Yerli ve yabancı aymazlar acaba Brüksel'de patlayan bombalardan sonra uyanmayı deneyecekler midir?Ne dersiniz? Tayyip Erdoğan Belçika'nın devlet başkanlığı görevini bırakırsa, Belçika'yı, Fransa'yı ve diğer Avrupa ülkelerinin kentlerini hedef alan terörist saldırılar sona erer mi?
"Aman sakın Türkiye'ye gitmeyin. Terör tehlikesi var" diyerek vatandaşlarını uyaran Avrupalı yetkililer, gerçeği görebiliyorlar mı şimdi? Teröristlerin hedefi olmak söz konusuysa İstanbul'la Paris'in, Diyarbakır'la Brüksel'in, Bağdat'la Londra'nın farkı yoktur.Fransa'da demokrasi eksikli olduğu için mi teröristler Paris'te stadı bastılar? Belçika'da insan hakları ihlal edildiği için mi Brüksel havalimanını, metro istasyonunu kana buladı teröristler?
Yoksa Fethullah Gülen'in Pensilvanya'daki sığınağından gönderdiği "Evlerine ateşler sal, yerin dibine batır" içerikli son bedduası acaba hedef şaşırıp Ankara yerine Brüksel'i mi vurdu? Hüseyin Gülerce tabloyu o kadar güzel resmetmiş ki Star'daki "Pensilvanya ileKandil yan yana" başlıklı yazısında...
- Evet, bugün milletle beraber, devletin yanında olma günüdür. Çünkü saflar çok netleşti: Millet var, bir de millet düşmanları var. Moskova'da PKK'ya büro açtıranlar ile Rus gazetesine "Türkiye terör devletidir" diye röportaj verenler milletin safında değildir. Brüksel'de çadır kuranlar ile "Erdoğan gitsin de isterse Türkiye batsın" cinnetine tutulan imza toplayıcısı onursuz muhbirler lobileri milletin safında değildir. MİT TIR'larını durduranlar ile Türkiye'yi dünyaya jurnalleyen casuslar milletin safında değildir. Yarın çok şey unutulur ama ihanet unutulmayacaktır...
NATO Genel Sekreteri Jens Stoltenberg Brüksel'i hedef alan terör saldırısı ertesinde yaptığı açıklamada "Bu bizim değerlerimize ve toplumumuza dönük korkakça bir saldırıdır. Terörizm demokrasiyi mağlup edemeyecek ve özgürlüklerimizi elimizdenalamayacak" dedi.Evet... Demokrasiyi, güvenliği ve istikrarı hedef alan saldırılar söz konusu olduğunda Belçika ile Türkiye arasında bir fark yoktur. Bizdeki Erdoğan takıntılılar, bedduacılar, yerli ve yabancı ajanlar bu gerçeği bir görebilseler...
Mehmet Barlas/Sabah
PKK alfabenin çeşitli harflerinden oluşan kısaltılmış isimleriyle dikkat çeken on sol örgütle ittifaka girdi. Bunların hepsinin temel özelliği ortodoks sosyalist olmaları. Bu örgütlerin isimlerinde Marksist, Leninist, Maoist kelimeleri geçiyor. Buna dayanarak aynı zamanda Stalinist olduklarını söylemek onlara haksızlık etmek anlamına gelmez. Çünkü Stalinizm bu sayılan çizgilerle ayrılmaz bütün teşkil eder. PKK bu örgütlerle ittifak kurmakta ve ortak hedef takip etmekte bir sakınca görmediğine göre onun da aynı çizgide olduğu sonucuna varabiliriz.
PKK kurucularının ve idarecilerinin kişisel tarihleri, konuşmaları, yazıları da yukardaki tespitleri doğruluyor. Esasen bunda şaşılacak bir taraf yok. Bu kimseler 1960'ların ve 1970'lerin egemen ideolojik söylem ve faaliyet ortamında büyüdüler, yetiştiler. Sosyalizmi mutlak hakikat, sosyalist sistemi kızıl elma, sosyalist fikir ve eylem adamlarını idol, sosyalist şiddeti meşru ve faydalı bir yöntem olarak gördüler. 1980'lerin sonlarında ve 1990'ların başlarında sosyalizmin çökmesine, sosyalist ülkelerdeki halkların "yandım Allah!" diye sosyalizmden kaçmasına rağmen bu şahıslar gençlik yıllarında girdikleri ideolojik kulvardan çıkmadılar, çıkamadılar, çıkmak istemediler. Peşlerinden gelen, ulaşabildikleri ve etkileyebildikleri nesilleri de aynı ideolojiyle endoktrine etmeyi sürdürdüler.
Hem teori hem de tarihî tecrübe sosyalizmin demokrasi, insan hakları ve özgürlükle bir alâkası olmadığını, olamayacağını gösteriyor. Buna rağmen sosyalistler bu kavramları adeta tapulu malları gibi kullanıyorlar. Kendilerini demokrat, özgürlükçü, insan hakları taraftarı gibi takdim ediyorlar. Bunu yapmaktaki maksatları açık. İlk olarak dünya çapında değer ve meşruiyet taşıyan bu kavramları kendi barbar çizgileri için kamuflaj ve insanlık dışı ideolojik hedefleri için rumuz olarak kullanıyorlar. Yani bir çeşit 'new speak' ('yeni lisan') ile konuşuyorlar. İkinci olarak, bu kavramları toplum kesimleri arasında taban kazanmak, ilgi çekmek, kitleleri manipüle etmek amacıyla istismar ediyorlar.
Nitekim Türkiye'deki çoğu sosyalist kişi ve çevreler PKK'yı terör örgütü olarak görmüyor. PKK terörünü terör saymıyor. PKK'nın yaptıklarını başkaları –meselâ IŞİD- yapınca onu hemen terör olarak adlandırıyor. Öfkeli kınama mesajları yayınlıyor. PKK'nın terör saldırılarına karşı ise en iyisinden sessiz kalıyor. Bunun en büyük sebebi ideolojik ortaklık. PKK'lıların da onların da değişik renkleriyle ortodoks sosyalist olması. Kendilerinden başka herkesi aptal zanneden bu tipler yanılıyor. Toplumun çok ağırlıklı bir kesimi PKK'nın bir terör örgütü olduğunu da, ortodoks sosyalist ideolojinin peşinde koştuğunu da, aslında bir hak değil iktidar kavgası verdiğini de, hedefine ulaşırsa Kürtler üzerinde totaliter bir tahakküm kuracağını da biliyor.
Atilla Yayla/Yeni Yüzyıl
Terör, dün Belçika'da ortaya çıktı. Brüksel'i havaalanı ve metro gibi 4 ayrı noktadan vuran teröristler 34 insanı öldürdü. Belçika devleti, saldırıların ardından ülkenin tamamında güvenlik alarmı seviyesini en yüksek olan 4'e çıkardı. Asker sokaklara indi. Brüksel'e 225 ek askeri birlik gönderme kararı alındı. Uçuşlar durduruldu, metrolar kapatıldı, tren seferleri iptal edildi. Yayın yasağının ardından ülkenin sınırları da kapatıldı. Ama yine de ülkeye büyük korku ve panik hâkim. Terörün iğrenç yüzüyle yakın zamanda pek çok kez karşılaşmış Türkiyeliler olarak, Belçikalı dostlarımızın neler hissettiğini en iyi biz anlarız.
Umarız, bu acı deneyimin ardından ülkenin yöneticileri de terörün sınır tanımayan bir küresel bela olduğunu daha iyi anlamışlardır. Kim bilir belki, yıllardır, cinayet işleyen teröristleri sudan gerekçelerle AB adayı Türkiye'ye iade etmemelerinin ne büyük hata olduğunu tartışmaya başlarlar. Ya da tıpkı dün Brüksel'de olduğu gibi, Ankara'yı iki kez kana bulayan PKK'lı canilere başkentlerinde propaganda çadırları kurdurmanın ne büyük bir hata olduğunu konuşmayı akıl ederler.
Melih Altınok/Sabah
Türkiye'nin terörle mücadelesi ile AB ülkelerinin terörle mücadelesi arasında, temel bir fark vardır. Türkiye'de şiddet ve terörün, toplumsal kaynakları, beslendiği ana akım ve ideolojiler, son yıllarda, ilginç ama korkutucu bir "meşruiyet" alanına sahip oldu. Durum öyle bir hal almış durumda ki, Türkiye'de PKK şiddeti ve terörüne akademide, medyada, siyasi partiler içinde, tanınan toleransı anlayabilmek için, çok geniş araştırmaların yapılması gerekir. Şiddet ve terörü bir çeşit rasyonelleştirme siyaseti, son yıllarda karşılaştığımız en tuhaf ama topluma en çok zarar veren bir siyaset tarzı olmuştur.
Sayın Cumhurbaşkanı Erdoğan, Türkiye'yi seferberliğe davet ederken, sanırım en çok da şiddete ve teröre bu söylediğim alanlarda tanınan toleransı ve sunulan desteği hatırlatmaktadır. Ne yazık ki, Kandil'den yapılan açıklamaların değişik versiyonlarını, bugün köşe yazılarında, sivil toplumun konferans ve toplantılarında, üniversite derslikleri ve anfilerinde, birer sözlü ve yazılı metinler-kanaatler-olarak duymak çok zor değil maalesef.. Amerika ve AB ülkelerinde, bizdeki ölçülerde, herhangi bir terör örgütüne, düşünsel ve davranışsal olarak-bir katliamcının taziyesine gitmek-bizdeki ölçülerde ve olay bazında gördüğümüz bir takım örneklerin kapsamında rastlamak mümkün değildir.
Dolayısıyla, bizdeki durumdan farklı olarak, kimsenin aklına, Obama, Merkel veya Hollande'ı iktidardan düşürmek için, El-Kaide, DAEŞ gibi örgütlerin terör ve şiddet uygulama potansiyelini ve gücünü kullanmak, veya faydalanmak gelmez. Böyle bir şeyi aklına getiren, bunu sözlü ve yazılı olarak ifade eden kendini ya yurtdışında ya da cezaevinde bulur. Cumhurbaşkanının bu daveti yerinde ve gerekli bir davettir.
Hak ettiği ölçülerde tartışılmalı ve ifade ettiği hakikatler akıldan çıkarılmamalıdır. Bir yıl içinde Paris'te veya Berlin'de peş peşe üç büyük katliam yaşansaydı, Hollande ve Merkel de aynı şeyi yapar, Almanya ve Fransa halkını terörle mücadele için seferberliğe davet ederdi. Üstelik biz öyle bir coğrafyadayız ki, bu coğrafyayı bir kader gibi yaşıyoruz ve bu kader maalesef mutluluk verici bir hatta işlemiyor. Şu kadarını hatırlamak yeterli: Iraklı, veya Suriyeli olmanın, artık bu iki ülkede yaşayan halklar için bir değeri kalmadı. Sıranın bize gelmesini, ortak tarihdaşlığımızın ve geleceğimizin yerlerde sürünmesini, bu ülkenin üniter birliğinin serseri bombalar ve mayınlarla paramparça olmasına izin veremeyiz. Türkiye'nin içinde bulunduğu şu kanlı ve korkunç kuşatma ortamında, Cumhurbaşkanının seferberlik davetine, hayır diyebilecek bir Türkiyeli yoktur ve olamaz da.
Orhan Miroğlu/Star
Karaman'da, on çocuğun cinsel istismara uğradığı yönündeki davaya ilişkin, Karaman Barosu Başkanı Oktay Yılmaz önemli bilgiler verdi. Soruşturmayı yürüten Cumhuriyet Savcısı'nın iddianameyi hazırladığını, sanık hakkında 600 yıla yakın hapis istediğini belirtti. Kamuoyu da ibretlik bir ceza çıkması için bu davanın takipçisi olacaktır. Tacize uğramış çocukların kimliklerinin gizlilik kararıyla saklanmış olması ise, bu yaranın ömür boyu tekrar tekrar karşılarına çıkmasını engellemek için. Zaten, şayet istense bile, kamuyu bu kadar ayağa kaldırmış bir davanın sumen altı edilmesi imkânsız.
Ancak paralel yapı, Geziciler ve PKK'lılar ittifakı, elbette CHP ve HDP desteğiyle, bu iğrenç hadiseyi Ensar Vakfı'na mal etmeye çalışıyor. Konuyla ilgili bilinmesi gerekenleri, Ensar Vakfı Mütevelli Heyeti üyesi Yasemin Darbaz Karaca'nın sosyal medya üzerinden yaptığı açıklamadan okuyalım:
" (...) O akşam toplantı sırasında, ortak kanaatimiz şu oldu: Ha 1 çocuk tacize uğramış, ha 10 çocuk, fark etmez (Sayı sürekli 45 diye ifade edilse de savcılık rakamı 10 diye kesin olarak açıkladı). Biz bu çocukların tamamını sahiplenmek ve yaralarını sarmak zorundayız. Çünkü burada en büyük öfkeyi biz taşıyoruz.
Birincisi, Ensar Vakfı gibi kadim ve tüm misyonu İslam'ı doğru anlatmak, buna dair sayısız akademik yayın yapmak ve daha ötesi iyilik ve yardım dağıtmak üzerine kurulmuş bir kurumun bu tarz çirkin bir vakayla gündeme gelmesi hepimizi derinden sarstı; ikincisi de, Türkiye'de ve dünyada pedofili vakalarının bu kadar sözümona 'normal' gözüken insanlarca işlenmesi ve çocuklarımıza onanmaz zararlar vermesi, ne yapacağız, bunu nasıl engelleyeceğiz konusunda endişelerimizi artırdı.
Biz elbette iç önlemlerimizi almak, denetimlerimizi artırmak, zarar gören çocukların ve ailelerinin yaralarını sarmak için elimizden geleni yapıyoruz ve yapacağız. Dahası, bu işin peşini asla bırakmak niyetinde değiliz, ne çocukların gördüğü zarar ne de bizim kurum olarak gördüğümüz zarar telafi edilir bir zarar değil.
Ancak tüm bunlar olup biterken, vakfımızın 37 yıllık geçmişinin ve tüm hizmetlerinin, sosyal medyadaki dezenformasyon ile bir kalemde silinip atılması, adının rezilce anılması, elbette kanımıza dokunuyor. Kimse gerçeğin ve çocukların geleceğinin peşinde değil de bulduğu bu fırsatı değerlendirip Ensar Vakfı üzerinden Müslümanlara çirkin bir kimlik giydirmek derdinde gibi geliyor. Ben de bu yüzden bunları anlatmak istedim."
Hilal Kaplan/Sabah
…Batı ve Batı'nın içerideki uzantıları, terörün en kanlı yüzüyle tanışan Türkiye'ye "terörle müzakereyi" önermektedir. Nedense böyle "akılcı" önerileri Batı'nın kendisi uygulamaktan özenle kaçınıyor; ama söz dolaşıp Türkiye'ye geldiğinde ilk dile getirdikleri "PKK'yla masaya oturun" oluyor.
Batı'yla paralel hareket eden içerideki bazı siyasetçi, yazar ve akademisyen çevresi de hükümeti terörle müzakereye zorlamakta. Güneydoğu'yu kan gölüne çeviren Ankara'da peş peşe canlı bomba saldırısı düzenleyen örgütle yapılacak olan "müzakerenin" yararlarını anlata anlata bitiremiyorlar.
Kaldı ki, Türkiye bu tecrübeyi yaşamayan bir ülke değil; teröre son vermesi umuduyla PKK ile Oslo'da, örgüt lideri Öcalan ile İmralı'da birtakım görüşmeler yapılmadı mı? Örgütün siyasi uzantısı Dolmabahçe'de en üst düzeyde ağırlanmadı mı? Toplum, teröre son vermek için devletin tüm yöntemleri denediğini canlı yayında gün gün, saat saat izledi. Sonuçta devlet, dünyanın her ülkesinde olduğu gibi teröre karşı sağlam tedbirler almanın gereğini bizzat tecrübe ederek anladı.
Oysa Batı, sadece bazı örgütleri değil, kimi devletleri bile "terör" listesine alacak kadar hassas bir politikaya sahip. Terör örgütlerine şu veya bu biçimde destek olan devletleri bile affetmeyecek kadar katı uygulamaları var. Türkiye neden Batı'nın izinden gitmesin? Ankara neden Batılı hükümetler gibi davranmasın?
Paris terör saldırılarıyla sarsılırken François Hollande, ülkesini "savaş" durumuna geçirdi. Ki Amerika da El Kaide saldırıları karşısında aynı tepkiyi vermiş, terörün merkezi olarak gördüğü Afganistan ve Irak'ı işgal etmişti. Dün terör eylemlerine sahne olan Belçika hükümetinin de tepkisi de farklı olmadı; Başbakan Charles Michel "Korktuğumuz oldu. Bugün ülkemiz için kara bir gün. Soğukkanlı ve dayanışma içinde olmalıyız" dedi. Belçika hükümeti, tehdit seviyesini en yüksek düzeye çıkararak ancak savaşlarda alınabilecek güvenlik tedbirleri aldı.
Batı'nın kendisini savunma anlayışı son derece doğru; en küçük bir terör saldırısı karşısında bile tedbirlerini savaşa girmiş bir ülke gibi alıyorlar. Türkiye için de örnek alınacak bir refleks bu. Ankara da, PKK ve DAEŞ saldırıları karşısında ülkenin savaş halinde olduğunu açıklayabilir, tedbirlerini buna göre alabilir. Teröre karşı alınacak her türlü güvenlik önlemi gerekli ve meşrudur.
Kurtuluş Tayiz/Akşam
Bunca kan akar, masum insanlar sokaklarda katledilir ve terör yani korku bütün toplumu boydan boya sararken dün iki önemli gelişme ortaya çıktı.
Birincisini Oral Çalışlar köşesinde yazdı. Çalışlar, bilgisayarına gelen bir e-postadan söz ediyordu. KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanlığı tarafından yapılan bu açıklamanın başlığında 'sivillere yönelik saldırıları kim yaparsa yapsın karşı çıkılmalıdır' deniyor.PKK'nın 1980'lerden beri gerilla hareketi sürdürdüğünü belirten açıklama çözümün demokraside aranması gerektiğini de işaret etmiş.
Çalışlar'a gelen e-posta bu 'gerçeğin' anlaşıldığına işarettir derken, Diyarbakır'da pazartesi günü yapılan Nevruz kutlamalarında bu defa HDP yetkilileri yeni açıklamalarda bulundular. Bu açıklamaların ortak noktasını yeniden diyaloğa, (barışçıl) çözüm sürecinedönmek oluşturdu.
Bir ihtimal, anlaşılıyor ki, evet, PKK-Kandil yeniden eski çizgisine dönmektedir. Bu ne kadar gerçekçidir, bilemeyiz. Bir defa Bayık'ın açıklamaları daha birkaç gün önce başka bir telden çalıyordu. Onu izleyen başka açıklamalar da yapıldı ve elbette en haziniErdoğan'ın 'devrilmesini' PKK'nın hedef alması bu 'devirme işini' bir savaşa dönüştüreceğini belirtmesiydi. Bu saçma noktadan uzaklaşıp bir kere daha barış arama noktasına gelmiş olabilir mi PKK?
Bu elbette ciddi bir sorudur. Umarız öyledir. Fakat böyle bir iddiaya inanmak kolay değil. Bir kere bu gibi çatışmaların çözümünde çok zaruri olan güven sınırı aşıldı. Hatta tahrip edildi güven duygusu. İkincisi, onun sonucu, Türkiye'deki yönetim artık PKK ile masaya zor, çok zor oturacaktır. Bunun şartı da bugüne kadar zaten belirtilmişti: PKK'nın silah bırakıp, sınır dışına çıkması. Bütün bunlara rağmen ben içinde yaşadığımız bu çok sıkıntılı günlerde umutlu olmak istiyorum. En azından umarım PKK kitle teröründen uzaklaşır. Buna ihtiyacımız var. Daha ötesine daha da çok ihtiyacımız var. Neticede Türkiye'de kan akıyor.
Keşke PKK söylediklerini yapsa...
Hasan Bülent Kahraman/Sabah
Fransa'nın Cezayir'de, Afrika'da, Suriye'de ektiği bombalar, Paris'te boy verir, meyveleri orada önüne dökülür. Tıpkı, ABD'nin El Kaide'yi Afganistan ve Pakistan'da sulaması gibi, o Zakkum ağacının dalları, 11 Eylül'de Washington'u, New Yoruk'u perişan etti. Belçika ise henüz Ruanda'nın günahını çıkarmadı bile. O şimdi, saksıda büyüttüğü PKK bitkisinin, aslında gizliden nasıl kök saldığını ve bir gün o evi perişan edeceğini anlamaya çalışıyor. Avrupa işgal ettiği, sömürdüğü her ülken insanının nefreti kazandı. Bu insanların önemli bir kısmı, nefretlerini de yanlarına alarak Avrupa'ya göç etti. En küçük bir olayda, Paris'in banliyölerini, Ferguson sokaklarını, Londra'nın arka mahallelerini yakıp, yıkan öfke rüzgarı, aslında Afrika'dan, Ortadoğu'da sömürülen ve işgal edilen diyarlardan gelir. Ancak bu ekosistemi anlamak, bu yağmurun, Lut gölündeki buharlaşma olduğunu, bu selin, Fırat ve Dicle'nin önünün kesilmesi sonucu olduğunu göremiyor Avrupa.
Terör kendi özel ekosisteminin sayesinde yaşıyor, yayılıyor, boy veriyor, güçleniyor. Beceriksiz Avrupa, Suriye'de IŞİD'i vurup, PKK'yı beslerken aslında, biri sırtlan, biri aç kurt olan iki vahşi yaratığı birlikte beslediğini bilmiyor. Birini silahla, diğerini öfkeyle besliyor. Batı'nın mantığı basit bir matematikle işler: 'Terör örgütlerini gizliden destekle, rakip ülkeleri yıpratsın, zayıflatsın'. Terör örgütü dediğiniz, asla ehlileştirilemez bir sırtlana benzer. Beslersin, leş yedirirsin ama bir gün seni ısırmayacağını asla garanti edemezsin. Tıpkı, ABD'nin El Kaideyi besleyip, 11 Eylül'de kolunu kaptırması gibi. Terörden medet uman, terörün esiri olur.
Bugün Türkiye'nin üzerine salınan tüm terör örgütlerinin mayalandığı topraklarda, bir ağaç gibi köklerinin nerelere kadar gittiğini asla tahmin edemeyecekler. PKK, DHKP-C, Paralel Örgüt öylesine kök saldı ki ABD ve Avrupa'da, bir gün bu örgütler, mutasyona uğrayarak, Avrupa'yı ve ABD'yi vuracak örgütler haline gelecektir. Doğada yaşamak için evirilen ve mutasyona uğraşan mikroplar gibi, terör de evrim geçiriyor. ABD'nin kurup büyüttüğü El Kaide evrim geçirip, Boko Haram, El Şebap, El Nusra ve sonunda IŞİD oldu.
PKK da tüm iklimlerde yaşamak için sürekli değişiyor. PYD, YPG ve TAK gibi örgütlere dönüştü ve varlığını yayıyor. Göreceksiniz, PKK Avrupa'dan dışlanmaya kalksın, adını ilk defa duyacağınız sol örgütler ortaya çıkacak ve Avrupa'yı kana bulayacaktır.
Bir gün şu gerçek anlaşılacaktır: PKK Brüksel saldırısını IŞİD'e, IŞİD İstiklal Caddesi saldırısını DHKP-C'ye, DHKP-C başka bir saldırıyı PKK'ya yaptırmış olabilir. Kimin, hangi ihaleyi, hangi devletten aldığı önemli, kimin yaptırdığı değil.
Terörün ekosistemi böyle çalışır. Var olmak için ağaçlar birbirilerini aşılar, bitkiler birbirini tohumlar ve ortaya melezleşmiş, evrim geçirmiş bir terör bitki örtüsü çıkar. Avrupa bunu anlamadı işte. Hala askeri tedbirler, hala güvenlik tedbirleri alıyor. Bunu yaptığı sürece terör sorununu bitiremeyecektir.
Kemal Öztürk/Yeni Şafak
PKK'nın ve onun uluslararası destekçilerinin dillerine pelesenk ettiği sorunlar, yeni Türkiye'nin demokratikleşme programı çerçevesinde çözüme kavuşturuldu. PKK bir süre, "silahlı mücadelemiz olmasa devlet bu hakları Kürtlere tanımazdı" yalanına sarıldı. Ancak o yalanın kullanım süresi kısa sürede doldu. PKK'nın meselesinin "Kürtlerin hakları" olmadığı, "bir grup teröristin egemenlikmücadelesi" olduğu kısa sürede ortaya çıktı. KCK'nın Suriye kolu, PKK'nın kardeş kuruluşu PYD, Suriye'deki iç savaş koşullarının yarattığı fırsatlardan istifade Kuzey Suriye'de özerk bir egemenlik alanı elde edince neyin ne olduğu ayan beyan ortaya çıktı.
PKK, her tür terör enstrümanına başvurarak Türkiye devletini PYD'nin statüsünü tanımaya zorladı.
Bütün bunları Türkiye siyasetinde bir boşluk olduğunu düşündüğü, 13 yıldır ilk defa seçimlerin herhangi bir partiye tek başına iktidar imkânı sunmadığı 7 Haziran seçimlerinin ardından hayata geçirdi. "Devrimci halk savaşı" başlattığını duyurdu. Kendince, Türkiye'nin Güneydoğusunda "şehir işgalleri" ile bir özyönetim sürecinin hayata geçtiğini ilan etti. Ne var ki Türkiye, bu dayatmayı kabul etmedi. Aksine, PKK'ya karşı tarihinde hiç görülmemiş kapsamlı bir operasyon başlattı. PKK, bunun önüne geçebilmek için "halk"ı isyana çağırdı. Güya kendisi için savaştığını iddia ettiği halkı. Halbuki o halkın bir kısmı AK Parti'ye, bir kısmı ise HDP'ye oy vermiş ve siyasetle temsil edilmeyi tercih etmişti. Bir terör örgütüyle değil. Nitekim halk bu isyan çağrılarına kulak asmadı. Zora, baskıya, tehdide rağmen herhangi bir toplumsal kalkışma olmadı.
Terör örgütü yeni bir faza geçti ve "devrimci demokratik yangın" adı altında sivil katliamlarına yönelmeye başladı. PKK, bütün bu süreçte çok ciddi moral motivasyon kaybetti. Bu kaybı telafi etme işi Erdoğan düşmanlığı ortak paydasında birleşen yazar- çizer takımına düştü. Sadece bir örnek. Türkiye solunun bilinen isimlerinden Ömer Laçiner bakın Nokta dergisine (bu detayı bir kenara not edip geçelim) verdiği söyleşide neler demiş: "PKK eğer 'Ben çatışmayı sürdüreceğim' derse, Filistinlerin İsrail'e karşı sürdürdüğünden çok daha etkili sürdürebilir. (...) Şehir gerillaları (nın) o kadar fazla eğitim almalarına da gerek yok. İyi atış yapmak, nokta hedefi vurmak, iyi kaçmak, iyi bomba hazırlamak... Kriterleri bu. (...) Şehir savaşı, bütün masrafları yüzde 70 oranında düşürür. Ayrıca, Türkiye Cumhuriyeti devleti ve ordusu, böyle bir savaşa hazır değil!" Yazar değil, PKK'nın üst düzey sorumlusu sanki. Hem Sur'da, Cizre'de, İdil'de vs. PKK'yı kazıyıp söken Esed'in ordusuydu değil mi sayın Laçiner? Hem bir terör örgütü yöneticisi bu cümleleri görünce ne hisseder? Daha çok katliam, daha çok kan, daha çok gözyaşı için motive olmaz mı? Ha bu durumda Ömer Laçiner'in yaptığına ne denir?
Fahrettin Altun/Sabah
Ne diyorduk iki yıldır? "Hedef Türkiye." Son üç yıldır yaşadığımız pek çok saldırı bu iki kelimenin pratiğe geçmesinden ibaret. 19 Mart günü İstiklal Caddesi'nde turist kafilesini hedef aldığı anlaşılan canlı bomba Mehmet Öztürk'ün IŞİD'le bağlantılı Gaziantep'teki Durmaz Grubu içinde yer aldığı ileri sürülüyor. Ancak IŞİD saldırıyı üstlenmiş değil. Kızılay'da 37 kişinin ölümüyle sonuçlanan saldırı PKK'ya bağlı TAK tarafından üstlenilmesine rağmen IŞİD etiketli saldırılar IŞİD merkezi tarafından üstlenilmiyor. Taksim-İstiklal Caddesi'nden çok önce, geçen yıl Ankara Garı'nda yüzü aşkın kişinin ölümüne neden olan saldırı da üstlenilmemişti. Suruç hakeza.
IŞİD, Batılı devletlere istedikleri haritayı çizmeleri için mazeret teşkil edecek şekilde yapılandırıldı. Ancak içeriğinin organik-inanmış fanatiklerden oluştuğundan da şüphe yok. Türkiye'ye saldırmak için yığınla mazereti var bu örgütün. Ancak IŞİD gibi "gövde-kelle gösterileri" ile ünlenmiş acımasız bir örgütün yaptığı saldırıları "yetim" bırakması tuhaf, normal değil. Mehmet Öztürk'ten önce şüphelenilen isim Savaş Yıldız'dı. DHKP-C geçmişi çok az gazetede yer aldı. Ankara Garı saldırısından sorumlu olan Yunus Emre Alagöz vakasında ise saldırıyı önceden haber veren, ve sosyal medyada paylaşan kişilerin PKK'ya mensup oldukları anlaşılmış, gözaltına alınmışlardı. Türkiye, kokteyl terör örgütü tanımıyla bu gibi hikâyeler nedeniyle tanıştı. Sek mi kokteyl mi bilinmez ama bir gariplik olduğu kesin. Ortada adı çıkmış terör örgütlerini kullanan ve yaptığı işlere, yapılacak operasyonlara kolaylık sağlaması için etiket yapıştıran başka oluşumlar var, hadi açık söyleyelim devletler var.
1) Bu devletlerle PKK gibi ne yaptığını açıkça bilerek çalışmak da mümkün. Cemil Bayık, İngiliz Times'a verdiği röportajda, "temel hedeflerinin Türkiye Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ı ve iktidardaki Adalet ve Kalkınma Partisi'ni (AKP) devirmek" olduğunu söylerken aldığı ihaleyi hatırlamaktan ve simsarlarının sahiplerinden daha fazla destek istemekten başka bir şey yapmıyordu mesela.
2) Fark etmeden herhangi bir devletin resmi ya da gayri resmi istihbarat birimlerine monte edilerek saldırı düzenlemek de mümkün. Özellikle IŞİD gibi merkezle irtibatın zor olduğu bir örgütün üyelerini ele geçirmek ve onlara örgüt adına talimat iletmek deneyimli istihbarat ve operasyon ajanları için hiç de zor olmasa gerek.
Dün TAK, bugün IŞİD, bugün DAEŞ, yarın DAEŞ-KP-C! Gerçek şu ki bir terör borsası var. Ona bağlı olarak çeşitli kimlikler altına gizlenmiş terör simsarları var.
Bir de pavyonu var işin. Seç, beğen al. Peki neden IŞİD etiketli bir canlı bomba Taksim'de patlıyor şimdi? Hemen ardından 22 Mart günü Brüksel kana bulanıyor? Dün demeç veren her Brüksel yetkilisi işin içinde IŞİD olduğundan emin görünüyordu. Belli ki, öyle ya da değil, sorumlu IŞİD olacak ya da öyle sayılacak. Türkiye özelinde "PKK'ya çok yoğunlaştınız, IŞİD'i unuttunuz, ama unutmayın" mesajını elde bir tutmak lazım. Taksim saldırısının dış basında "Türkiye'de darbe olur mu, olursa ne olur" konulu analizlere manivela temin ettiğini de görebiliyoruz.
Nihal Bengisu Karaca/Habertürk
Sabancı suitastini gerçekleştiren Fehriye Erdal'ı serbest bırakan, polisi-sivili birçok masum vatandaşı öldüren sol örgütlere insan hakları adına kucak açan, Ankara'da onlarca insanı öldüren PKK'ya Brüksel'in göbeğinde çadır kurduran, palazlanmalarına izin veren, Suriye'deki iç savaşı uzaktan seyretmekle yetinen Belçika'yı da terör bir akrep gibi soktu işte. Bazıları hemen heveslenmesin; bu bir 'Oh olsun' yazısı değildir. Terör vahşetini Türkler'den daha iyi bilecek fazla ülke yoktur. 12 Eylül öncesinde sol-sağ çatışmalarında, sonra PKK ve şimdi de IŞİD terörüne yüz binlerce evladını kurban veren Türkler; terör belasından çok çekti. Belçika halkının şu an yaşadığı korkuyu, biz hâlâ atlatamadık! Terör, Brüksel'de yine masumları vurmuştur. Bu saldırıya sevinen de benim gözümde vicdansızdır. Şimdi acıyı paylaşma zamanı. The Guardian gazetesi, Ankara saldırılarından sonra okurlarına 'Charlie oldunuz, Paris oldunuz; peki Ankara olacak mısınız?' sorusunu yönelten bir makale yayınlamıştı. Avrupa halkı hâlâ bu soruya net bir yanıt verememiştir. Türkiye'yi Ortadoğu ülkesi gören ve terör acısını paylaşmayan birçok Avrupalı var. Aslında Türkiye'deki terör saldırılarını yüzeysel bir şekilde kınamaktan öteye geçemeyen siyasetçilerin başta olduğu Avrupa ülkelerinin halklarından Ankara olmalarını beklemek de beyhude. Bizde de yersiz yorumlar yapanlar var ama en azından hükümetimiz 'Charlie oldu', Paris'teki yürüyüşe katıldı. Türk halkının geneli de hangi ülkede olursa olsun terör saldırılarını dikkatle takip etti, ölenlere üzüldü, terörü hep lanetledi. Çünkü terörden en çok çeken Türk halkı oldu hep. Umarım Brüksel'deki saldırılar Avrupa'ya, terörün ne kadar büyük bir bela olduğunu anlama fırsatı sunar. Şimdi acıyı paylaşma, 'Brüksel olma' zamanı. Umarım başta Belçika olmak üzere diğer Avrupa ülkeleri de bir gün 'Ankara' olurlar.
Mevlüt Tezel/Günaydın
Mesele şu, ortada, güçlü olanın olmayanı ezmesini engelleyecek bir mekanizma, sözgelimi ahlak ya da vicdan yoksa, güçlüyü korkutup caydıracak yasalar yoksa, güçlünün ayıplanma korkusu yoksa; o güçlü kişi zayıf olana öyle akıl almaz kötülükler yapabilir ki… Dolayısıyla, pedofili AK Parti'yle, Ensar Vakfı'yla ya da dindarlarla yaşıt ya da sadece Türkiye'de rastlanan bir suç değil; ama bazıları öyleymiş gibi yapıyorlar. Hatta neredeyse pedofiliyi hükümet devirmek, Cumhurbaşkanı karalamak için bir araca dönüştürdüler.
Baştan alalım, olay şöyle oldu: Ensar Vakfı'nın yurtlarında kalan 10 çocuk, bir dönem vakıfta öğretmen olarak çalışmış bir sapık tarafından istismara uğramış. Vakıf, olay ortaya çıktıktan sonra, öğretmenin kısa bir süre kendi bünyelerinde çalıştığını ama daha sonra ayrıldığını, çok üzücü bu olayın bütün Ensar camiasına mal edilemeyeceğini ifade ederek davanın takipçisi olacağını beyan etmiş. Sapık, şu an 350 yılla yargılanıyor; dava sürüyor, ama çocukların afişe olmasının önüne geçmek için gizli yürütülüyor.
Olay bu, Twitter'da açılan İngilizce hashtag ise şu: StopChildRapeInTurkey. Neden İngilizce olduğu bir yana, neler yazmıyorlar ki bu hashtag altında; Ensar Vakfı'nın hükümet tarafından desteklendiği, Erdoğan'ın bu vakıfta konuşma yaptığı vs… "Bunların hepsi aynı" demeye vardırıyorlar ama açtıkları hashtag sayesinde tüm dünyaya "bu Türklerin hepsi aynı" dedirtiyorlar, kasten ya da kazaen kendileri dahil tüm Türkleri okka altına gönderiyorlar… Hashtagi okuduğunuzda çünkü, Türkiye'de çocuk istismarının çok yaygın olduğunu, hatta Türklerin her sabaha çocukları istismar etmek için uyandığını düşünebilirsiniz. Hele de bir Batılı'nın oryantalist, deve-çöl-harem gibi saçma sapan imge ve sembollerle dolu zihnine sahipseniz…
Bu alışkanlığın; yani twitterda "stop something in Turkey" başlıklarının açılmasının Gezi döneminden kaldığı açık. Bu aşağılık kompleksinin, kuyruğunu sallayarak sahibine hizmet eden, atılan topu getirince ödül bekleyen sömürge aydını tavrıyla ilişkisi de ortada. Daha önce Türkiye'de basın özgürlüğünden şikayet etmişler, hükümeti kötülemişler, hatta AB'den Türkiye'ye darbe yapmasını bile istemişlerdi ama sanırım bu ilk kez oluyor. Aptallıktansa fena, değilse daha fena… Mesele tepki göstermekse yürüyüşler, kampanyalar düzenlenmesi, basın ve sivil toplum kuruluşları yoluyla farkındalık oluşturulmaya çalışılması gerekmez miydi? Hem belki böylelikle çocukların istismarı konusunda dindarların da en az sizin kadar hassas olduğunu görebilirdiniz...
Ama böyle yapmadınız. Dindarların tümden, toptan pedofil olduğunu "yaymaya" giriştiniz. Bu, eski Cumhuriyet'in çeşitli yollarla zihninize pompaladığı bir çarpıtmaydı. Türk filmlerindeki imamların neden hem o kadar düzenbaz hem de o kadar çapkın olduğunu anlamlı hale getiren bir çarpıtmaydı bu… Her şekilde işlendi. Üstelik arapları hain, dindarları sapık, Osmanlıyı kötü, Cumhuriyeti iyi, Batıyı hayran olunası, Doğuyu tiksinilesi gösteren bu "eğitim-öğretim", sizi sadece belirlemedi; sizin ahlakınızı da bozdu. Mitlerinizin, inançlarınızın, sembollerinizin zarar görmemesi için gerektiğinde yalan da söylediniz, demokrasiyle kaybettiğinizi kurnazlıkla geri almaya da çalıştınız.
Misal, bir vakıfta işlenmiş yüz kızartıcı ve bireysel bir suçtan Cumhurbaşkanı'na ve hükümete ışınlanabiliyorsunuz ve bundaki kurnazlık görülmüyor sanıyorsunuz? Derdinizin çocuk istismarını önlemek değil, dindarları dövmek olduğu bal gibi ortada, çünkü Nesin Vakfı'ndaki istismar iddiaları karşısında kulağınızın üstüne yatıyor, Ensar'la ilgili iddiaları bırakın eleştirmeyi, hükümetle ilişkilendirerek dünya gündemine taşımaya çalışıyorsunuz. Sahiden acınacak haldesiniz…
Özlem Albayrak/Yeni Şafak
Avrupa ülkelerinin Brüksel'deki terör saldırıları sonrası akıllarını iyice başlarına toplamaları gerek. Önce yapmaları gereken de terör konusundaki çifte standartlarına bir son vermek. Başkalarına zarar verdiği düşüncesiyle PKK'yı desteklemekten vazgeçmeleri de herhalde ilk atmaları gereken adımlardan. Avrupa ülkelerinin farkına varmak istemediği diğer konu, yani eğitim konusu aslında çok daha önemli. Başta Belçika olmak üzere hemen bütün Avrupa ülkelerinde Müslüman çocukların dini eğitim almaları konusundaki tereddütler, yeni tanışılan DAEŞ tarzı terörün en önemli sebeplerinden birisi.
Avrupa ve genelde batı ülkelerinde İslam'ın öğrenilmesi ve öğretilmesi konusunda getirilen sınırlamalar, yaşadıkları bütün sıkıntıların temel sebeplerinden birisi yani.
Bölgedeki ve değişik ülkelerdeki DAEŞ mensuplarının çoğunun dikkat çekici ortak bir özellikleri var: Hayatlarının belli dönemlerine kadar dinden uzak kalıp bir anda hidayete kavuşmuş ya da yeni İslam'a girmiş olanlar, örgüt kitlesinin önemli bir bölümünü oluşturuyor. Bu insanlar İslam'ı gereği gibi öğrenemedikleri için cihat adı altında terör olaylarına bulaştırılmaları kolay oluyor. Kestirmeden söylenebilecek olan şu: Sadece Kur'an-ı Kerim'deki "Kim bir nefsi, bir başka nefse ya da yeryüzündeki bir fesada karşılık olmaksızın (haksız yere) öldürürse, sanki bütün insanları öldürmüş gibi olur. Kim de onu (öldürülmesine engel olarak) diriltirse, bütün insanları diriltmiş gibi olur..." (Maide Suresi, 32) ayeti bile, DAEŞ ve benzeri terör örgütlerine karşı başlı başına bir ilaçtır oysa. Brüksel'de yaşananın bir son olması duamız. Ama açık gerçekler, Avrupa ülkelerinin Müslüman çocukların dinlerini öğrenmeleri konusunda daha istekli olmaları gerektiğiniortaya koyuyor. Ve tabii, terör meselesine genel olarak yaklaşıp, 'benim teröristim, onun teröristi' ayrımı yapmamaları gerektiğini de... Nasıl dini ve milliyeti yoksa, terörün dostluğu da olmaz...
Ekrem Kızıltaş/Takvim
CHP-HDP-MHP ittifakını temin etme girişimleri ise yine Paralel Yapı'nın 17-25 Aralık'tan sonraki süreçte seçim stratejisi olarak devreye girdi. AK Parti dışındaki tüm partileri aynı çatı altında toplamayı başardı bu karanlık bedduaları yapan karanlık akıl. Ya da o karanlık sesin kulağına üfleyenler... Siyasi ittifaka eşlik eden başka bir süreç daha vardı, arka planda işleyen. Türkiye'nin tüm terör örgütleri eylem kabiliyetleri ve insan kaynaklarını ortak amaç için seferber etmek üzere birleşiyordu. AK Parti ve Erdoğan nefretiyle kendilerini zehirlemiş olan bu terör birleşiminin ortak hedefi, Türkiye'yi zayıflatmak, istikrarsızlaştırmak, Suriyelileştirmekti.
Başrollerde yine FETÖ vardı. Elini kirletmeden iş görebilen, uluslararası medyayı yönlendirebilen, ABD'li kongre üyelerine bildiri yayınlatabilen FETÖ… Geçen hafta Kandil'de kutlaması yapılan terör birleşimi, aslında 2013-2014'de gerçekleşmişti. Kandil'de FETÖ için bir boş sandalye konulmamıştı belki ama FETÖ'nün ruhaniyeti orada hazırdı. 2013'ten bu yana Türkiye, sürüklenmeye çalışıldığı girdaba karşı canla başla direniyor. Türkiye'nin seçilmiş hükümeti ve seçilmiş Cumhurbaşkanı'nın yıkılmaz iradesi kuşkusuz bu sürecin en önemli direnç noktasını oluşturuyor. FETÖ ise son kartını açmaya hazırlandığı izlenimi veriyor.
Tam da darbe mekaniğinin konuşulmaya başlandığı, ABD'li neo-conların peş peşe Türkiye aleyhine yazılar yazdığı, hiç utanmadan "darbenin Türkiye için kurtuluş olabileceğini" ima ettikleri bir vasatta, Türkiye'nin iki büyük şehrinde bombalı terör eylemleri yapıldığı dönemde; karanlık ses yeniden sahne alıyor ve son bedduasını ediyor.
"Susan ne kadar insan varsa, evlerine ateşler sal, yerin dibine batır, kim olursa olsun. Zırvadan zirvesine kadar hepsini yerin dibine batır, en yakın zamana kadar kahr-ü perişan eyle" diyor. Kafayı yemiş, ruh ve akıl sağlığını tümden yitirmiş biri gibi davranıyor... Kurulmuş saat gibi düğmesine basılınca başlıyor beddua etmeye. "Beddualarını Allah'a güvenip etmeyeceğine göre, ordudaki Haşhaşilerine darbe komutu veriyor" şeklinde yorumlar yapılıyor. Eceline susayan kendi sonunu hazırlarmış! Böyle bir darbe girişimi ordudaki FETÖ'cüleri temizlemeye vesile olabilir. Öyle değil mi? Hadi bakalım, görelim sizi...
Halime Kökçe/Star
CHP Yöneticisi Erdal Aksünger, Brüksel'deki saldırıların ardından twitter üzerinden salvo yapmış.. ".. Olay artık uluslararası bir boyut kazandı. Küresel terör desteği kanıtlanırsa bazıları Şam'da değil ama Lahey'de uzun süre namaz kılabilir!.." diyerek kendince Cumhurbaşkanı'na mesaj vermiş.. Camdan evi olanların başkalarına taş fırlatırken az daha dikkatli olmaları gerekmez mi?..
Bakın sayın Aksünger.. Size kimin uluslararası terör örgütleriyle ilişkisi olduğunu ve bunun altından kalkamayacağını anlatayım.. Partinizin tesirli isimlerinden Sezgin Tanrıkulu'nun,
DHKP-C tarafından Çağlayan'daki terör saldırısı sırasında, arabulucu olarak davet edilmesini nasıl izah ediyorsunuz?.. Peki aynı Tanrıkulu'nun, öldürülen PKK'lının cenazesine gidip gözyaşı dökmesni.. Aynı cenaze törenine katılan Gamze İlgezdi yoldaşınız hakkında ne düşünüyorsunuz peki?.. İstanbul Bayrampaşa'da elinde bomba ve uzun namlulu silahlarla polisimize ateş eden teröristin, vaktiyle parti yetkilileriniz tarafından kollanmasına sözünüz var mı?..
Hatta partinizin tesirli ismlerinden biri olan Gürsel Tekin tarafından 'Berna kardeş' diye anılmasını mesela nasıl yorumluyorsunuz?.. İstanbul'daki Vatan Emniyet'e saldırırken öldürülen DHKP-C militanı Elif Sultan Kalsen'i hatırlıyor musunuz peki?.. Hatırlamanız lazım.. Zira daha evvel tutuklu kaldığı süre içinde cezaevi koşullarını bizzat partiniz dert edinmiş.. 2012 yılında yayınladığı "Nisan Ayı İnsan Hakları İhlalleri Raporu'nda" bu terörist partinizce "mağdur" olarak anılmış..
Partinizin başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun, DHKP-C'ye dönük operasyonlar sırasında ÇHD'li 9 avukatın tutuklanmasına "sürek avı başlattılar" diyerek tepki göstermesine sözünüz var mı?
DHKP-C operasyonlarını bir başka CHP'li Melda Onur, "sol fikrin, muhalif düşüncenin itibarsızlaştırılmasına çalışılıyor" diyerek eleştirmesine peki..
Daha devam edeyim mi?..
DHKP-C'li terörist Mehmet Ali Uğurlu'nun serbest kalması için başlatılan destek kampanyasına CHP'li iki vekilin de, Tolga Çandar ve Mustafa Akaydın'ın da imza attıkları çıktı ortaya..
Tepki gösterdiniz mi o arkadaşlarınıza?
PKK ile ilişkisi tartışılmaz olan PYD'nin bir terör örgütü olmadığını anlatan, gerek Kılıçdaroğlu'nun gerekse diğer partililerinizin onlarca beyanatını da koyalım isterseniz bunların peşine..
Özür dilerim Sayın Aksünger ama.. Partiniz bu haldeyken herhangi bir siyasi partiye, Başbakan'a, Cumhurbaşkanı'na falan söz söyleyebilecek enerjiyi nereden bulabiliyorsunuz merak ediyorum..
Ersoy Dede/aktüel.com.tr
Saldırının hedefi zamanın hükümdarı Sultan Abdülhamid, plânlayanlar Ermeni komitacılar ama bombayı imal edip yerleştiren, daha doğrusu saldırının taşeronluğunu yapan da Charles-Edouard Joris isminde Belçikalı bir anarşistti.
Günlerden cuma idi, zamanın hükümdarı Abdülhamid, Yıldız Camii'ne "cuma selâmlığına", yani cuma namazına gitmişti. Caminin yanıbaşına bırakılan bir faytona yerleştirilmiş olan saatli bomba namazdan hemen sonra, hükümdarın geçmesine birkaç dakika kala patladı. Sultan Abdülhamid namaz çıkışında Şeyhülislâm ile ayaküstü konuşmaya dalması sayesinde saldırıdan yara bile almadan kurtuldu, kendi arabasına bindi, dizginleri eline aldı, saraya döndü ama patlamada 26 kişi ölmüş, 58 kişi yaralanmış ve 20 kadar at da telef olmuştu.
Hemen başlayan tahkikat hem hadisenin sorumlularını ortaya çıkarttı, hem de İstanbul'un nasıl büyük bir tehlikeden son anda kurtulmuş olduğunu gösterdi: İşin gerisinde Ermeni komitacılar ile Belçikalı bir taşeron vardı. Yıldız'a yerleştirdiği bombada seksen kilo "melinite" ile yirmi kilo demir, çelik ve çivi kullanmıştı ve Abdülhamid'in katledilmesinden sonra Bâbıâli'yi, Tünel'i, Galata Köprüsü'nü ve Osmanlı Bankası'nı uçuracak; elçilikler ile önde gelen resmi daireleri de yerle bir edeceklerdi.
İstanbul'da hemen bir tutuklama furyası başladı. Avrupa'dan gelen teröristlerin hemen tamamı Türkiye'den yabancı bandıralı gemilerle çoktan ayrılmışlardı ama Joris ile birkaç adamı hâlâ şehirdeydi ve yakalandılar.
Teröristlerin mahkemeye çıkartılacaklarının açıklanmasından sonra Bâbıâli ve saray önce Belçika'nın, daha sonra da diğer Avrupalı memleketlerin İstanbul'daki büyükelçilerinin baskınına uğradı. "Joris sivildir, onu yargılayacak hâkimlerin de sivil olması ve aralarında askerlerin bulunmaması gerekir" dediler; sorgulama başlar başlamaz Belçika büyükelçisi yeniden bastırdı, Joris'in ifadesi alınırken yanında bulunmayı başardı, "vatandaşının haklarının ihlâl edildiğini"söyledi ve her gün başka bir mesele çıkardı.
Derken, sadece sivil hâkimlerin yeraldığı bir mahkeme kuruldu, teröristler yargılandılar, Joris idama mahkûm edildi ama başta Belçika olmak üzere bütün Avrupa bu defa "Asamazsınız!" diye tutturdu. Zayıf ve çaresiz olan Bâbıâlî baskılara karşı koyamadı ve Joris serbest bırakılıp Avrupa'ya gönderildi! Kamuoyunu yatıştırmak için de "Kan dökmekten hoşlanmayan padişahımız efendimiz, canına kasteden katili bile affetme yüceliğini gösterdi" meâlinde kısa bir resmi bildiri yayınladı. İşte, bundan 111 sene önce yaşadığımız ve tarihlere "Bomba hadisesi" diye geçen terörün ve daha da önemlisi, saldırının Belçika ile bağlantısının kısa öyküsü...Tekrar söyleyeyim: "Oh olsun Belçika'ya!" demiyorum, sadece uğradığımız ilk bombalı terörün arkasında bir Belçikalı'nın bulunduğunu ve Brüksel'in o senelerde teröre verdiği desteği hatırlatmak istiyorum!
Murat bardakçı/Habertürk