Sabah
Hani, Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan, "Yargı kararı herkesi, her kurumu bağlar" diyordu ya... Anayasa Mahkemesi'nin aldığı "hak ihlali" kararı bir "yargı kararı" değildi, bir ombudsman görüşüydü ama MİT TIR'ları olayının uluorta konuşulmasına yasak getiren karar, adlı adınca "yargı kararı"ydı... Herkesi ve her kurumu bağlaması gereken bu karar, Joe Biden'dan torpilli Can Dündar'ı (niyeyse) bağlamadı.
Dün, bir gazetemiz, Anayasa Mahkemesi'nin nicedir beklenen gerekçeli kararını yayınladı... Hani, yine Anayasa Mahkemesi Başkanı Zühtü Arslan, gerekçesiz karar açıklamanın "anayasanın ruhuna" aykırı olduğunu söylüyordu ya... Gerekçesini ortaya koymadan, iki gazeteci hakkında karar aldılar (akıbetleri konusunda hüküm verdiler), bir diğer ifadeyle, anayasanın ruhuna aykırı davrandılar. "Pekâlâ gerekçe arkadan gelebilir" demiş oldular.
Bu nedenle "nicedir beklenen" ifadesini kullandım. Nihayet geldi... Nicedir beklenen gerekçeli karar geldi. İlk karar için "casusluk artık serbest" yorumunu yapmıştım... Belki biraz ileri gitmiştim ama gerekçeli kararı görünce "Hayır, hiç de haksızlık yapmamışım" diye düşündüm. Çünkü Anayasa Mahkemesi, gerekçeli kararıyla, casusluk suçunu "anayasal güvenceye" alıyor. "Hangi fiilin casusluk suçu sayılıp sayılmayacağına ilgili mahkeme değil, ombudsman olarak ben karar veririm" diyor.
Şimdi bakalım: Buyuruyor ki Anayasa Mahkemesi, "Siyasi casusluk yapıldığına ilişkin somut bilgi yoktur." Bir fiilin siyasi casusluk sayılması için, suçlanan kişilerin, düşman istihbarat birimlerine belge verirken yakalanmaları gerekmiyor.
Devletin gizli operasyonlarını faş etmek ve hasım ülkeler lehine durum yaratmak da "casusluk" kapsamına girer. MİT TIR'larına baskın yapan savcılar tutuklanacak, jandarma görevlileri tutuklanacak, sahte kimlikli "paralel muhbir" tutuklanacak, görüntüleri servis eden polisler tutuklanacak ve hepsi hakkında "casusluk" ve "vatana ihanet" suçlamasıyla dava açılacak ama hakkında yayın yasağı bulunan bir konuya ceffelkalem dalıp devletin mahrem bilgilerini faş eden Can Dündar bu suçlardan muaf tutulacak... Öyle mi?
Buyuruyor ki Anayasa Mahkemesi, "İfade özgürlüğü, aynı zamanda devleti veya toplumun herhangi bir kesimini inciten, şoke eden veya rahatsız eden düşünceler için de geçerlidir..." İyi de, burada bir "düşünce" yargılanmıyor. Bir "fiil" yargılanıyor. Dahası, söylediği "yalan"la güvenlik sorunu yaratan bir gazeteci muhakeme ediliyor. (Hatırlayalım: Can Dündar'ın ifadesini alan savcı soruyor: "MİT TIR'larının DAEŞ'e silah götürdüğünü iddia ediyorsunuz. Bu konuda elinizde bir belge var mı?" Can Dündar cevap veriyor: "Bu konuda elimde bir belge yok..." Savcı tekrar soruyor: "Peki, neye dayanarak böyle bir iddiada bulundunuz?" Can Dündar cevap veriyor: "Duyumlarıma dayanarak.")
Buyuruyor ki Anayasa Mahkemesi, "Biz esasa girmedik... Dündar ve Gül'ü tutuklayan mahkemenin gerekçesini yetersiz bulduk. Yerel mahkeme 'bariz takdir hatası'na düşmüştür." Bu gerekçeye verilecek tek cevap şudur: Sana ne!
Ahmet Kekeç/Star
Bir yabancı havaalanında THY uçağının yolcu alacağı kapının numarasını gözden kaçırdıysanız, endişelenmeye gerek yoktur. Kulağınızı çocuk seslerine ayarlamanız yeter! Koşuşturup gürültü patırtı yapan, ne yapacağını bilmediği için durmaksızın mızıldanançocukların bulunduğu yer muhtemelen THY koridoruna açılıyordur.
Nesnel bir gerçeklik bu! Modern ebeveynlik ve sosyal görgü anlayışımıza dair çok şey anlatıyor ama yorumunu şimdilik bir kenara bırakıyorum. Fakat benzer bir tablo daha var ki, biraz üzerinde durmak istiyorum. Neden mi söz ediyorum? Çocuklarımızın hayvanlarla karşılaşma anlarından; temel merak duygularının şefkat yerine şiddete yaslanmasından söz ediyorum.
Benim çocukluğumda oğlan çocukları ceplerinde sapanlarla dolaşıyordu; doğru! Fakat aklımız fikrimizin balkona gelen kuşları beslemekte olduğu da doğrudur.
Islak ekmek ve mısırları tazelemek başkasının değil, çocukların göreviydi. Zaten sapanlarla kuş vurduğumuz yalandır. Daha çok birbirimizin kafasını nişanlar, ona da kıyamazdık. Hayvan demek, merakla izlenmesi gereken bir şey demekti! Korkup kaçmasınlar diye karşılarında nefesimizi tutardık. Ardından içimizde ağır ağır şefkat gelişirdi. Şimdiki çocuklara bakıyorum.
Ne kuşlara, ne kedilere, ne tosbağalara, ne kirpilere bakıyorlar! Dehşet bir kayıtsızlık içindeler. İlk yaptıkları şey hayvanların üzerine doğru koşmak, kovalamak, hatta onlara vurmaya çalışmak. Bu tutum hafife alınacak bir şey olabilir mi? Sanmam. (Mavileğen rumuzunu kullanan bir dostumuz var; Cins dergisinde ve twitter'da bu konulara çok sık değiniyor ama kulak veren anne baba çıkıyor mu, bilmiyorum.) Aman yanlış anlamayın! Basmakalıp "biz ve onlar" veya "Batı- Doğu" ayrımıyla doğrudan ilgisi yok bu işin. Geçen sonbahar Roma'da, Tiber kıyısındaki yürüyüş yolunda üç yaşlarında bir çocukla serçeler arasındaki dostluğu bir saate yakın durup izledim. Minicik bir insanın üzerine sinmiş derviş sükûneti ve sevgisi beni nasıl büyüledi, anlatamam. Annesi ve ablaları da onu benim gibi uzaktan izliyorlardı. Hayır! Batılı değillerdi. Filistinlilermiş. Annesine "Korkmaz mı hiç?" dedim. Sorumu soruyla karşıladı: "Neden korksun ki?" Gerçekten de bir çocuk serçelerden neden korksun ki! Ya bizim çocuklarımız?.. Hadi kedileri köpekleri geçtim, kuşları bile görünce neden üzerlerine yürüyorlar? Sanırsınız ki, korkunç bir tehlikeyi savuşturuyorlar. Nasıl geldik buraya? Bu tabloda günümüz anne babalarının payı ne?
Haşmet Babaoğlu/Sabah
Çok şey istemiyoruz… Özgür, eşit, onurlu, tok ve kardeşçe yaşamak... Tüm kimlik ve kültürleriyle, 1. Dünya Savaşı'na kadar büyük bir medeniyet yaratmış, bir yok oluş çemberinden geçerken Çanakkale'de dünyaya meydan okumuş bir direncin mirasçılarıyız.
Yeni ülke kurulurken, yapılan kritik hatalar ile medeniyet kurucu/taşıyıcı özelliklerimiz tozlanmış, özgüvenimiz çökertilmiş, kardeş kardeşten şüphe duyar hale gelmiş. İşte son 14 yıldır, bu millet tüm parçalarıyla özgüvenine kavuşuyor ve o derece önleyici hamlelerle karşılaşıyor. Bizim kendi adımıza yaptığımız "çok şey istemiyoruz" tespiti de böylelikle boşa çıkıyor. Çünkü Türkiye'nin iç barışını sağlayarak ayağa kalkması, özgüvenini kazanması demek, bizim arzumuzdan bağımsız olarak "çok şey" istiyoruz demek. Bölgede ve dünyada statükonun değişmesi demek.
O nedenle bu büyük hamle, küresel ölçekte büyük bir aktörün geri dönüşü olarak algılanıyor. Çünkü bu coğrafya, doğasından ötürü, ya parçalanmış ya da güçlü devletler üretiyor. Ortası yok.
Bin küsur yıl önce, Türkler Anadolu'ya geldiklerinde Kürt ve Arap beyleri ve Ermeni prensleriyle karşılaştılar. Ama birbirleriyle savaşmayı sürdürmek yerine, baskıcı Bizans ve Pers imparatorluklarına karşı ittifak ederek ABD'nin nice sonra kurabildiği çokuluslu, çok kültürlü medeniyeti yarattılar. Osmanlı'nın bu özgüveni, çeşitliliği büyük bir sinerji ve güce çevirdi. Ne zaman ki bu özgüveni yitirdi, o zaman Sevr'e varan süreç yaşandı.
Osmanlı'yı yeniden ihya etmekten ve Viyana kapılarına 3. kez dayanmaktan bahsetmiyorum. Ama yeniden Ortadoğu ve bölgemizin parçalanmış devletçiklere bölünmeye aday olduğu bu günlerde, Türkiye'nin iç barışını, ortak amaçlarını, herkesi eşit/adil şekilde gözeten demokratik sistemini kurması ve dünyaya model olması gerektiğini ifade ediyorum. Bu kavgada, medyanın ciddi bir rolü var. Çünkü algı her şeydir. Medya algı savaşında sosyal medya fenomeni ile birlikte bu kavganın tam ortasındadır.
Markar Esayan/Akşam
"Yargıçlar kutsal varlıklar değildir. Mahkeme kararları eleştirilebilir, dahası eleştirilmelidir de. Aksi takdirde hukuk donar, gelişemez!" Anayasa Mahkemesi (AYM) Başkanı Zühtü Arslan'ın yukarıdaki ifadesine aynen katıldığımızı belirterek devam edelim... AYM, dershane dönüşüm yasasından sonra siyasi, hukuki, sivil sistemde dengeleri etkileyecek, hatta safları belirleyecek kritik bir karara bu kez "Can Dündar- Erdem Gül" bireysel başvurusunda imza attı. Dün yayımlanan gerekçeli karar, AYM üyelerinin kafasının karışık olduğunu gösterdiği kadar, üye yapısının ceza yargılamasına esas teşkil edecek konularda ne derece yetkin olup olmadığını da gözler önüne serdi. Ayrıca... Bireysel başvurularla ilgili "emsal karar oluşturma" çabasına rağmen mahkeme heyetinin henüz istenen kurumsal mesafeyi alamadığı da anlaşıldı. Anayasa yargısı fonksiyonu ile insan hakları ihlallerine ilişkin hüküm verme fonksiyonu arasında ayrım yapılması gereği de tescil edilmiş oldu.
AYM ve kararları dün olduğu gibi bugün de tartışılıyor. Tartışılacaktır da... Düne dair tartışmalar; AYM'nin yerindelik denetimine girişmesi, siyasi kararlar vermesi, sistem koruyucusu gibi hareket ederek egemenliğin kaynağına mütecaviz girişimlerde bulunmasıyla ilgiliydi. Bugüne dair tartışmalar ise AYM'nin özgürlükçü yorum yapan tek kurum rolüne soyunması buna karşın, milletin temsilcilerini ve yanı sıra diğer yargı organlarını anti demokratik kulvara itme arayışlarının uzantısına dönüşmesi riskiyle ilgili.
AYM'nin bundan sonra öncelikli konusu, "şeffaflık, hesap verebilirlik ve yetki alanını yeniden tanımlamak" olacaktır. Yorum yoluyla karar sahasını büyütme eğilimi sürdürülebilir olmayacaktır. Mahkeme; bireysel başvuruları hangi sırayla ve önceliklere göre ele aldığını, dosyaları görüşme takvimini, kararların açıklama zamanlamasını, hangi başvurunun neden acele işlerden sayılabildiğini, kamuoyuna mal olan olaylara ilişkin kararlar verilmeden önce gerçekleştiği öne sürülen diplomatik ve diğer ziyaretçi trafiğine de açıklık getirmek zorunda kalacaktır.
Okan Müderisoğlu/Sabah
Birbirine tamamen zıt zannettiğimiz KCK-PKK-HDP Kürt siyasi hareketi ile Gülen hareketi, bugün gelinen noktada, şaşırtıcı benzerlikler ve birliktelikler sergiliyorlar. Birincisi her iki hareket de Cumhurbaşkanı Erdoğan ve AK Parti iktidarına düşmanlıkta birbiri ile adeta yarışıyor. Bunun en ibretlik örneği MİT TIR'larının durdurularak Türkiye'nin "İslamcı terör örgütlerine silah yardımı yaptığı" iddiasına malzeme verme ihanetidir. HDP ve Gülen medyası; Paralel Devlet Yapılanması içindeki emniyet, jandarma ve yargı mensuplarınca yapıldığı iddia olunan bu ihaneti hep sahiplendi. Yetmedi, Cumhuriyet gazetesine malzeme temin edilerek 7 Haziran seçimlerinden bir hafta önce bir algı operasyonu da oradan yapıldı.
İkincisi, her iki hareket de dışarıdan medet umuyor. F. Gülen, Washington'da Temsilciler Meclisi üyeleri ile senatörlerden, Türkiye aleyhine imza toplamak için kendisine bağlı Türk okullarının öğretmen ve yöneticilerini, ABD'deki kültür merkezleri ile Türk-Amerikan derneklerini harekete geçirdi. Aynı şeyi Brüksel'de, Avrupa Birliği ülkelerinde yaptılar. Türkiye'nin Cumhurbaşkanı ve hükümet aleyhine, onursuz bir muhbirler lobisi olarak çalıştılar. Batı medyası üzerinde de ülkemiz ve devletimiz aleyhine büyük bir algı operasyonu yaptılar. Aynı şeyi Selahattin Demirtaş başkanlığındaki HDP heyeti ABD'de, Avrupa'da ve Moskova'da da yaptı. AB ülkelerinde, bilhassa Almanya'da zaten kollanan, himaye gören güçlü bir PKK yapılanması var. Avrupa'da aynı himayeyi Gülen hareketi de görüyor.
Üçüncüsü, her iki hareket de dışarıdan cesaret ve destek alıyor. İki hareket de yerli ve bağımsız bir karakter taşımıyor. Gülen hareketi yerli-milli ve bağımsız olma iddiasındaydı. F. Gülen'e ABD'de oturma izni (Yeşil kart) için CIA ve Kiliseler, önde gelen papazlar kefil olunca bu iddiası bitti. Artık şunu herkes görüyor ki Rusya ve Batı, her iki hareketi de açık ya da üstü örtülü destekliyor. ABD, bir yandan PKK'nın Suriye kolu PYD'yi terör örgütü olarak görmediğini ilan ediyor, bir yandan da Zaman'a, "düşünce özgürlüğü" savunuculuğu altında destek çıkıyor. Aynı tavrı Brüksel de sergiliyor.
Dördüncüsü, Gülen cemaati ile PKK'nın yan yana geldiği iki önemli sahne var.
Hatırlanacağı gibi 1128 akademisyen bir bildiri yayınladılar. PKK teröründen, bölücü teröristlerden hiç bahsetmeden devletimizi, kendi vatandaşlarına karşı Güneydoğu'da kıyım ve katliam yapmakla suçladılar. Askerimizin ve polisimizin her gün şehitler vermesini görmezden geldiler. Bu akademisyenlere, ABD'nin hem Büyükelçisi hem de Başkan Yardımcısı Biden sahip çıktı. Fethullah Gülen de sahip çıktı. Onursal Başkanı olduğu Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı yazılı açıklama yaparak, "Sessiz kalarak akademisyenlerin linç edilmesine ortak olmayacağız" dendi. Bu öyle bir fotoğraf ki, her şeyi anlatıyor: ABD Başkan Yardımcısı, F. Gülen ve A. Öcalan birlikte poz veriyorlar...
Gülen cemaati ile PKK, asıl 7 Haziran seçimlerinde birlikteliklerini aleniyete döktüler. Gülen Cemaatinin tabanında yüzde 10 barajını aşması için HDP'ye ciddi bir meyil oldu. Yalan söyleyerek bunu inkâr edebilirler. Ama 7 Haziran'dan sonra ısrarla CHP-MHP-HDP hükümeti istemelerini, Bahçeli sert tepki verince "o zaman CHP-HDP restorasyon hükümeti kurulsun" diyerek yaptıkları yayınları kim unutabilir? Fethullah Gülen'in terör örgütünün partisini hükümette görme cinnetini bu millet asla unutmayacak.. Beşinci olarak KCK-PKK-HDP çizgisi ile Gülen hareketinin en büyük benzerliği ise şudur: Türk olsun, Kürt olsun bu milletin evlatlarını gencecik yaşlarında alarak, onların vicdanlarına ve akıllarına ipotek koyarak kendi devletlerinin karşısına diktiler. Bunlar, bizim evlatlarımıza kıydılar. Birisi silahlandırarak kendi muhayyel yönetimleri için onları vatanı bölmeye yönlendirdi. Gülen de, kendi muhayyel Türkiye'si için onları yabancı ajanlar gibi gizleyerek devlet içinde bir otonom yapı kurarak Türkiye'nin yönetimine el koymaya kalktı. İkisi de millete yaslanmadılar ve millet de onları Sur'un hendeklerinde, Zaman'ın önünde yalnız bıraktı...
Hüseyin Gülerce/Star
12 Mart darbesinin kaynağı çok tartışılmış bir konudur. Mesela 12 Mart'ta Amerikan parmağı arayanlar, aslında ülkeyi bu müdahale sürecine getiren olaylar zincirinin 9 Mart'ta kendi parmaklarının işin içine sokulmasıyla ortaya çıktığını anlayacak durumda mıdırlar? "1965-1971 yılları arasında yaklaşık yılda %7 büyüyen, düşük enflasyon içinde yine yaklaşık %23'lük bir tasarruf oranıyla temel endüstrilerini kuran bir ülkede, tarımsal toplumdan sanayiye geçme konusunda ciddi atılımların yapıldığı bir dönemde bu darbe nereden çıkmıştır?"
68'olayları dünyanın birçok yerinde daha fazla özgürlük daha fazla bireysel taleplerle ortaya çıkarken, Türkiye'nin 68 kuşağı denilen gençlik hareketlerinin, ilginçtir 'sosyalizm adı' altında daha fazla 'devletçilik daha fazla bireysel özgürlük düşmanı' bir yöne kaydığı görülmüştür.
Bu sosyalizan hareketlerde sadece kapalı toplumun idealizasyonu yapılmayıp, aynı zamanda demokrasiye, halkın tercihlerine karşı da açık bir düşmanlık sergilenmekteydi. Daha da kötüsü; bu hareketlerin hem mücadele yöntemi olarak hem de söylem olarak militarist bir yaklaşımı benimsemelerinin, onların adeta devrimciliğinin göstergesi olarak görülmesiydi.
Bu yapıdaki örgütlenmelerin diğer bir hususiyeti ise askerle kurulan temastır. Türkiye'nin zayıf demokrasisine karşı kullanılan saldırgan dil, militarist söylemin sosyalizan sloganlarla iç içe geçmesi, 27 Mayıs darbesinden sonra başta medya çevrelerinde olmak üzere, aydın-bürokratik zümrelerde yerleşik hale gelen 'seçimle gelenlerin kötü' olduğuna dair neredeyse inanç haline gelen düşünceler, en örgütlü kurum olan ordunun içindeki bazı unsurların (devrimciler denilmesinden hoşlanan cunta mensupları veya çete) bu sosyal psikoloji içinde bulunan sol iddiasındaki örgütlere kolayca nüfuz etmesine yol açmıştır.
'Ordu-gençlik el ele devrimci cepheye' yürüyüşü başlamıştır. "Bu yürüyüşün hedefi 9 Mart'ta darbe yapmaktır, fakat yürüyüşün içindeki bazı unsurlar darbe tarihini erteleyerek randevuyu 12 Mart'a verirler ki 9 Martçıların örgütsel faaliyetleri adeta 12 Mart'ı hazırlamak, yani Türkiye'nin demokratikleşme sürecine darbe yapılmasına gerekçe olmak üzere planlanmıştır."
Peki neden? Batı sisteminin patronajı, üstelik Soğuk Savaş ortamı içinde Sovyet Rusya ile ekonomik işbirliği yaparak İskenderun Demir Çelik Fabrikaları'nı kurmayı başaran, ilk büyük alüminyum tesisini Seydişehir'de üretime açan Türkiye'ye karşı tahammülsüz müdür? Tam bu noktada; demokrasi sayesinde hükümet olanlardan Batı'nın neleri istediğine ve 12 Mart Hükümetlerinin ilk icraatlarının ne olduğuna bakmak gerekmez mi? Aynı Batı sistemi şimdilerde Suriye'de Türkiye'yi Rusya ile karşı karşıya getirerek yine bir şeyler istiyor olmasın!
Vedat Bilgin/Akşam
Mültecilerle ilgili Türkiye ile AB arasındaki görüşmeler konusunda bir açıklama yapan BM Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) sözcüsü, Avrupa Birliği'nin sığınmacıları Türkiye'ye geri gönderecek olmasının endişe verici olduğunu söylemiş. Bunun iyi bir fikir olduğunu düşünmediklerini belirten sözcü, "sığınmacılar AB ülkeleri, ABD, Avustralya, Arap ülkeleri gibi diğer ülkelere yerleştirilmeli" demiş ve eklemiş: "AB'nin sığınmacıları topluca Türkiye'ye geri göndermek istemesi, ne AB ne de uluslararası hukuk kurallarıyla örtüşür." Konuşan Birleşmiş Milletler'in bir yetkilisi. Söyledikleri de doğru. Ama, kendi vazifelerini yapmayan Birleşmiş Milletler, başkalarına talimat veriyor. Her işin normal hal yolları ve tabii olarak çok sayıda da anormal hal yolları vardır. Suriyeli mülteciler meselesi ile ilgili de böyle. Aslında en normal olanı, daha baştan gerekli tedbirlerin alınıp kendi halkına ölüm yağdıran diktatörün bir şekilde hizaya getirilmesi ve Suriyeli Mülteciler meselesinin doğmasını engellemekti.
…Uluslararası mekanizmalar, Suriye'de karışıklık meydana gelmesini, dolayısıyla 400 bine yakın insanın ölümünü ve on milyona yakın insanın muhacir olmasını engelleyemediler. Bu yetmezmiş gibi, atılması gereken diğer makul adımlar konusunda da ipe un serdiler sürekli olarak. Türkiye, Suriyelilerin kendilerine ait topraklarda oluşturulacak güvenli bölgelerde toparlanmaları teklifini geliştirdi. Uçuşa da yasak bu bölgelerde hayatlarını sürdürebilecek Suriyeliler ülkelerini terk etmeyecek ve nüfus kaydırma işlemine de geçit verilmemiş olacaktı. Ancak aklın söylediğine, yani yapılması gereken doğru şeylere uluslararası kuruluşların gücü yetmedi ve Suriye'nin karışmasından menfaat uman ülkelerin de işe karışmasıyla mülteci meselesi ortaya çıktı. Hesap, Suriye'den van korkusuyla kaçanların Irak, Ürdün, Lübnan ve Türkiye'ye sığınmaları ve bundan sonraki hayatlarını sonsuza kadar buralarda sürdürmeleri, yani Suriye'yi boşaltmak idi belki de. Filistinlilerin yaşadıkları, bu türden niyetler olabileceğinin en açık ispatı.
BM Mülteciler Yüksek Komiserliği sözcüsünün AB ve uluslararası hukuk kurallarını hatırlatması güzel de, Birleşmiş Milletler kurallarına da bir göz atması gerekiyor...
Ekrem Kızıltaş/Takvim
Paralel Yapı ile mücadelede gizli kahramanlara sahip çıkılıyor mu? Sorumuz bu. 17-25 Aralık darbe sürecinin sebep olduğu travmatik etkinin de tesiriyle el yordamıyla başlayan bu mücadelenin üzerinden neredeyse iki yıl geçti. Normalde, bu kadar zaman sonra artık Paralel Yapı ile mücadelenin çok daha sistematik olarak yürütülmesi, bu meseleye başlarını koyan insanların daha güçlü bir biçimde desteklenmesi ve yüreklendirilmesi gerekir. Peki, öyle mi? Kısa cevap; Hayır!
Adına Cemaat de denen Paralel Devlet Yapılanması FETÖ, AK Parti'yi ve Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ı hedef aldıktan sonra yargıda, bürokraside, emniyette, TSK'da kritik görevlerde bulunan insanlar, ülke sevgisiyle saflarını belirleyip büyük bir mücadeleye girişti. Onlar bir yandan Cemaat'in sinsi yapılanmasını çözmede devlete ve basına ciddi destekler sundular, diğer yandan da makamlarına yönelik tehditlere, sindirme politikalarına aldırış etmeden davalar açtılar, soruşturmaları yürüttüler ve operasyonların yapılmasına ön ayak oldular.
Onlar olmasaydı Paralel Yapı ile mücadele çok zorlaşırdı.
Paralel Yapı 2008'den itibaren darbe hazırlığına başladığında ilk itiraz edip eleştirenlerdendi Ümit Akdemir. Bu yüzden Cemaat içinde "Erdoğan'ın adamı" olmakla suçlandı. Ama buna rağmen susmadı ve Cemaat'in tabanını bilgilendirmeye çalıştı. Darbe tarihi yaklaştıkça net cümlelerle yanlış bir yola girildiğini anlattı. Çalıştığı Cemaat'e bağlı iş yerlerinden Tayyip Erdoğan'ın adamı ve Mit ajanı diye açığa alındı. Ve 17-25 Aralık darbe girişimi gerçekleştikten sonra Ümit Akdemir aktif mücadeleye girişti. Üstelik işsizdi, elindekini avucundakini harcayarak çalışmalarını yürüttü. Bu çabaları sonucunda binlerce kişi Cemaat tabanından ayrıldı. Ulusal ve yerel basın yayın organlarını bilgilendirdi ve televizyon programlarına çıktı. Seçimlerde gönüllü olarak çalıştı. Devlete her konuda yardımcı olarak Paralel Yapı'nın stratejik bazı planlarını ve partiler üzerindeki projelerini deşifre etti…
Son aylarda da bana aktardığı bilgilerle yazdığım yazılar Paralel Yapı'nın mevcut tabanını derinden etkiledi. Televizyon ve gazetelerinde hakaretler ederek cevap vermeye çalıştılar. Çünkü bu yazılar içyüzlerini kendi dilleriyle anlatıyordu.
Ümit Akdemir bugüne değin bana kendi özel durumundan hiç söz etmedi. Ancak Paralel Yapı'yı deşifre eden gizli kahramanların başlarına gelenleri işitince ona doğrudan sordum durumunu. Tahminim doğru çıktı. Yıllardır işsizdi, borçlanmıştı ve üstelik iş arayışlarına kimseden yanıt alamıyordu. Ümit Akdemir gibiler her ilde var. Zaten olmasaydılar meselenin aydınlanması biraz zor olacaktı veya gecikerek ters dönecekti. Onlar bu gücü Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın Paralel Yapı karşısındaki güçlü duruşundan, "İnlerine kadar gireceğiz" sözlerinden aldılar. Ama pek çoğu mevcut hükümetle bağ kurmakta zorluk çekiyor. Ben "Ne oluyor" diye merak ediyorum hakikaten. Söylemde her şey pırıl pırıl ama iş icraata gelince geç kalmış, iyi planlanmamış operasyonlardan başka bir şey yok. Bu insanlarla koordine edilerek yürütülecek mücadele için kurulmuş bir sistemin olmadığı aşikâr.
Ümit Akdemir, çaresiz kaldığı için Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'a yaptıklarını, kim olduğunu ve Paralel Yapı ile mücadelenin devamında önerilerini içeren geniş bir mektup yazmış.
Başbakanlığa, Başbakan Ahmet Davutoğlu'na da yazmasını önerdim. Biraz sıkıntıyla "Bilmiyorum ki nasıl olur" dedi.
Sorun bu. Paralel Yapı ile mücadele yalnızca Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın meselesi değil. Hükümetin bu insanlara daha güçlü biçimde sahip çıkması gerek.
Fuat Uğur/Türkiye
Siyasi kulislere bomba gibi düşen Bahçeli'nin son açıklamalarını hatırlamakta yarar var: "İktidar, anayasada ne gibi bir değişiklik düşünüyorsa bunu ağızlarına sakız edeceklerine, TBMM'ye getirsin. Bu ancak referandumla mümkün olabilir. Onun için de 317 milletvekilinin 330'a tamamlanması lazım. Tamamlandığı takdirde belirledikleri veya özledikleri anayasa değişikliğini yapmak için millet huzuruna çıkmış olurlar. Referandum olursa MHP, anayasa konusundaki hassasiyetlerini göz önünde bulundurarak, gerekli tedbirler alınmak suretiyle, kamuoyunun aydınlatılmasında kendi dünya görüşü ve parti ilkeleri çerçevesinde katkı sağlayacaktır. Anayasa masasından iktidar kalksa dahi, o masada en son oturacak olanlar yine MHP'nin 3 değerli milletvekilidir."
Bahçeli, bu açıklamasıyla hem anayasa yapma konusunda masadan kalkmayacaklarını belirtiyor hem de referandum yolunun açık olabileceğini söylüyordu. Aslında siyasi partiler arasında "normal ilişkiler" olsa bu hiç de şaşırtıcı bir çıkış olmayacak ve bir muhalefet partisinin yapması gereken tavır sayılacaktı. Ancak Türkiye'de iktidar muhalefet ilişkisi normal olmadığı ve iktidara anayasa yaptırmamak için bahane arayan bir muhalefet aklı olduğu için bu açıklamalar şaşırtıcı geldi ve sert eleştirildi. Peki, ne oldu da düne kadar her şeye "hayır" diyen Bahçeli, birdenbire rota değiştirdi? Muhalefet partilerine, bazı medya organlarına ve bir kısım aydına göre "Bahçeli bunu hep yapıyor, AK Parti ne zaman sıkışsa Bahçeli imdadına yetişiyor" diye açıklıyor.
Hatta bir adım ileri gidip, şu tespiti yapanlar bile var: AK Parti, dışarıdan Suriye nedeniyle sıkışmışken, içeride PKK'yla başı dertteyken, kendi içinde ciddi kavga yaşama ihtimali varken, MHP neden "yardım eli" uzatıyor?
Bahçeli'ye açılan savaşın arkasında böyle kötücül bir muhalefet aklı var. Oysa dışarıdan, önyargısız bakan biri Bahçeli'nin ortaya koyduğu siyasetin daha gerçekçi olduğunu AK Parti'den çok MHP'ye öncelediğini görür. Bahçeli'nin derdi AK Parti'yi kurtarmak değil MHP'yi "milliyetçiliğin" ana partisi pozisyonunda tutmak. Çünkü son dönemde Türkiye'yi Suriyelileştirmek isteyenlerin saldırısı nedeniyle yükselen milliyetçilik AK Parti'ye yönelmiş durumda. Bu MHP'yi kaygılandırıyor. Bir başka kaygı noktası daha var; tabanın iç muhalefetle sokağa çekilmesi...
İşte Bahçeli, milliyetçilerin AK Parti'ye kaçma ve sokağa çekilme ihtimaline karşı "pozitif bir muhalefet hattı" izleyerek mevcut muhalefetle aynı safta durmak istemiyor. Çünkü Bahçeli, hem MHP içindeki muhalefetin hem de CHP ve cemaatin gözlerini körleştiren bir"AK Parti düşmanlığı" yaptığını ve bunun da "ülke düşmanlığı"na dönüştüğünü görüyor. Yani Bahçeli, AK Parti sevgisinden değil, muhalefetin kötü bir noktaya savrulmasından kaygı duyduğu için böyle davranıyor. Ne dersiniz, haksız mı?
Mahmut Övür/Sabah
Geçtiğimiz yazıda Paralel Devlet Yapılanmasının sözcülerinin cemreler düşünce Mart'ta çok güzel şeyler olacağı ve kendilerine düşman olarak gördükleri seçilmiş Cumhurbaşkanı ve seçilmiş hükümetin de düşeceği iddialarını aktarmıştım. PKK da PDY'ya benzer bir şekilde Mart'ta Nevruz'daki ayaklanmayla beraber silahlı özyönetim adı altında, PKK'nın egemenlik ilanına izin vermeyen Cumhurbaşkanı Erdoğan ve Davutoğlu hükümetinin düşeceğini iddia ediyor.
PDY ve PKK'nın aynı anda benzer iddiaları dile getirmelerini bir yana kaydetmek lazım. Buna başka bazı grupları da eklemek mümkün. Aslında PDY de PKK da kendi başlarına seçilmiş Cumhurbaşkanını ve hükümeti deviremeyeceklerinin farkındalar. O yüzden Erdoğan ve hükümet karşıtı bir cephe oluşturarak, Türkiye'nin demokratik olarak yönetilemeyeceği bir şiddet ve kaos kampanyası hazırlıyorlar...
Şiddet ve kaos kampanyası ile Cumhurbaşkanı ve hükümetin yönetemeyeceği ve demokratik olarak çözüm bulunamayacak bir kriz oluşturulursa, iktidarın hata yapacağını düşünüyorlar. Böylece iktidarı devirebilecek bir dış savaş veya iç savaş veyahut da bütün bunları engellemek üzere bir darbe olmasını bekliyor ve arzuluyorlar. Dış savaş ve iç savaş ihtimalleri de, "darbe mekaniği"ni işletmek üzere, orduyu ikna edecek birer tehdit olarak kullanılıyor. Bu durumun kendilerinin üzerlerindeki baskıyı azaltacak yeni bir siyasi denklem oluşturabileceğini değerlendiriyorlar.
Demokratik meşruiyetini kaybetmiş bir iktidarın PDY'na muhtaç olacağını, PKK'nın önce Suriye sonra Türkiye'deki özyönetimlerine itiraz edemeyeceğini, itiraz etse de gücünün yetmeyeceğini varsayıyorlar. Bu senaryoyu yazanlar, Türkiye'nin Suriye'de ABD ve Rusya ile anlaşamamasından AK Parti içindeki muhtemel anlaşmazlıklara, ordudaki hizipleşmelere kadar bu senaryoyu destekleyecek kendilerince zengin bir argüman ve okuma yapmış durumdalar. O yüzden bu senaryoyu yazanları, bunun aksine ikna etmek ve meşruiyete çağırmak fayda etmeyecek gibi görünüyor.
Demokratik siyasi otoritenin ve Türkiye'nin PDY ve PKK'nın aynı anda dile getirdikleri şiddet ve kaos kampanyasıyla darbe mekaniğini harekete geçirme kampanyasını, demokratik hukuk devletinin sınırları içinde ağır bir şekilde mağlup edilmesi dışında bir seçeneği mevcut görünmüyor.
Murat Yılmaz/Yeni Yüzyıl