Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 16
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Yerli ve yabancı aymazlar acaba Brüksel'de patlayan bombalardan sonra uyanmayı deneyecekler midir?Ne dersiniz? Tayyip Erdoğan Belçika'nın devlet başkanlığı görevini bırakırsa, Belçika'yı, Fransa'yı ve diğer Avrupa ülkelerinin kentlerini hedef alan terörist saldırılar sona erer mi?
"Aman sakın Türkiye'ye gitmeyin. Terör tehlikesi var" diyerek vatandaşlarını uyaran Avrupalı yetkililer, gerçeği görebiliyorlar mı şimdi? Teröristlerin hedefi olmak söz konusuysa İstanbul'la Paris'in, Diyarbakır'la Brüksel'in, Bağdat'la Londra'nın farkı yoktur.Fransa'da demokrasi eksikli olduğu için mi teröristler Paris'te stadı bastılar? Belçika'da insan hakları ihlal edildiği için mi Brüksel havalimanını, metro istasyonunu kana buladı teröristler?
Yoksa Fethullah Gülen'in Pensilvanya'daki sığınağından gönderdiği "Evlerine ateşler sal, yerin dibine batır" içerikli son bedduası acaba hedef şaşırıp Ankara yerine Brüksel'i mi vurdu? Hüseyin Gülerce tabloyu o kadar güzel resmetmiş ki Star'daki "Pensilvanya ileKandil yan yana" başlıklı yazısında...
- Evet, bugün milletle beraber, devletin yanında olma günüdür. Çünkü saflar çok netleşti: Millet var, bir de millet düşmanları var. Moskova'da PKK'ya büro açtıranlar ile Rus gazetesine "Türkiye terör devletidir" diye röportaj verenler milletin safında değildir. Brüksel'de çadır kuranlar ile "Erdoğan gitsin de isterse Türkiye batsın" cinnetine tutulan imza toplayıcısı onursuz muhbirler lobileri milletin safında değildir. MİT TIR'larını durduranlar ile Türkiye'yi dünyaya jurnalleyen casuslar milletin safında değildir. Yarın çok şey unutulur ama ihanet unutulmayacaktır...
NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg Brüksel'i hedef alan terör saldırısı ertesinde yaptığı açıklamada "Bu bizim değerlerimize ve toplumumuza dönük korkakça bir saldırıdır. Terörizm demokrasiyi mağlup edemeyecek ve özgürlüklerimizi elimizdenalamayacak" dedi.Evet... Demokrasiyi, güvenliği ve istikrarı hedef alan saldırılar söz konusu olduğunda Belçika ile Türkiye arasında bir fark yoktur. Bizdeki Erdoğan takıntılılar, bedduacılar, yerli ve yabancı ajanlar bu gerçeği bir görebilseler...

Mehmet Barlas/Sabah

  • 2
  • 16
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

PKK alfabenin çeşitli harflerinden oluşan kısaltılmış isimleriyle dikkat çeken on sol örgütle ittifaka girdi. Bunların hepsinin temel özelliği ortodoks sosyalist olmaları. Bu örgütlerin isimlerinde Marksist, Leninist, Maoist kelimeleri geçiyor. Buna dayanarak aynı zamanda Stalinist olduklarını söylemek onlara haksızlık etmek anlamına gelmez. Çünkü Stalinizm bu sayılan çizgilerle ayrılmaz bütün teşkil eder. PKK bu örgütlerle ittifak kurmakta ve ortak hedef takip etmekte bir sakınca görmediğine göre onun da aynı çizgide olduğu sonucuna varabiliriz.

PKK kurucularının ve idarecilerinin kişisel tarihleri, konuşmaları, yazıları da yukardaki tespitleri doğruluyor. Esasen bunda şaşılacak bir taraf yok. Bu kimseler 1960'ların ve 1970'lerin egemen ideolojik söylem ve faaliyet ortamında büyüdüler, yetiştiler. Sosyalizmi mutlak hakikat, sosyalist sistemi kızıl elma, sosyalist fikir ve eylem adamlarını idol, sosyalist şiddeti meşru ve faydalı bir yöntem olarak gördüler. 1980'lerin sonlarında ve 1990'ların başlarında sosyalizmin çökmesine, sosyalist ülkelerdeki halkların "yandım Allah!" diye sosyalizmden kaçmasına rağmen bu şahıslar gençlik yıllarında girdikleri ideolojik kulvardan çıkmadılar, çıkamadılar, çıkmak istemediler. Peşlerinden gelen, ulaşabildikleri ve etkileyebildikleri nesilleri de aynı ideolojiyle endoktrine etmeyi sürdürdüler.

Hem teori hem de tarihî tecrübe sosyalizmin demokrasi, insan hakları ve özgürlükle bir alâkası olmadığını, olamayacağını gösteriyor. Buna rağmen sosyalistler bu kavramları adeta tapulu malları gibi kullanıyorlar. Kendilerini demokrat, özgürlükçü, insan hakları taraftarı gibi takdim ediyorlar. Bunu yapmaktaki maksatları açık. İlk olarak dünya çapında değer ve meşruiyet taşıyan bu kavramları kendi barbar çizgileri için kamuflaj ve insanlık dışı ideolojik hedefleri için rumuz olarak kullanıyorlar. Yani bir çeşit 'new speak' ('yeni lisan') ile konuşuyorlar. İkinci olarak, bu kavramları toplum kesimleri arasında taban kazanmak, ilgi çekmek, kitleleri manipüle etmek amacıyla istismar ediyorlar.

Nitekim Türkiye'deki çoğu sosyalist kişi ve çevreler PKK'yı terör örgütü olarak görmüyor. PKK terörünü terör saymıyor. PKK'nın yaptıklarını başkaları –meselâ IŞİD- yapınca onu hemen terör olarak adlandırıyor. Öfkeli kınama mesajları yayınlıyor. PKK'nın terör saldırılarına karşı ise en iyisinden sessiz kalıyor. Bunun en büyük sebebi ideolojik ortaklık. PKK'lıların da onların da değişik renkleriyle ortodoks sosyalist olması. Kendilerinden başka herkesi aptal zanneden bu tipler yanılıyor. Toplumun çok ağırlıklı bir kesimi PKK'nın bir terör örgütü olduğunu da, ortodoks sosyalist ideolojinin peşinde koştuğunu da, aslında bir hak değil iktidar kavgası verdiğini de, hedefine ulaşırsa Kürtler üzerinde totaliter bir tahakküm kuracağını da biliyor.

Atilla Yayla/Yeni Yüzyıl

  • 3
  • 16
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Terör, dün Belçika'da ortaya çıktı. Brüksel'i havaalanı ve metro gibi 4 ayrı noktadan vuran teröristler 34 insanı öldürdü. Belçika devleti, saldırıların ardından ülkenin tamamında güvenlik alarmı seviyesini en yüksek olan 4'e çıkardı. Asker sokaklara indi. Brüksel'e 225 ek askeri birlik gönderme kararı alındı. Uçuşlar durduruldu, metrolar kapatıldı, tren seferleri iptal edildi. Yayın yasağının ardından ülkenin sınırları da kapatıldı. Ama yine de ülkeye büyük korku ve panik hâkim. Terörün iğrenç yüzüyle yakın zamanda pek çok kez karşılaşmış Türkiyeliler olarak, Belçikalı dostlarımızın neler hissettiğini en iyi biz anlarız.
Umarız, bu acı deneyimin ardından ülkenin yöneticileri de terörün sınır tanımayan bir küresel bela olduğunu daha iyi anlamışlardır. Kim bilir belki, yıllardır, cinayet işleyen teröristleri sudan gerekçelerle AB adayı Türkiye'ye iade etmemelerinin ne büyük hata olduğunu tartışmaya başlarlar. Ya da tıpkı dün Brüksel'de olduğu gibi, Ankara'yı iki kez kana bulayan PKK'lı canilere başkentlerinde propaganda çadırları kurdurmanın ne büyük bir hata olduğunu konuşmayı akıl ederler.

Melih Altınok/Sabah

  • 4
  • 16
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Türkiye'nin terörle mücadelesi ile AB ülkelerinin terörle mücadelesi arasında, temel bir fark vardır. Türkiye'de şiddet ve terörün, toplumsal kaynakları, beslendiği ana akım ve ideolojiler, son yıllarda, ilginç ama korkutucu bir "meşruiyet" alanına sahip oldu. Durum öyle bir hal almış durumda ki, Türkiye'de PKK şiddeti ve terörüne akademide, medyada, siyasi partiler içinde, tanınan toleransı anlayabilmek için, çok geniş araştırmaların yapılması gerekir. Şiddet ve terörü bir çeşit rasyonelleştirme siyaseti, son yıllarda karşılaştığımız en tuhaf ama topluma en çok zarar veren bir siyaset tarzı olmuştur.

Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye'yi seferberliğe davet ederken, sanırım en çok da şiddete ve teröre bu söylediğim alanlarda tanınan toleransı ve sunulan desteği hatırlatmaktadır. Ne yazık ki, Kandil'den yapılan açıklamaların değişik versiyonlarını, bugün köşe yazılarında, sivil toplumun konferans ve toplantılarında, üniversite derslikleri ve anfilerinde, birer sözlü ve yazılı metinler-kanaatler-olarak duymak çok zor değil maalesef.. Amerika ve AB ülkelerinde, bizdeki ölçülerde, herhangi bir terör örgütüne, düşünsel ve davranışsal olarak-bir katliamcının taziyesine gitmek-bizdeki ölçülerde ve olay bazında gördüğümüz bir takım örneklerin kapsamında rastlamak mümkün değildir.

Dolayısıyla, bizdeki durumdan farklı olarak, kimsenin aklına, Obama, Merkel veya Hollande'ı iktidardan düşürmek için, El-Kaide, DAEŞ gibi örgütlerin terör ve şiddet uygulama potansiyelini ve gücünü kullanmak, veya faydalanmak gelmez. Böyle bir şeyi aklına getiren, bunu sözlü ve yazılı olarak ifade eden kendini ya yurtdışında ya da cezaevinde bulur. Cumhurbaşkanının bu daveti yerinde ve gerekli bir davettir.

Hak ettiği ölçülerde tartışılmalı ve ifade ettiği hakikatler akıldan çıkarılmamalıdır. Bir yıl içinde Paris'te veya Berlin'de peş peşe üç büyük katliam yaşansaydı, Hollande ve Merkel de aynı şeyi yapar, Almanya ve Fransa halkını terörle mücadele için seferberliğe davet ederdi. Üstelik biz öyle bir coğrafyadayız ki, bu coğrafyayı bir kader gibi yaşıyoruz ve bu kader maalesef mutluluk verici bir hatta işlemiyor. Şu kadarını hatırlamak yeterli: Iraklı, veya Suriyeli olmanın, artık bu iki ülkede yaşayan halklar için bir değeri kalmadı. Sıranın bize gelmesini, ortak tarihdaşlığımızın ve geleceğimizin yerlerde sürünmesini, bu ülkenin üniter birliğinin serseri bombalar ve mayınlarla paramparça olmasına izin veremeyiz. Türkiye'nin içinde bulunduğu şu kanlı ve korkunç kuşatma ortamında, Cumhurbaşkanının seferberlik davetine, hayır diyebilecek bir Türkiyeli yoktur ve olamaz da.

Orhan Miroğlu/Star

  • 5
  • 16
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Karaman'da, on çocuğun cinsel istismara uğradığı yönündeki davaya ilişkin, Karaman Barosu Başkanı Oktay Yılmaz önemli bilgiler verdi. Soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Savcısı'nın iddianameyi hazırladığını, sanık hakkında 600 yıla yakın hapis istediğini belirtti. Kamuoyu da ibretlik bir ceza çıkması için bu davanın takipçisi olacaktır. Tacize uğramış çocukların kimliklerinin gizlilik kararıyla saklanmış olması ise, bu yaranın ömür boyu tekrar tekrar karşılarına çıkmasını engellemek için. Zaten, şayet istense bile, kamuyu bu kadar ayağa kaldırmış bir davanın sumen altı edilmesi imkânsız.
Ancak paralel yapı, Geziciler ve PKK'lılar ittifakı, elbette CHP ve HDP desteğiyle, bu iğrenç hadiseyi Ensar Vakfı'na mal etmeye çalışıyor. Konuyla ilgili bilinmesi gerekenleri, Ensar Vakfı Mütevelli Heyeti üyesi Yasemin Darbaz Karaca'nın sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamadan okuyalım:
" (...) O akşam toplantı sırasında, ortak kanaatimiz şu oldu: Ha 1 çocuk tacize uğramış, ha 10 çocuk, fark etmez (Sayı sürekli 45 diye ifade edilse de savcılık rakamı 10 diye kesin olarak açıkladı). Biz bu çocukların tamamını sahiplenmek ve yaralarını sarmak zorundayız. Çünkü burada en büyük öfkeyi biz taşıyoruz.
Birincisi, Ensar Vakfı gibi kadim ve tüm misyonu İslam'ı doğru anlatmak, buna dair sayısız akademik yayın yapmak ve daha ötesi iyilik ve yardım dağıtmak üzerine kurulmuş bir kurumun bu tarz çirkin bir vakayla gündeme gelmesi hepimizi derinden sarstı; ikincisi de, Türkiye'de ve dünyada pedofili vakalarının bu kadar sözümona 'normal' gözüken insanlarca işlenmesi ve çocuklarımıza onanmaz zararlar vermesi, ne yapacağız, bunu nasıl engelleyeceğiz konusunda endişelerimizi artırdı.
Biz elbette iç önlemlerimizi almak, denetimlerimizi artırmak, zarar gören çocukların ve ailelerinin yaralarını sarmak için elimizden geleni yapıyoruz ve yapacağız. Dahası, bu işin peşini asla bırakmak niyetinde değiliz, ne çocukların gördüğü zarar ne de bizim kurum olarak gördüğümüz zarar telafi edilir bir zarar değil.
Ancak tüm bunlar olup biterken, vakfımızın 37 yıllık geçmişinin ve tüm hizmetlerinin, sosyal medyadaki dezenformasyon ile bir kalemde silinip atılması, adının rezilce anılması, elbette kanımıza dokunuyor. Kimse gerçeğin ve çocukların geleceğinin peşinde değil de bulduğu bu fırsatı değerlendirip Ensar Vakfı üzerinden Müslümanlara çirkin bir kimlik giydirmek derdinde gibi geliyor. Ben de bu yüzden bunları anlatmak istedim."

Hilal Kaplan/Sabah

  • 6
  • 16
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

…Batı ve Batı'nın içerideki uzantıları, terörün en kanlı yüzüyle tanışan Türkiye'ye "terörle müzakereyi" önermektedir. Nedense böyle "akılcı" önerileri Batı'nın kendisi uygulamaktan özenle kaçınıyor; ama söz dolaşıp Türkiye'ye geldiğinde ilk dile getirdikleri "PKK'yla masaya oturun" oluyor.
Batı'yla paralel hareket eden içerideki bazı siyasetçi, yazar ve akademisyen çevresi de hükümeti terörle müzakereye zorlamakta. Güneydoğu'yu kan gölüne çeviren Ankara'da peş peşe canlı bomba saldırısı düzenleyen örgütle yapılacak olan "müzakerenin" yararlarını anlata anlata bitiremiyorlar.
Kaldı ki, Türkiye bu tecrübeyi yaşamayan bir ülke değil; teröre son vermesi umuduyla PKK ile Oslo'da, örgüt lideri Öcalan ile İmralı'da birtakım görüşmeler yapılmadı mı? Örgütün siyasi uzantısı Dolmabahçe'de en üst düzeyde ağırlanmadı mı? Toplum, teröre son vermek için devletin tüm yöntemleri denediğini canlı yayında gün gün, saat saat izledi. Sonuçta devlet, dünyanın her ülkesinde olduğu gibi teröre karşı sağlam tedbirler almanın gereğini bizzat tecrübe ederek anladı.
Oysa Batı, sadece bazı örgütleri değil, kimi devletleri bile "terör" listesine alacak kadar hassas bir politikaya sahip. Terör örgütlerine şu veya bu biçimde destek olan devletleri bile affetmeyecek kadar katı uygulamaları var. Türkiye neden Batı'nın izinden gitmesin? Ankara neden Batılı hükümetler gibi davranmasın?
Paris terör saldırılarıyla sarsılırken François Hollande, ülkesini "savaş" durumuna geçirdi. Ki Amerika da El Kaide saldırıları karşısında aynı tepkiyi vermiş, terörün merkezi olarak gördüğü Afganistan ve Irak'ı işgal etmişti. Dün terör eylemlerine sahne olan Belçika hükümetinin de tepkisi de farklı olmadı; Başbakan Charles Michel "Korktuğumuz oldu. Bugün ülkemiz için kara bir gün. Soğukkanlı ve dayanışma içinde olmalıyız" dedi. Belçika hükümeti, tehdit seviyesini en yüksek düzeye çıkararak ancak savaşlarda alınabilecek güvenlik tedbirleri aldı.
Batı'nın kendisini savunma anlayışı son derece doğru; en küçük bir terör saldırısı karşısında bile tedbirlerini savaşa girmiş bir ülke gibi alıyorlar. Türkiye için de örnek alınacak bir refleks bu. Ankara da, PKK ve DAEŞ saldırıları karşısında ülkenin savaş halinde olduğunu açıklayabilir, tedbirlerini buna göre alabilir. Teröre karşı alınacak her türlü güvenlik önlemi gerekli ve meşrudur.

Kurtuluş Tayiz/Akşam

  • 7
  • 16
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bunca kan akar, masum insanlar sokaklarda katledilir ve terör yani korku bütün toplumu boydan boya sararken dün iki önemli gelişme ortaya çıktı.
Birincisini Oral Çalışlar köşesinde yazdı. Çalışlar, bilgisayarına gelen bir e-postadan söz ediyordu. KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanlığı tarafından yapılan bu açıklamanın başlığında 'sivillere yönelik saldırıları kim yaparsa yapsın karşı çıkılmalıdır' deniyor.PKK'nın 1980'lerden beri gerilla hareketi sürdürdüğünü belirten açıklama çözümün demokraside aranması gerektiğini de işaret etmiş.

Çalışlar'a gelen e-posta bu 'gerçeğin' anlaşıldığına işarettir derken, Diyarbakır'da pazartesi günü yapılan Nevruz kutlamalarında bu defa HDP yetkilileri yeni açıklamalarda bulundular. Bu açıklamaların ortak noktasını yeniden diyaloğa, (barışçıl) çözüm sürecinedönmek oluşturdu.
Bir ihtimal, anlaşılıyor ki, evet, PKK-Kandil yeniden eski çizgisine dönmektedir. Bu ne kadar gerçekçidir, bilemeyiz. Bir defa Bayık'ın açıklamaları daha birkaç gün önce başka bir telden çalıyordu. Onu izleyen başka açıklamalar da yapıldı ve elbette en haziniErdoğan'ın 'devrilmesini' PKK'nın hedef alması bu 'devirme işini' bir savaşa dönüştüreceğini belirtmesiydi. Bu saçma noktadan uzaklaşıp bir kere daha barış arama noktasına gelmiş olabilir mi PKK?

Bu elbette ciddi bir sorudur. Umarız öyledir. Fakat böyle bir iddiaya inanmak kolay değil. Bir kere bu gibi çatışmaların çözümünde çok zaruri olan güven sınırı aşıldı. Hatta tahrip edildi güven duygusu. İkincisi, onun sonucu, Türkiye'deki yönetim artık PKK ile masaya zor, çok zor oturacaktır. Bunun şartı da bugüne kadar zaten belirtilmişti: PKK'nın silah bırakıp, sınır dışına çıkması. Bütün bunlara rağmen ben içinde yaşadığımız bu çok sıkıntılı günlerde umutlu olmak istiyorum. En azından umarım PKK kitle teröründen uzaklaşır. Buna ihtiyacımız var. Daha ötesine daha da çok ihtiyacımız var. Neticede Türkiye'de kan akıyor.
Keşke PKK söylediklerini yapsa...

Hasan Bülent Kahraman/Sabah

BİZE ULAŞIN