Bazılarının gözünde kendini hayır işlemeye adamış bir din adamı olarak görülen Fethullah Gülen'in gerçek kimliğinin ve kişiliğinin açığa vurulduğu olay, televizyondan yayınlanan "Beddua"sıydı... Bu dramatik hatadan sonra onun imamlarının Gülen'e "Mümkün olduğunca sessiz kalmaya çalışın" diyerek tavsiyede bulunmaları beklenirdi.
Esop "İyi giysiler çirkinlikleri örtebilir, ama akılsızca sözler sadece akılsızlıkları teşhir eder" demiş... Bir Amerikalı yazar da "Suskunluğum en büyük silahımdır" demez mi? Sonuçta Gülen susmak yerine konuşmaya devam etti. Son olarak da örgütünün internet sitesinde yayınlanan 35 dakikalık konuşmasında hem halka hakaret etmiş hem de AK Parti hükümetini tehdit etmiş... Milli iradenin tercihini kömür ve para karşılığı yaptığını söyleyerek halkı cahillikle suçlamış. Gülen konuşmasında "Cahil halk coşar, onlar coştururlar halk da koşar arkalarından. Bazen bir kilo kömüre, bazen on kilo kömüre, bazen yüz liraya, bazen bin liraya peylenen insanlar her zaman olmuştur" demiş.
Gülen Örgütü'nün MİT Müsteşarı Fidan'ı hedef alan ilk darbe girişimi ertesinde yaşananlar hepimizin hatırında... Yargıya ve polise sızan imamların işlediği suçlar adliyelerde. Ve artık halk da, devlet de bu örgütün yöntemlerini iyice biliyor. Bunlar hedef aldıkları kişiler hakkında yapay suç delilleri üretiyorlar. Bu kişilere önce giden imamlar, bu yapay delilleri göstererek tehditlerini seslendiriyorlar ve kişinin örgütün yörüngesine girmesini öneriyorlar. Eğer kişi bunu reddederse, hakkında adli soruşturma başlatılıyor ve süreç tutuklamalara kadar dayanıyor.
İletişimin bütün araçlarının gizli dinlemelerde kullanıldığını, seks kasetleriyle siyasi partilerin hizaya getirildiğini hepimiz görmedik, duymadık mı? Olayın en acı yanı da, bu eylemlerin büyük ölçüde Amerikan derin devletinin öngördüğü doğrultuda gerçekleştirilmesi değil midir? 1 Mart Tezkeresi'nin reddinde katkısı olan sivil ve asker pek çok isim, Gülen Örgütü'nün hedefinde değil miydi? Fethullah Gülen'in bütün bunlar yaşanmamış gibi ve "Tele-Beddua" gibi dramatik bir hatadan sonra susması daha akla uygun olmaz mıydı? Esop'un söylediği gibi gerçekten "İyi giysiler çirkinlikleri örtebilir, ama akılsızca sözler sadece akılsızlıkları teşhir eder"miş.
Mehmet Barlas/Sabah
Sabah Gazetesi yazarı Mahmut Övür'den öğrendiğime göre, Metin Münir adlı biri şöyle yazmış (Sabah, 3 Mart 2016, "Generalleri özleyen aydınlar"): "Farkında değildik. Ama Türkiye'de bir tek gerçek muhalefet partisi vardı. O da ordu idi. Ordu siyasetteki hâkim pozisyonunu kaybedince Türkiye muhalefetsiz kaldı. Hadi sağ elimle sol kulağımı tutmadan söyleyeyim: Eğer ordu eski gücünde olsaydı Erdoğan çoktan devrilmiş, AKP kapatılmış, küçük dağları yaratan birçok AKP'li Can Dündar ve Erdem Gül'ün içtiği zehri tatmak üzere hapishaneleri doldurmuştu." Bu paragrafı aktaran Övür hemen ardından şu yorumu yapıyor: "Utanç verici bir savrulma... Daha önce de demokrat ve sosyalist olduğunu bildiğimiz bir kısım aydının darbe özlemine tanık olmuştuk ama bu kadar çirkinini ilk kez görüyoruz. Yazının sonunda 'ben orduyu tercih etmem' demesi ne yazık ki bu rezilliği örtmeye yetmiyor." Övür'ün yorumundaki püf noktası "demokrat ve sosyalist olduğunu bildiğimiz" ifadesi. Bu ifade sosyalist olmakla demokrat olmanın bağdaştığını varsayıyor. Sosyalist olmakla demokrat olmayı özdeşleştirenler de var. Bütün sosyalist örgütlerin demokrat sıfatını da isimlerinde veya ideolojik metinlerinde, programlarında, tüzüklerinde kullanması bir şekilde bu algıyı kuvvetlendiriyor.
Herkesin bildiği ama medyada neredeyse benden başka hiç kimsenin dile getirmediği bir gerçeğin altını çizeyim. Avrupa'da sosyal demokrasiyle eş anlamda kullanılan sosyalizm değil ama ortodoks hâliyle sosyalizm demokrasiyle uzlaşmaz. Bu yüzden sosyalizm ve demokrasi zıt kutuplarda yer alır. Sosyalist demokrat bir oksimorondur, yani bir araya getirilemeyecek iki kelimenin birlikte kullanılmasıdır. Faşist demokrat demekle aynı şeydir. Sosyalizm bir sert ideoloji, demokrasi ise bir siyasî yönetim biçimi. Demokrasi bir ideoloji değil ama ideolojilerin çatısı altında barınmasına imkân veren, kendisi de özünde liberalizm ile ittifak yapmak zorunda bir teknik. Kısaca demokrasi dediğimiz rejimin asıl ve tam adı liberal demokrasi. İster millî, gerçek, ister halkçı, İslâmî gibi sıfatlar ekleyin bir şey değişmez. Demokrasi olmak isteyen her rejim liberalizme dayanmak ve saygı göstermek zorunda. Sosyalizm özünde bir savaş ideolojisi. Bu savaş sosyalistlerin muhalefette ve iktidarda olmasına göre iki yönlü. Muhalefette savaşın İlk boyutu sosyalist olmayanlara ikinci boyutu ise sosyalist yapılanmalar içinde sosyalizme uymadığı iddia edilenlere karşıdır. Sosyalistler iktidara gelince örgüt içi savaş ülke içi savaşa tahvil edilir. Sosyalist olmayan kişiler ve toplum kesimleri tasfiye edilir.
Sosyalizm toplumda çoğulculuk değil tekillik peşindedir. Sosyalistler toplumsal çoğulluğu kabul etmez ve savunmaz.Sosyalistlere göre sosyalizm tek doğrudur ve herkesin sosyalist olması gerekir. Her şeyin bir sosyalist olanı, sosyalizme uyanı, bir de sosyalist olmayanı, sosyalizme uymayanı vardır. Aytekin Yılmaz'ın Sığınamayanlar adlı son romanında yaşanmış olaylar üzerinden anlattığı gibi, katı sosyalist örgütlerde rüyaların bile sosyalist olması istenir. Birçok sosyaliste göre, sosyalist olmayanlar ya aklî/zihnî yetersizliklerinden ya da hainliklerinden dolayı bu durumdadır. Sosyalist bir ülkede sosyalist olmayanların özellikle açık ve resmî varlığa sahip gruplar halinde yaşamalarına ve sosyalist olmayan pratiklere -meselâ üretim araçlarını mülk edinmelerine- serbest teşebbüse girişmelerine, sosyalizmi reddeden dergiler, gazeteler çıkarmalarına izin verilmez. Bunlar hep sapma olarak görülür ve ağır biçimde cezalandırılır.
Atilla Yayla/Yeni Yüzyıl
Pek de tutulmamış bir yerli film var: "Mandıra Filozofu"... Bazı gazetelerin kültür-sanat servislerinde çalışan yarıaydın çocuklar bu filmi "köy devrimi" diye övüyorlar, geçen gün okudum. Yok, Köy Enstitüleri ya da Köykent kurarak yapılacak "memur devrimi" değil tabii, çocuklar o kadar da çemiş değiller.
Bu, "İstanbul'u terkedip köyde huzura kavuşma" devrimiymiş. Filmde Mustafa Ali diye bir adam var, felsefe mezunuymuş, elbette uzun sakallı. Çökertme'de ıssız bir kulübeye yerleşiyor (oralarda ıssız noktalar kalmışmış meğer!), doğayla iç içe yaşıyor, eh, bol bol da kitap okuyor.
Arazisini satın alıp oraya otel yapmaya, yani işe yarar hale getirmeye, değer üretmeye çalışan işadamı Cavit'e de bol bol "çift sarılı köy yumurtasının, kütür kütür hıyarın, mis gibi domatesin, billur gibi zeytinyağının" erdemlerinden sözediyor. Filmin sonunda elbette Cavit de ona katılacak, otel yapmak gibi "pis kapitalist" işlerden vazgeçecektir. Bazı pis kapitalistler Cavit gibi ahmak olmadıkları için Emek Sineması'nı içinde fareler koşturan bir mezbelelik olarak bırakmamışlardı... Bu dandik film üzerinde niçin bu kadar durduk?
Bu saçmalığı "solculuk" sanan safdilleri uyarmak için. Çalışmayacaksın (ama arazilerin olacak tabii), yan gelip yatacaksın, sana filozof diyecekler. Arkadaşlar, "köye dönüş" özlemi, faşist bir hayaldir! Alman faşistleri, özellikle tavuk çiftliği işletmeciliğinden gelen Heinrich Himmler, başta Berlin olmak üzere büyük şehirleri hiç sevmezler, kadının evinde oturacağı gibi köylünün de köyünde kalacağı bir çeşit "kapitalizm öncesi düzen", bir çeşit "yeniden üretilmiş Ortaçağ" hayal ederlerdi...
Kös kös geri dönenler oldu. Çökertme'nin mis gibi kebabıyla iş bitmiyordu. Eşkıya Halil'i jandarmaya kurşun attığı için devrimci sanıp, "arkadaşım İbram Çavuş Allah'ıma emanet" dizesini de "arkadaşım İbram Çavuş yoldaşlara emanet" yaparak dumanlı kafayla türkü söylemek, ancak yazın oralara aşk yaşamaya gelen bunalımlı kadıncağızları etkileyebilirdi... Mandıra haybecisi, gel bak, bizim piyasada deniz otobüsü iskelesine ve metro istasyonuna karşı çıkıp "buz gibi kuyu suyuyla sulanmış Langa bostanı hıyarını" özleyen kızlar var, seni tanıştıralım. Yumurtayla zeytinyağını da Migros'ta satıyorlar gayet kapitalist bir şekilde. Eline "saman yapışmış tavuk dışkısı" bulaştırarak mutluluk aramana gerek yok.
Engin Ardıç/Sabah
Aydın Doğan'ın en büyük muhalifiyim ama şunu da tespit etmek gerekir ki Doğan kendini zengin eden Eski Türkiye sisteminin yaşaması için elinden geleni yaptı ve hala yapıyor. Adam geldiği yere ihanet etmiyor ve kurt zekasıyla yol arıyor. Aydın Doğan aslında 28 Şubat ruhuna ve korkunç bir pusu zekasına hep sahip oldu ve hala sahip. 28 Şubat'ın bütün medya yöneticilerini bünyesine aldı. 28 Şubat sürecinde Aydın Doğan'ın yok ettiği tüm patronların baş adamları geçen zaman içinde Doğan'ın emrine girdi ve eski patronlarına ihanet ettiler. Hatta yok etmeyi düşündüğü ama yok edemediği Tayyip Erdoğan'ın iki adamını da emrine aldı ve o ikisini de zaman içinde Erdoğan'a ihanet ettirdi. Hatta bazılarını emrine almadan sadece vaatleriyle yoldan çıkarmayı ve bitirmeyi başarabildi. Aydın Doğan hala tam bir 28 Şubatçıdır. 28 Şubat'ın son kalesidir.
Aydın Doğan kendisini çok güçlü hale getiren 28 Şubat ruhuna hiç ihanet etmezken son 13 yıl sayesinde ve özellikle Recep Tayyip Erdoğan sayesinde bir yere gelebilen iş dünyası temsilcileri yaşadığımız son kritik 2.5 yılda neler yaptı? Elbette aralarında dik duranlar oldu ama maalesef istisnadır. Düşünün ki bulunduğu tüm konumu Erdoğan'a borçlu biri Nisan 2014'te bir gazetecinin sorusu üzerine TUSKON hainleriyle ilgili "TUSKON üyesi bir çok arkadaşımız var ve bunlarla aramızda hiç bir sorun yok, niçin sorun olsun?" diye cevap verdi. Üstelik bu şahıs 1 Mart 2014'te TUSKON toplantısında -Recep Tayyip Erdoğan fare gibi kaçacak delik arayacak- dendiğini çok iyi biliyor. Gazetecinin bu 1 Mart 2014 gerçeğini hatırlatmasına rağmen TUSKON'u övüyor çünkü Fethullahçılardan fare gibi korkan bir karaktere sahip. Yine bir başkası Kaynak Holding'in hukukun emriyle basılması üzerine şu demeci veriyor...
"Kaynak Holding konusu çok konuşuldu ama sahipleri de bunu -Fethullahçı örgüt mensubu olduklarını- yalanladı. Bize de böyle bir şikayet gelmedi. Çünkü 350 bin üyeniz var, böyle bir şey olsa bu konuda şikayet önce size gelir. Gelmese bile duyum alırsınız. Şimdiye kadar herhangi bir duyum almadık, zaten o holding patronları da bunu yalanladı."
Böyle kaypak ve böyle karaktersiz bir açıklama olabilir mi? Kaynak Holding'in Fethullahçı olduğunu bu ülkede cümle alem biliyor. Tıpkı Zaman'ın ne olduğu bilindiği gibi. Nasıl olur da -Sahipleri bunu yalanladı- gibi saçmasapan bir açıklamaya sığınılır? Üstelik bunu yapan kişi iş alemindeki varlığını AK Parti ve Erdoğan'a borçlu. Bu yapılan şeyin adı düpedüz ihanettir. Dahası bu ihanete imza atanlar şimdi de devlet kaynaklarından yüzlerce milyon dolar rant kazanma hayalleriyle proje yapıyorlar. Olacak iş değil bu. Elbette gittikleri yerden ağır bir cevap aldılar ve başka yerlerden de alacaklar. Tüm devlet birimleri de bu konuda uyarıldı. Bu topraklardaki büyük harfle olan DEVLET olgusunu küçümsüyor bu beyzadeler. Konu demokrasinin ve Türkiye Cumhuriyeti'nin yanında teröristlere karşı dimdik durmaya gelince yan çizen, kaypaklık yapanlar konu rant yemeye geldi mi açgözlü şekilde saldırıyorlar. Önümüzdeki dönemde artık bu iki yüzlü kaypak tavırlılara asla izin verilmeyecek...
Cem Küçük/Star
Yeni bir Çözüm Süreci'nde HDP'nin muhatap alınması gerektiği, böylece Selahattin Demirtaş'ın PKK'ya karşı tavır alabileceği dillendiriliyor. Yeniden İrlanda ve İspanya örnekleri gündeme getiriliyor. Saflık mı desem, cehalet mi bilemiyorum. Bir defa şu konuda anlaşalım. IRA ya da BASK sorunlarının Türkiye'de yaşananlarla alakası bile yok. Doğru, IRA'nın bir asırlık mücadelesinde öldürdüğü insanı PKK buralarda bir yılda katlediyor ama mevzu sadece büyüklük ve yaygınlıkla da alakalı değil. Yeni operasyonların başladığı bölge ilçelerine bakarak bile, sözü edilen örneklerle bizdeki mevzunun yapısal farklılıklarını görebiliriz.
Hele "Muhatap HDP çünkü konu demokratik haklar" diye hiç mırıldanmayın artık. Yıllardır tekrar ediyorum, devlet halkının bir kesiminin gasp edilmiş demokratik haklarının iadesini pazarlık konusu yapamaz. Öyle ya, devlet bir siyasi grupla anlaşamazsa bu ödevini yapmaktan vaz mı geçecek? Çözüm Süreci'nde amaç silahı elinde tutanın bu yöntemden vazgeçmesini sağlamaktı. Yani muhatap doğrudan, bürokratik kanallar vasıtasıyla diyalog kurulan örgüttü.
E o da olmadı. Kandil aracı Öcalan'ı baypas etti. Bu cesur siyasi adımı Suriye'deki gelişmelere endeksledi. İlk kez bir Cumhuriyet hükümeti barış için çalışırken, onlar savaş hazırlığı yapmayı tercih etti. Bir fırsat kaçtı. Dolayısıyla yeniden Çözüm süreci diyenler illa bir "müzakere" önereceklerse cesur olup muhatap PKK desinler. Aynı hatada ısrar etmeye kimseyi ikna edemezler belki ama hiç olmazsa tutarlı olurlar. O halde HDP'yi siyaset kanalları içinde tutmak isteyenlerin yapmaları gereken şey yakın zamandaki özeleştirisi verilmemiş suçları, hataları onlar adına affetmek, gönüllü cilalama faaliyetine soyunmak değil. HDP'ye ısrarla, dünyanın her yerinde olduğu gibi, yasal partinin illegal kanadı yumuşatma, geriletme misyonu üstlendiği, kendilerininse tam tersi bir işlev yüklendiklerini hatırlatmak. Tabii tüm bu sözlerim niyeti iyi olanlara ve az biraz ciddiyet sahiplerine. Çünkü konuştuğumuz şey insan canı, bir ülkenin geleceği, geyik yapmıyoruz.
Melih Altınok/Sabah
Söylediklerinin analitik değeri yok, artık neredeyse ezberlenmiş olan, aslında Türkiye'nin egemenlerinin eskiden bu yana söylediklerinin tekrarı… Bu tür suçlamaların, eski iki istasyon şefi olan Morton Abramowitz ve Eric Edelman tarafından yazılanların, yeni bir şey söyleniyormuş gibi ele alınmasını gerektirecek bir şey yok. "İçerik olarak önemsiz olan bu yazının altı çizilmesi gerekli olan tarafları var sadece. Bunlardan birincisi, ABD'nin derin katlarının artık o eski Türkiye'yi kaybetmiş olmaktan duydukları huzursuzluk ve öfke halidir. İkincisi, uzun zamandan bu tarafa Türkiye medyasında kendisini 'sol' diye takdim eden kısım dâhil, resmi suçlama şeklinde koro olarak seslendirdikleri saldırı dilinin aslında kime ait olduğudur. Bir anlamda 'sahibinin sesi' olma durumu denilen şey bu olmalı."
Bütün bunların nedenini anlamak için, ABD başta olmak üzere Batı sisteminin Türkiye'ye bakışıyla Ortadoğu politikaları arasında çelişkileri görmek gerekir. Batı sistemi 'global süreci' dünya üzerindeki hakimiyetini yeniden üretme imkanı olarak yönetmede sorun yaşamaktadır ve bunun en fazla açığa çıktığı yerlerden biri de Ortadoğu'dur.
Genel olarak Doğu'nun yükseliş eğiliminin giderek hızlanması karşısında, Batı sisteminin hakimiyet alanında yaşadığı ekonomik kayıpları dengeleyebilecek politik alan hakimiyetini de yitirmesi 'Batı sistemi' açısından geri dönülmez kayıplar yaratabilir ki, bölge hâlâ dünyanın sadece en önemli enerji kaynaklarını barındırmakla kalmayıp, en önemli stratejik rekabet alanı durumundadır. Ortadoğu'nun Batı sisteminin kontrolünden çıkması, uzun vadede, başlı başına Doğu'nun yükseliş sürecinde yeni bir ivme yakalaması ihtimalini güçlendirecektir.
ABD Ortadoğu'daki değişim imkanlarına, bölge halklarının yüz yıl sonra ortaya koyduğu özgürlük taleplerine cevap verecek bir politika oluşumuna gitmeyerek, karşı tavır alınca, kaçınılmaz olarak ilk sarsıntıyı yaşamak durumunda kalmıştır. "Ortadoğu'nun eski statükosunu korumanın imkânsızlığını görünce, bölgeyi yeniden parçalayarak, oluşturulması düşünülen yeni haritanın çiziminde 'etnik' ve 'dinsel-mezhepsel' parametrelere yönelmesi, bu yönde bir politik tercih yapması ise başka sorunların ortaya çıkmasına sebebiyet vermektedir. Etnik terör, mezhepsel terör, bölgesel istikrarsızlıklar, göç ve insanlık dramı..."
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Batı sisteminin yaklaşık bir asırdır dışarıdan müdahale ettiği yolları bir bir kapatan siyasal reformları, Türkiye'yi demokratikleştiren yapısal dönüşümü gerçekleştirdiği için 'Batılı istasyon şeflerinin' istemediği adam olmuştur. Çünkü Türkiye'nin çıkarlarına rağmen dışarının taleplerini yerine getirmeye hazır olan unsurların devri kapanmıştır. Türkiye'nin bağımsızlığı ne demektir hâlâ anlamayan var mı?
Vedat Bilgin/Akşam
Darbe, içinde yaşadığı ülkeyi işgal etme, kendi halkını esir etme girişimidir. Türkiye, dört açık, pek çok örtük darbe süreci yaşamış bir ülke. Dolayısıyla çok büyük acıların çekildiği, çok büyük kırılmaların yaşandığı bir coğrafya bizimkisi. Fakat buna rağmen darbecilerimizin hiç başımızdan eksik olmadığı bir coğrafya aynı zamanda.
Rahmetli Mehmet Ali Birand, "12 Eylül, Saat 00:04" kitabında, o ünlü anekdotu yazan ilk kişi olmuştu. CIA'in Türkiye İstasyon Şefliği dahil pek çok önemli görevde bulunmuş Paul Henze, 12 Eylül 1980 darbesini, ABD Başkanı Jimmy Carter'a, "Our boys did it" şeklinde iletmişti. Yani, "Bizim çocuklar yaptı."
Üç yıldır yaşadığım ülkeye baktığımda, bizde tükenmeyecek sayıda bir 'bizim çocuklar' kapasitesi olduğunu görüyorum. Kemalistlerin "10 yılda, 15 milyon genç yaratmak"tan bahsederken neyi kast ettiğini daha iyi anlıyorum. Zira son 10 yıla kadar, Türkiye'deki darbelerin tüm aktörleri Kemalist rejimin bekçiliğini yaptığını iddia edenlerin içinden çıkmıştı. Gladyo'nun B-Planı olan Gülenciler ise, onların halefi olmaya kalkıştı ve başarısızlığa uğradı.
Ancak ellerinden geleni ardına koymayacak bir kapasite hâlen mevcut. Hâlâ köşelerinde darbe çağrısı yapanların, darbeci generalleri özlediğini yazanların olduğu bir ülkede, "bahar-nevbahar" çağrışımlarıyla PKK- Gezici-Gülenci ittifakının devam ettirildiğini gözlemlemek mümkün. PKK'lıların 'Bahar'ıyla, Gülencilerin 'Nevbahar'ı kardeş... Türkiye'nin otoriter rejime gittiğini savunanlar, çare olarak postal yalamaya devam ediyorlar. Diktatör dedikleri Erdoğan'ın yerine, faşist bir askeri rejimin veya Gülenci rejimin gelmesini öneriyorlar. Polisin orantısız gücünden yakınanlar, yere izmarit atmayan, ev, hastane, okul demeden yakıp yıkan, kadın, çocuk, ihtiyar demeden öldüren PKK'lıları övüyorlar. İç savaş çağrısı yapanlar, kutuplaşmadan yakınıyorlar. Anlaşılan yeni 'oyun planları' da Türkiye'nin 'İslâmî bir rejim' haline geldiği iddiası olacak. Bu söylem, ulusal ve uluslararası basında yükselerek kendisine yer buluyor. Darbeye zemin hazırlamak için Türkiye'yi DAEŞ'le ilişkilendirmeye çalışan hainlerin yapmaya çalıştığı da buydu.
Menderes "Hürriyet istiyoruz" sesleri altında, Erbakan "Laiklik istiyoruz" sesleri altında devrilmişti. 12 Eylül "Kutuplaşma/ kardeş kavgası istemiyoruz" alt metniyle gerçekleştirilmişti. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı devirmek için bu üç argümanın hepsi birleştirilerek kullanılıyor. İşinden/ makamından olunca 'eleştirel mesafe'yi keşfeden 'en Ak Partili'ler de bu dalga üzerinde sörf yapmaya çalışıyor. Hiç şüpheniz olmasın, o dalga Erdoğan'ı hedefliyor gibi görünse de, aynı diğer tüm darbelerde olduğu gibi elit bir üst sınıf dışında herkesi yutar. Ve yine hiç şüpheniz olmasın, önceki darbelerin hepsinin toplumsal hafızasına sahip çıkan "bizler hazırız."
Hilal Kaplan/Sabah
Geçtiğimiz günlerde Atlantic dergisinde Beyaz Saray gazetecisi diye adlandırılacak kadar Beyaz Saray'a yakın gazeteci Jeffry Goldberg'in Obama Doktrini adında bir makalesi çıktı. Bu makale Goldberg'in Obama'ya yaptığı uzun görüşmelerin neticesinde çoğunu Obama'nın kendisine dayandırdığı bir anlatıma dayanıyor. Yazıda Obama'ya, özellikle Ortadoğu politikasıyla ilgili atfedilen sözlerin, ABD'nin Ortadoğu politikasıyla ilgili yeni bir hayal kırıklığı dalgası yaratması kaçınılmaz.
Sözlerinde Ortadoğu'daki aktörlerle ilgili değerlendirmelerde de bulunan Obama'ya, aralarında Erdoğan'ın da bulunduğu bazı liderlerin istediği gibi destek vermemelerinden şikayetçi olmuş.
Doğrusu dile getirdiği politikalara kim destek verse tam bir basiretsizliğe, vizyonsuzluğa veya bile bile intihara sürüklenen bir siyasete destek vermiş olacakmış. Obama'nın Erdoğan'dan beklediği desteği Erdoğan'ın vermesi için kendi ülkesinden, kendi halkından vazgeçmiş olması gerekiyor. Zira anlaşılan şey açıkça şu ki, Obama'nın Suriye politikası en basit dedikodulardan etkilenen ve bir günü bir güne uymayan bir politika. Buna politika demek bile bin şahit ister, bu açık bir politikasızlık. Bu politikasızlık Suriye'nin her geçen gün daha derin bir iç savaş krizine batmasının en önemli nedenlerinden. Bu yüzden şu ana kadar yaşanmış olan 500 bine yakın ölümden de, 12 milyonu bulan mülteci ve yer değiştirmenin de sorumlusu bu politikasızlık.
Makaleye göre, "Obama IŞİD'e bakışının değişmesindeki dönüm noktasının 2014 Haziran'ında Musul'un düşmesi ve Suriye'deki 3 Amerikalının kafalarının kesilmesi olduğunu aktarmış. ABD istihbaratı Musul'un düşeceğini öngöremezken öldürülen Amerikalılardan sonra IŞİD'i yenmek Obama için Esad'ı devirmekten daha acil bir iş haline gelmiş."
Bu olaylar silsilesinden çıkarabileceğimiz en güçlü ihtimal, ABD'nin Suriye tuzağında basitçe Esad gibi bir diktatörün oyuncağı haline gelmiş olduğu ve Obama'nın ve bütün bir Amerikan istihbaratının bu kadar basit bir manevrayı bile fark etmeden, hemen Esad'ın attığı oltaya yem olduğudur. İşin tuhaf tarafı, Obama'nın yine aynı makalenin aktardığına göre, geldiğimiz durumda IŞİD'le mücadelenin sadece Esad'a yaramış olduğunu da bizzat kabul etmiş olmasıdır. Bile bile lades durumu yani. Burada ya Obama dünyayı aptal yerine koyuyor veya gerçekten de çok saf.
Hiç kusura bakmasınlar ama bu kadar saf olduklarına inanmamızı beklemesinler. Bu kadar saflık ve salaklık ancak planlanarak olabilir. Kendisinin de bu kadar aptal olduğunu dünyaya anlatıp cümle alemi salak yerine koymaktan vazgeçsinler artık. İşi saflığa verip IŞİD'le mevcut mücadelenin Esad'ın işine yaramış olduğunu bildiği halde bu siyasetinde hiçbir revizyon niyetinin olmadığını, hatta toplamda ABD'nin Ortadoğu siyasetinden memnun olduğunu ifade etmesi, ABD siyasetinin ne kadar güvenilmez olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor. Bu sözlerin Suriye'de dökülen her damla kanda artık tartışılmaz bir paylarının olduğunun ikrarından başka bir şey olmadığını da söyleyelim.
Yasin Aktay/Yeni Şafak
ABD'nin iki eski büyükelçisi Abramowitz ve Edelman, oturmuş Washington Post'a bir yazı yazmışlar. Cumhurbaşkanı Erdoğan'a "ya reform yap, ya istifa et" çağrısında bulunmuşlar. Tam bir had bilmezlik! Neyse ki kendilerine hak ettiği cevabı Cumhurbaşkanlığı sözcüsü İbrahim Kalın vermiş: "Türkiye'ye talimat verdiğiniz günler geçti beyler" demiş. Çok haklı fakat ne yazık ki içerideki iktidarsızların "ABD rahatsız" edebiyatı yapıp, bunun üzerinden mevzi kazanma arayışları hala devam ediyor.
Muhalefet partileri, 2002'den bu yana ABD'ye Türkiye Cumhuriyeti hükümetini şikâyet etmekle meşgul. AK Parti'nin "İslamcı kimliği" dolayısıyla içeride "laiklik karşıtı", dışarıda ise "Sünnici" bir politika izlediği yalanını uydurup durdular. Bu yalanın farklı versiyonlarını anlatıp, adına "politika önerisi" dediler. Sadece muhalefet partileri değil, yıllardır büyük bir mücadele verdiğimiz iki kirli yapı, PKK ve Paralel Devlet Yapılanması da "ABD rahatsız" söylemi etrafında alan kazanma mücadelesi verdi. Vermeye de devam ediyor.
Bu iki emekli büyükelçi, Gezi, 17-25 Aralık ve PKK kalkışmalarının oluşturduğu antidemokratik ortamı kutsayarak bu küstahça çağrıyı yapmışlar. Amaçları belli: Türkiye'nin, Paralel Devlet Yapılanması ile geç de olsa yürüttüğü mücadelesini engellemeye çalışmak. Elbette kendilerine malzeme temin edenler, Türkiye'nin mücadele ettiği şer odakları. Beyefendiler, Paralel Devlet Yapılanması'nın yayın organını, "Türkiye'nin en fazla satan gazetesi" diye yutturmaya çalışıyorlar. "Erdoğan, muhalif medyayı susturuyor", "Türkiye'de basın özgürlüğü büyük tehdit altında" gibi klişelerle Türkiye'yi köşeye sıkıştırmaya çalışıyorlar.
Hem içerideki iktidarsızların hem de onların Batılı efendilerinin göremediği çok temel bir husus var: Türkiye'de iktidarın kaynağı radikal biçimde değişti. Halk, gerçek anlamda iktidarın kaynağını temsil etmeye başladı. Bu sürecin liderliğini Erdoğan yürüttü. Onu, Türkiye'de bir halk kahramanına dönüştüren de, halkı iktidarın kaynağına yerleştirmesi ve Türkiye tarihinde görülmemiş "reform"lara imza atması oldu. Öldürülen PKK'lı teröristlerden "şehit" diye bahsedebilen biri, bakın ne kadar rahat CHP'ye çağrıda bulunuyor. Daha da acı olan "yeni CHP"nin siyasi aklının bunu yadırgayacak evsafta olmayışı. Türkiye düşmanları CHP'de bir siyasi operasyon yaptılar, şimdi onu derinleştirme arayışındalar.
Fahrettin Altun/Sabah
BDP'nin Talabani seferinden hemen sonra, Güneydoğu'dan 750 sivil toplum kuruluşunu temsilen bir heyet Ankara'da Meclis'te grubu bulunan partileri ziyaret etti ve "acil ateşkes" istedi. Peki, ateşkes için bu acil gayret neyin nesiydi? Ne olmuştu? HDP ya da BDP, neden "ille de ateşkes isteriz, ille de çözüm isteriz" diye yollara düşmüştü?
Şu yüzden: Örgüt, Kazan'da ciddi zayiat vermişti. Kandil'e düzenlenen hava operasyonlarıyla sınır ötesindeki "lojistik yolları" tamamen kapanmıştı. Her gün bölgeye terörist cesetleri geliyordu. Örgüt dağılma noktasına gelmişti. Müntesipler arasındaki panik havası telsiz konuşmalarına bile yansıyordu. Çünkü örgüt, her şey normale dönerken (dönecekken), müzakere masasını devirmiş ve "Silvan sürecini" başlatmıştı... (Silvan'da, uyuyan askerleri diri diri yakmıştı.) Arkasından, Hakkari ve Çukurca saldırılarını düzenlemişti. Kendince bir hamle yapmış ama kaybetmişti.
Soru şu: PKK, demokratik açılımlara ve müzakerelere rağmen, niçin "zımni saldırmazlık anlaşmasını" bozmuştu? Niçin bu hamleye gerek duymuştu? Bu işten anlayan stratejistlerin yorumu şuydu: PKK, Hakkâri ve Şırnak'ta racon kesiyordu, bu iki kente el koymuştu. Bu hâkimiyetini bütün bölgeye yaymak istedi. "Demokratik özerklik" ilanı ve KCK'nın faaliyetleriyle (yani, muhtemel bir halk hareketiyle), bu girişimin başarıya ulaşacağını düşündü. Fakat iki temel hata yaptı. Birincisi, "müzakereleri sabote eden taraf" etiketinin ağırlığı altında ezileceğini düşünemedi. İkincisi, devletin gücünü hafife aldı...
PKK, 2011 yılında denediği ve altında kaldığı girişimi, Dolmabahçe mutabakatından sonra tekrar sahneye koydu... Savaşı bütün bölgeye yaymak istedi ama bir kez daha yenildi. Sur'da, İdil'de, Silvan'da, Nusaybin'de ağır kayıplar verdi. Diğer illerde başlayacak operasyonlarla bu kayıplar artarak devam edecek... Dün, HDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş'ı dinledim: "Çözüm" diyordu, "operasyonlara son verilmelidir" diyordu. Devrimci halk savaşını kaybettiler, PKK kan kaybediyor, fezlekeler kapıda, utanmadan "çözüm" diyorlar.
Kendisi anlatsın: "Çözüm süreci bizler açısından bir lüks değil, bir zorunluluktur. Öyle Cumhurbaşkanı dolaba koydu, buzluğa koydu diye de bitecek bir süreç değildir..." O zaman başa dönüp tekrar soralım: PKK sıkıştığı için mi "çözüm" istiyorsunuz? Daha önceki iki ateşkes sürecini savaş hazırlığı yaparak geçirdiniz. Bölgeyi "silah deposu" haline getirdiniz. Yeniden güç tesis etmek için mi çözüm diyorsunuz? Çözüm süreci sizin açınızdan bu kadar değerliydi de, niye masayı devirip kaçtınız, niye bu kadar insanın öldürülmesine neden oldunuz?
Ahmet Kekeç/Star
İzmir'de Kemeraltı Çarşısı'nda seyyar satıcılık yapan bir manyağın Suriyeli minicik bir çocuğu kaldırıp yere atma görüntüleri toplumun çeşitli kesimlerinde büyük infial uyandırdı. Bu feci olay biz Türkleri ülkemize sığınmış milyonlarca Suriyeli kardeşimizi de düşündürmeli. Artık bu mülteci kardeşlerimiz de bizimle beraber yaşayacak ve çok büyük çoğunluğu Suriye'ye dönmeyecek...
Savaş koşullarından kaçarak ülkemize sığınan Suriyeli kardeşlerimiz artık burada çalışacaklar. Burada üretecekler. Burada ticaret yapacaklar.
Burada evlenecekler. Burada çoluk çocuk sahibi olacaklar. Burada toruna torbaya karışacaklar. Burada yani yeni ülkeleri olan ve belki de zaten öz ülkeleri olan Türkiye'de yaşayacaklar...
Bu ülkeye sığınmış mülteci kardeşlerimiz de artık Türkiye coğrafyasının insanıdır. Hepsi zaman içinde Türkçe öğrenecekler ve kimileri Türkçemizi bizden bile iyi konuşacaklar. Ülkemize iltica eden kardeşlerimizle beraber 80 milyonluk bir Türkiye'yiz artık. Osmanlı İmparatorluğu'nun bakiyesi bu topraklara hoş geldiler sefa getirdiler...
Sakın Avrupalı faşistlerin bu kardeşlerimizi dışlayan alçaklıklarından bahsetmeyin bana. İçimizdeki yabancılar olan faşistlerden de bahsetmeyin bana. Allah tüm faşistlerin belasını versin. Burası bir imparatorluk coğrafyasıdır ve herkesi kucaklayacaktır, kucaklayacaktır, kucaklayacaktır. Göreceksiniz şimdi küçümsenen o Suriyelilerden ve onların çocuklarından torunlarından ne büyük insanlar çıkacak ve bu ülkeye büyük katkılar yapacak. Onların ülkemize yük olmayacağını bilakis ülkemizi zenginleştireceklerini yarın kanıtlarıyla anlatacağım sizlere...
Rasim Ozan Kütahyalı/Sabah
Darbe için PKK'ya ilk işareti uzun süre önce İmralı verdi; Apo, hükümetin müzakere masasına oturmaması halinde örgütünden darbe mekaniğini harekete geçirmelerini istemişti. 6-7 Ekim olayları, darbe mekaniğini harekete geçirmek için hükümete verilen ilk gözdağıydı. PKK ve İmralı iyi polis kötü polisi oynadı. Ardından Dolmabahçe'de hükümeti tuzağa düşürmek istediler. Cumhurbaşkanı Erdoğan PKK'nın silah bırakmaya niyeti olmadığını ve hükümeti bir girdabın içine çekerek tuzağa düşürmeye çalıştıklarını fark ederek sürece müdahale etti. PKK'nın en büyük oyunu boşa çıkarıldı.
Bunun üzerine PKK ve HDP, 7 Haziran seçimlerinden sonra Türkiye'yi iç savaşa sürükleme stratejisini uygulamaya koydu. Peş peşe bombalı provokasyonlarla Kürtleri PKK'nın arkasına takılmaya zorladılar. Kürtlerin kıvama geldiklerini düşündükleri bir zamanda ise "şehir savaşı" başlatıldı. Ancak bir hesap yanlışlığı söz konusuydu; Kürtler, PKK'nın peşine takılma yerine devletin yanında yer aldı. O andan itibaren de PKK için geri sayım başladı; örgüt şehir savaşını ağır kayıplarla kaybetti.
Şimdi ellerinde kalan son kozu oyuna sürmeye hazırlanıyorlar. PKK, 1980'de darbe ortamını sağlamak için kurulan sol örgütlerle yeniden bir araya getirildi. Stratejileri o kadar da karışık değil; terörü büyük şehirlere yayarak askerî müdahale için zemin hazırlamaya çalışacaklar. "Darbe müjdesi" veren Gülen örgütünün ise TSK'yı harekete geçirmesi umut ediliyor. Siyasi alanı karıştırma işi ise HDP ve CHP'ye ait.
Ancak vurguladığımız gibi PKK ve Gülen örgütü, 1980 öncesi Türkiye'sinin örgütleri. Türkiye'yi karıştırmak için hâlâ bir beceriye sahip olabilirler. PKK, dev bir terör mekanizması işlevini görebilir. Ama artık 1980'lerde değiliz; terör örgütlerini piyasaya sürerek, ülkeyi kan ve gözyaşına boğarak sonuç almaları mümkün değil.
Bir üst akıl düşünün ki memleketi korumak için oluşturulan asker ocağını, ülkeyi tarumar etmek için kullanmak istiyor. Hesapları bunun üzerinden yapıyor, umudunu buna bağlıyor. Dünya sisteminin yönetici aklının ürünü olan bu plan, hem bizim ülkemizde hem de pek çok ülkede denendi. Ülkelere kendilerince gerekli gördükleri dizaynları yapmak için kullandıkları bu yöntemle hayli iş gördüler; lâkin bugün Türkiye'de TSK yerli ve milli değerleri yerle bir etmek için değil, o değerleri ve dolayısıyla ülkeyi korumak için mücadele ediyor. İş bu halde rüyalarında askeriyenin darbe yaptığını görenler o rüyaların yorumunu isabetsiz yapmaktalar. Yaşadıkları hayal kırıklığının faturasını çıkartacak yer arayacaklarını hatırda tutarak tedbir almakta da fayda var.
Kurtuluş Tayiz/Akşam
Can Dündar, casusluk suçlamasına itiraz ediyor da… Ankara'da dün yaşanan son patlamanın ardından.. En azından "konu mankeni" olduğunu kabul eder mi acaba? Bakın gerçek bombalar.. Sivil insanları katleden bombalar. Getiriliyor, Ankara'nın merkezinde patlatılıyor. Ne bombalar taşınırken.. Ne kamyonlara konulurken. Ne araçlara yüklenirken.. Ne bir yerden bir yere nakledilirken..
Ne düzeneği kurulurken.. Kimsenin haberi olmuyor.. Kimsenin ruhu bile duymuyor.. Tezgah Rusya'da hazırlandı ise.. Ne bir Rus gazeteci, "İşte Türkiye'yi karıştırmak için gönderilen patlayıcı"diye haber yapıyor. Ne de tek bir fotoğraf yayınlıyor. Tezgah eğer ABD'de hazırlandı ise.. Ne bir ABD'li gazeteci, planlanan tezgahın başından bir fotoğraf yayınlıyor. Ne küçücük bir haber veriyor.. Tezgah Suriye'de hazırlandı ise..
Suriye'deki bir gazeteciden benzer bir haber beklemek, zaten abes bir şey.. Ama bizim ülkemizdeki kahraman gazeteci Can Dündar!.. Kendi ülkesinin istihbarat teşkilatı olan MİT'in kontrolündeki tır'ları hedef tahtasına koyuyor.. Daha doğrusu, eline tutuşturulan bilgilerle, çarpıtılan bilgilerle, MİT'i suçluyor... MİT ile birlikte devleti suçluyor.. Başka bir devleti değil.. Vatandaşı olduğu kendi devletini suçluyor..
Rusya masum.. ABD'nin hiçbir suçu yok. Suriye'de kusur bile yok.. Tek suçlu, Türkiye demeye getiriyor! Sadece MİT tır'ları ile ilgili olarak devleti suçluyor olsalar.. Can Dündar ve gazetesinin hainliğine, yine de "acaba" diye yaklaşırım. Ama.. PKK'nın hendeklerle çevirdiği ilçelerde yaşananlara karşı da.. Can Dündar ve ekibi, aynı bakış açısı ile devleti suçluyorlarsa.. Bugün başlaması planlanan Nusaybin ve diğer ilçelerdeki operasyon için.. Yine devleti suçlayıcı haberler yapıyorlarsa..
Teröristleri aklamaya çalışıp.. Devletin askerini, polisini katliam yapmakla itham ediyorlarsa.. İşte burada suçüstü oluyorlar.. Amaçlarının teröre yataklık olduğu ortaya çıkıyor.. Düşünebiliyor musunuz.. PKK ve 8 terörist örgüt, Kandil'de toplanıp, birlik olmaya karar vermişler.. Ama Türkiye içindeki.. Sözde gazeteciler. Sözde sivil insanlar. Sözde bilim adamları.. Birlik içinde hareket edemiyorlar.. Daha da ötesi.. Kandil'deki terörist tehditleri..
Meşrulaştırma.. Güzelleştirme.. Legalleştirme için her aracı kullanıyorlar.. Gazeteci olmanıza gerek yok.. Okur yazar bir insan dahi.. PKK'nın, bundan böyle 8 örgütle birlikte hareket edeceğine dair tehdidinin.. "Kandil'de basın açıklaması" diye verilmesinin, teröristleri aklama operasyonu olduğunu anlar.. Can Dündar bunu bilmiyor mu? "40 yıllık gazeteciyim" diyor.. Terör örgütlerinin tehditleri, ne zamandan beri "basın açıklaması" oldu ki?
Can Dündar bilmiyor.. Cumhuriyet'teki o çok tecrübeli gazeteciler de mi, bunu bilmiyorlar? Tabii ki biliyorlar.. Ama.. Hainliklerinden.. Bir bakanın yaptığı basın açıklaması gibi.. Bir kamu kurumunun yetkilisinin yaptığı basın açıklaması gibi.. Silahlı eylemler için yapılan tehditleri de.... "Basın açıklaması" diye kamuoyuna duyuruyorlar.. Dahası da var.. Cumhuriyet gazetesinin, Kandil'deki tehditlerle ilgili sözde habere göre..
Teröristlerin eylemleri için şu güzelleme yapılıyor: "Kandil'de yapılan basın açıklamasında, AKP'nin diktatörlük kurma peşinde olduğu ileri sürülerek, gidişi direnişin önleyebileceği savunuldu." AK Parti diktatörlüğe gidiyormuş. Bunu söyleyen bir terör örgütü. Üç hafta önce Ankara'nın göbeğinde 27 kişiyi katleden. Dün de, yine Ankara'da.. Halk otobüsünün önündeki patlama ile yine en az 27 kişiyi öldüren bir terör örgütü.. "Direniş"ten bahsediyor.. Cumhuriyet gazetesi de.. Bu tehdidi, tek kelime ile eleştirmeden, aynen yayınlıyor.. Bu nasıl bir ahlaksızlıktır?.
Bu nasıl bir hainliktir?. Gazetecilik falan değil. Resmen silahlı eylemleri övme değil midir, bu?. Affedersiniz, beyler.. Ne direnişinden bahsediyorsunuz siz? Adamlar resmen, bomba patlatıyorlar. Silah sıkıyorlar.. Cumhuriyet gazetesi de bu terörist eylemlere.. "Direniş" diyor.. ABD, İngilizce yayınladığı ve vatandaşlarına yönelik uyarıda, Anıtkabir yakınında patlama bilgisi vermiş.. Bu basit bir istihbarattan kaynaklı uyarı mıydı? Yoksa.. Failin, kendi yakınlarını zarardan koruma amaçlı açıklaması mı?
Ali İhsan Karahasanoğlu/Yeni Akit
Daha önce ortaya çıkanlar arasında benzerleri olsa da, son ortaya çıkarılan VIP dinleme listesi, oldukça dikkat çekici. Gazeteciler, iş adamları... Kimler yok ki aralarında...
Bu isimlerden birisi de, Can Dündar. Önceleri FETÖ'nün hedef isimlerinden birisi olarak kabul edilen Can Dündar, 2007'den 2010'a dek dinlenmiş ve bu arada 5 bin 172 telefon görüşmesi kaydedilmiş. Bazı yorumcular, bu süreçte mahrem bazı kayıtları elde edilen Dündar'a daha sonra bu kayıtlar üzerinden şantaj yapıldığı kanaatinde. MİT ajanı olan babasının mesleğini sürekli gizlemek zorunda kaldığı halde, daha sonra devlet sırlarını haber konusu yapabilen bir isimden bahsediyoruz... Olabilir mi, olabilir...
17-25 Aralık'tan sonra ortaya çıkarılan dinleme furyalarının bu kaçıncısı, bilen biliyor.Devletin geçmişte sahip olduğu 'izleme ve yazma' yani 'taharri' alışkanlığı 'dinleme'ye dönüştükten bir süre sonra işe vaziyet etmeye başladığı anlaşılan Paralel Yapı, sadece düşmanlarını değil; dostlarını ve bu arada potansiyel dostlarını da dinlemiş. Potansiyel dost, lafın gelişi. Ama, 'düşmanın düşmanı' olmanın yanında, daha fazlasını yapabilmesi için ikna edilebilenler için bu tabir kullanılabilir pekala... Dinleme, temel olarak da tartışmalı bir konu. Mevcut mevzuata göre, ancak ilişkili olduğunuz bir dosya sebebiyle ve mahkeme kararıyla olmak üzere, yalnızca bu konu ile ilgili olarak dinlenebilirsiniz.
Mevzuat bunu söylese de, dinleme işini yapan kimselerin elde ettikleri verilerin dosya harici olanları silme mecburiyetinin işlemediği hallerin olduğunu da biliyoruz. Dinleme işlerinin özellikle son dönemlerde ilişkili dosya kapsamında yapılıp yapılmadığı da, zaten koskoca bir soru işareti. Kamuoyunca tanınmış birçok ismin, sahte isimler üzerinden ve kendileriyle uzaktan yakından alakası olmayan dosyalar üzerinden dinlendikleri de malum. Özel bazı maksatlar için yapılan dinleme ve kayıtların maksada kafi gelmediği durumlarda, ham kayıtlar üzerinden dijital ortamda yapılabilen ekleme, çıkarma ve netice olarak montaj faaliyetleri ile ne hale getirilebildiğini de, 17-25 Aralık darbe girişimi günlerinde müşahede etmiştik.
Paçalarında çamur olan ya da belki miktardaki toz birikintilerinin çamur olduğuna ikna edilenlerin, kendilerine bunun üzerinden diyet borcu tahakkuk ettirenlere karşı ne yaptıkları ve yapabilecekleri, önemli bir husus. Bu türden şantajlara muhatap olanların hepsinin birden 'hodri meydan' demeleri ya da Ömer Seyfettin'in Diyet hikayesindeki Koca Ali gibi davranmaları yani başkalarına zarar vermemek için pozisyonlarını terk etmelerini beklemek, her zaman mümkün değil... Yakın geçmişte, 'kendilerini kullanışsız hale getirmek' için 'hodri meydan' diyen ya da diyet ödetmek maksadıyla kullanılabilecek hususları açık yüreklilikle itiraf ederek bu yükü üzerinden atanlar oldu. Çünkü dinleme yapanların, montaj katkısıyla yaptıkları ilavelerle kişilerin pozisyonlarını kendi lehlerine kullanma derdinde olduklarını biliyorlardı. Son dönemdeki akıl dışı işlerin birçoğunu 'kendisini kullanışsız kılamayanlar' yüzünden yaşadığımızı söylemek, hiç de iddialı olmasa gerek...
Ekrem Kızıltaş/Takvim