Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 16
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Murat Bardakçı geçmişimizdeki ilk bombalı terör eylemini gerçekleştiren Belçikalı anarşist Charles-Edouard Joris'in, Avrupalıların baskısı ile nasıl serbest bırakıldığını yazmıştı dün...Olayı Bardakçı'nın yazısından alıntılayarak kısaca hatırlayalım... Türkiye'nin yaşadığı ilk bombalı terör İstanbul'da, 1905'in 21 Temmuz'unda sahnelenmiş, o gün patlayan bomba 26 masumun hayatına mal olmuştu. Saldırının hedefi zamanın hükümdarı Sultan Abdülhamid, planlayanlar Ermeni komitacılar ama bombayı imal edip yerleştiren, daha doğrusu saldırının taşeronluğunu yapan da Charles-Edouard Joris isminde Belçikalı bir anarşistti.
Padişah Abdülhamid Yıldız Camii'ne "Cuma Selâmlığına", yani cuma namazına gitmişti. Caminin yanı başına bırakılan bir faytona yerleştirilmiş olan saatli bomba namazdan hemen sonra, hükümdarın geçmesine birkaç dakika kala patladı. Sultan Abdülhamid namaz çıkışında Şeyhülislâm ile ayaküstü konuşmaya dalması sayesinde saldırıdan yara bile almadan kurtuldu, kendi arabasına bindi, dizginleri eline aldı, saraya döndü ama patlamada 26 kişi ölmüş, 58 kişi yaralanmıştı.
Hemen başlayan tahkikat hem hadisenin sorumlularını ortaya çıkarttı, hem de İstanbul'un nasıl büyük bir tehlikeden son anda kurtulmuş olduğunu gösterdi: İşin gerisinde Ermeni komitacılar ile Belçikalı bir taşeron vardı. Abdülhamid'in katledilmesinden sonra Bâbıâli'yi, Tünel'i, Galata Köprüsü'nü ve Osmanlı Bankası'nı uçuracaklar, elçilikler ile önde gelen resmi daireleri de yerle bir edeceklerdi.
Avrupa'dan gelen teröristlerin hemen tamamı Türkiye'den yabancı bandıralı gemilerle çoktan ayrılmışlardı ama Joris ile birkaç adamı hâlâ şehirdeydi ve yakalandılar. Teröristlerin mahkemeye çıkartılacağının açıklanmasından sonra Bâbıâli ve saray önce Belçika'nın, daha sonra da diğer Avrupalı memleketlerin İstanbul'daki büyükelçilerinin baskınına uğradı... Zayıf ve çaresiz olan Bâbıâlî baskılara karşı koyamadı ve Joris serbest bırakılıp Avrupa'ya gönderildi!
Murat Bardakçı bunları yazmış... Ama bizim "Aydın geleneğimiz"in bir temel öğesini oluşturan "Kişilere dönük saplantılı nefret"in, bu olay dolayısıyla bir kez daha sergilendiğini yazmayı unutmuş.
Bu terör eylemi sonrasında şair Tevfik Fikret, Abdülhamit'i hedef alan terör eyleminin başarısız olmasına hayıflandığı "Bir Lahza-ı Teahhur" şiirini yazmıştı. Bu şiirde Abdülhamit'in cuma selamlığına bir anlık gecikmesinden ötürü hayatta kalmasından duyduğu teessürü seslendiriyor ve "Bir kavmi çiğnemekle bu gün eğlenen... (denî)/ Bir lâhza- i teahhura medyun bu keyfini!" diyordu.

  • 2
  • 16
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Cinayet ve saldırıları "saray gladyosu" adını verdiği muhayyel bir canavara yıkan; aynı zamanda PKK'nın daha sonra başlatacağı terör eylemlerine siyasal zemin sağlamakla görevli olan HDP, Suruç'taki saldırıyı PKK tabanı ile radikal sol örgütler arasındaki kaynaşmayı sağlamak için kullandı. Saldırıyı IŞİD'in Adıyaman hücresi diye tarif edilen yapıdan Abdurrahman Alagöz yaptı ama günün sonunda bu mesele sol radikal örgütler ile PKK komutanlarının devrimci halk savaşı ortaklığını doğurdu. 12 Mart 2016'da dokuz sol örgüt, Duran Kalkan'ın ilan ettiği bildiri altında "Halkların Birleşik Devrim Hareketi"ni kurdu ve sadece AKP'ye değil "TC burjuva devleti"ne de savaş açtıklarını deklare ettiler. Tohum Suruç'ta ekilmişti. 10 Ekim'de Ankara Garı'nın önünde yapılması planlanan DİSK, KESK, Türk Tabipleri Birliği, TMMOB ve HDP'nin katıldığı mitingin saldırıya uğraması da tohumun kök salmasına yardımcı oldu.
PKK ve PYD'nin Rojava üzerindeki egemenliğe kavuşması için Türkiye'de yapılması gereken siyasi tahkimat, sol kesimi, STK'ları "ortak tehdit" algısında birleştirmeyi ve tehditten de ülkenin bugünkü yönetimini sorumlu tutmayı gerektiriyordu. Ankara Garı saldırısı, "ortak tehdit" meselesindeki ortaklaşmayı sağladı. Fail olarak bu kez Yunus Emre Alagöz'ün ismi öne çıktı. İstanbul Taksim'de neden saldırıya uğradık? İlk neden, terör nedeniyle turizmin yara alacağı tartışmalarını soru işareti olmaktan çıkarıp kesinliğe dönüştürmek için. İkinci neden ise IŞİD'e karşı yapılacak Musul operasyonu.
Amerikan derin devletiyle bağları çok su götürür bir isim olan; Barack Obama'nın IŞİD Karşıtı Uluslararası Koalisyon Özel Temsilcisi Brett McGurk'un, 6 Mart'ta ilan ettiği "Musul'u kurtarma operasyonu" ile ilgili olarak yeni üs haberleri İstanbul saldırısından sadece 2 gün sonra ajanslara düştü.
Bu operasyonu garip yapan ise şu: Suriye'deki IŞİD varlığı, etrafına sorun saçan bu ülkenin en önemli anomalilerinden biri iken normalde bu operasyonun Rakka'ya yapılması gerekir. Musul'a operasyon, Irak'taki IŞİD'lileri Suriye'ye kaçmaya teşvik etmek demektir. Suriye, IŞİD'in anavatanı haline geldiğinde bu durum Suriye muhalefetini etkiler, Beşar Esad'ı etkiler, Baas rejimini etkiler, seçenekleri "Suriye'nin bölünmesi" ya da "Baas rejimine etnik ve mezhebi katliam yapma hakkı dahil her türden tedbiri alarak düzeni sağlama hakkı verilmesi" olmak üzere ikiye indirir. Batılı ve İsrailli mahreçlerin Suriye'nin bölüneceğini, bölünmesi gerektiğini ileri sürdüğü bugünlerde, bölünmeden en iyi payı elde edecek olan PKK-PYD'nin örtülüp IŞİD'in öne çıkarılması hiç şaşırtıcı değil.
Türkiye'nin Suriye'nin bölünmesine karşı olduğu da sır değil. Taşları verdim, boşlukları siz doldurun.

  • 3
  • 16
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

1- ABD'nin Obama ile birlikte eski müdahaleci politikalarından vazgeçip "bekle, gör" politikasında ısrar ettiği iddiası yanlıştır, aldatıcıdır.
Müdahale var, müdahale var. ABD "tembel" veya "çekingen" bir politika izlemiyor. Böyle düşünenler ABD'nin Arap Baharı'ndan bu yana dünyayı nasıl sabırla ve ince incebiçimlendirmeye başladığı gerçeği gözden kaçıyor. Bizim yorumcular ve karar vericiler bu iddiayı seslendirmeye artık son vermeliler. Suriye krizi başladığından bu yana ABD'nin pasif kaldığına inanarak hem kendilerini hem de kamuoyunu aldattılar. Pasif kalmakla pasif görünmek başka şeyler. Kabul etmek gerekir ki, ikincisi iyi taktik. ABD'nin İran'a dair diplomatik ve ekonomik hamlelerinden sonra hâlâ "pasif ABD" tezinde ısrar eden varsa, onu kendi haline bırakmalı!
2- Terörü sadece sosyal dinamiklerine bakarak analiz edip gerisini dehşetle izlemek kabul edilemez. Neden? Çünkü terör artık toplumların zihninin yeniden biçimlendirilmesinde etkili bir araç olarak kullanılıyor. Uluslararası teröre gelince, kimse bana üç beş terörist ve marjinal örgütten bahsedip durmasın! Bugün DAEŞ terörü bütün Avrupa'nın zihnini altüst edecek noktaya doğru ilerliyorsa, durup daha derin düşünmek zorundayız. Hatırlayın, 11 Eylül sonrası neoconlar Avrupalı müttefiklerini İslam'a bakış noktasında ortak ve sert bir tutum almaya zorlamış fakat başarılı olamamıştı. Şimdi sınırlarını kapatan ve korkudan kaplumbağa gibi kabuğuna çekilmeye başlayan bir Avrupa var. Bu sürdürülebilir bir durum değil. Elbet Avrupa o kabuğun altından çıkacak. Ama nasıl? İslamofobik uygulamalara hız vererek mi? İşte o zaman küresel güç merkezi (dünya sistemini yönlendirmeye çalışan neo- con çekirdek) başarıya ulaşmış olacak.
3- Daha geçen ay Münih Güvenlik Konferansı'nda konuşulan bir iki şeyi hatırlatayım. Fransa Başbakanı Valls "Kesinlikle emin olduğumuz bir şey var; önümüzdeki günlerde Avrupa büyük terör saldırılarıyla karşılaşacak." Hatta Manuel Valls konuşmasından sonra bir grup diplomat ve uzmanla bir toplantı yapmış ve orada "dünyanın yeni bir döneme girdiğini" söylemişti. Neymiş o dönem? Aynı konferanstan ayrılırken Rusya Başbakanı Medvedev'in gazetecilere söylediklerini hatırlatayım: "Dünya yeni bir soğuk savaşın eşiğinde." Sakın patlayan bombalar, ölen insanlar, korkudan titreyen uluslar Medvedev'in sözünü ettiği soğuk savaşın sıcak yüzü olmasın!

  • 4
  • 16
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Burada iki önemli ekonomik gerçeklik vardır; birincisi, Avrupa, başta göçmen genç nüfus olmak üzere, artık kendi sınırları içinde yaşayan kesime istihdam ve sosyal imkân sağlama şartlarını yitirmiştir. İkincisi, 2008 krizinin ne denli derin ve sarsıcı olduğu ve bunun tam anlamıyla bir gelişmiş dünya -Batı- krizi olduğu bugün ortaya çıkmaktadır.
Ancak, Paris'te 2005 yılında başlayan ayaklanmalar, krizin derinleşmesine ve 2008 büyük kriz dalgasıyla buluşmasına rağmen tekrar etmedi. Çünkü Paris gibi Batı metropollerin banliyölerindeki bu kızgın ve kimliksiz genç nüfus, Ortadoğu'da birdenbire ortaya çıkartılan DEAŞ gibi terör yapılarına katılarak öfkelerini dindirmeyi seçtiler. Böylece DEAŞ gibi paramiliter terör örgütlerini ortaya çıkartıp, finanse edenler bir taşla birçok kuş vurmuş oluyorlardı.
Birincisi, Batı metropollerindeki genç nüfusa adres göstererek buralardaki spontan ayaklanmaları önlüyorlardı, ikincisi, terörün insan kaynağını kendi topraklarından yeniden doğuya ihraç ederek yeni dönemin savaş araçları olan paramiliter terör örgütlerini kuruyorlardı. Üçüncüsü, bu örgütleri Doğu ile kültürel olarak ve daha spesifik olarak da İslam'la ilişkilendirerek yabancı düşmanlığı için kamuoyu oluşturuyor yeni bir devlet kaynaklı faşizmin ve buna bağlı içe kapanmanın temellerini atıyorlardı. Bu anlamda geçen gün Brüksel'de gerçekleşen terör olayları, tabii ki Türkiye'ye yönelik terör saldırısından ayrı değildir ama bu terör silsilesinin ilk ortaya çıktığı zaman ve mekânlara baktığımızda karşımıza iktisadi ve sosyolojik olarak oldukça anlamlı bir tablo ortaya çıkar.
Bu durumda Türkiye, başta AB ve ABD olmak üzere, Batı ile olan ilişkilerini hangi düzlemde ele alacak ve şimdiki terör sorununun, aslında bir Doğu ve İslam sorunu olmadığını, tam aksine, Batı'nın yıllardır süren tutumunun günümüzdeki sonucu olduğunu nasıl anlatacaktır? Sanıyorum, bu sorunun cevabı bizim tam şimdi tartıştığımız iktisadi ve siyasi konularla doğrudan bağlantılı...
Örneğin, Türkiye'nin AB üyeliği sürecinden başlamak üzere, Ortadoğu politikaları ve ABD ile yeni dönemdeki ilişkileri, hiç şüphesiz ki eskisinden farklı olacaktır. Ama bu farklılık, Türkiye için sistemik bir değişikliğe de tekabül etmelidir. Türkiye, bu yeni dönemi, hiç şüphesiz ki bir önceki yüzyıldan kalan kurumlarla ve anlayışla karşılayamaz, böyle olunca da yeni dönemin bir savaş yöntemi olan terörün maddi ve manevi kurbanı olur.
Size ilk bakışta alakasız gelebilir ama mesela şu sıralar yapmakta olduğumuz merkez bankasıtartışması bile, tam anlamıyla, böyle bir tartışmadır. Türkiye, eski vesayetçi kurumları ve anlayışı tasfiye etmezse üzerine gelen bu fiziki, ideolojik saldırılar karşısında çaresiz kalır ve eskiden olduğu gibi Batı'nın kendisine dayattığı çözümleri kendi çözümü olarak anlar.
Türkiye'de AK-Parti iktidarları, geçmişten gelen vesayetçi anlayışı ve siyaset tarafındaki kurumsal tahakkümü büyük ölçüde geriletti. Ancak burada başta ekonomik vesayet ve onun kurumları olmak üzere birçok vesayet alanı, 82 Anayasası'nın şemsiyesi altında korunuyor. Mesela, bütün bu gelişmelerden sonra sizin merkez bankası dünyada hiçbir şey olmamış gibi yapıyorsa ve hâlâ biz merkez bankasında eski vesayetçi anlayışı devam ettirmeye kalkıyorsak, başımıza gelenler için, önce tam buralara bakmamız gerekir.

  • 5
  • 16
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Son zamanlarda pek sık dillendirilir oldu... Bu tehlike, sözde liberal Fethullah uşaklarının özlemleriyle de örtüşüyor. Kimisi utanmadan açık açık, kimisi çok daha sinsi bir "istemem yan cebime koy" tavrıyla bunu körüklüyor. Son sığınakları... Başka çareleri kalmadı... Biz de bir süre önce "başka türlü bir serseriliğe kalkışabilirler mi" diye sormuştuk. Ergenekon davasında yargılanan ve önce hüküm giyip sonra aklanan emekli albay, şimdinin CHP milletvekili Dursun Çiçek "hayır, yapamazlar" demiş. Şimdilik düşük rütbelerdelermiş, oranları da yüzde 10 kadar. Fakat aralarından "general bile" çıkabilirmiş de ha...
Darbeye kalkışmaları zor ama "temizlenmeleri" de zor. Askeri yargı somut delil istediğine ve bunlara pek dokunamadığına göre, iş Şûra'ya kalıyor galiba. Önümüzdeki ağustos ayı çok "kanlı" geçebilir! Devlet Bahçeli, "teröre kalıcı ve köklü çözüm" için sekiz maddelik reçetesini açıklamış. Buna göre, önce bir "vizyon" geliştirilecek, sonra bu vizyona göre yapılandırılacak bir "konsept" oluşturulacak, sonra bu konseptten bir "strateji" çıkarılacak, bu stratejiye göre bir "siyaset" saptanacak, bu arada hem bir "kitle kazanma programı" hem de bir "diplomatik mücadele eylem planı" hazırlanacakmış. Üstelik "taktik eğitim ve icra programı" ve "tanıtım çalışmasına" ihtiyaç varmış.
Bu laf salatası, Nasrettin Hoca'nın köy yoluna çalı dikme, onlara sürtünecek koyunların takılıp kalacak yünlerini toplayıp eğirip iplik yaparak satma ve borçlarını ödeme programı gibi. Bu tür adamlar bu memlekette parti başkanı, siyasi lider falan olabiliyorlar. Ne mutlu sana Türkiye...

  • 6
  • 16
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Son bir haftadır hararetle tartışılan bir konu bu imtihanı yeniden tüm yönleriyle önümüze koydu. Aralarında 9 yaşında bir yavrunun dahi olduğu 10 kadar çocuğun, başlarında eğitmen olarak bulunma imkanı elde etmiş bir sapık tarafından tacize uğradığı ile ilgili haberi tartışıyoruz. Ve ne yazık ki gündeme geldiği andan beri meselenin esasını ıskalıyoruz. Bize toplum olarak yüklediği ödevleri, buradan çıkarmamız gereken dersleri değil de bir karalama kampanyasına dönüştürülen yönünü konuşuyoruz bu vahim olayın.
Sapık ruhlar için masum ve savunmasız yavruların olduğu ortamlar cazip yerlerdir. Bu ortamları onlardan uzak tutabilmek için azami tedbirlerin alınması gerektiği bir gerçek. Yetiştirme yurtları, okullar, yatılı bulunulan kurslar vs. azami titizliği gerektiren ortamlar. Çocukların toplu olarak kaldığı mekanlar, kendilerinden büyük kişilerin kötü niyetli olabilme ihtimallerine karşı değil sadece, çocukların kendi aralarındaki etkileşim açısından da son derece dikkatle tanzim edilmeli.
Bunları konuşmamız gerekirken, hükümete yakınlığı ve dindar nesil yetiştirmek gibi bir amaçla hareket ettiği düşünülen Ensar Vakfı, söz konusu suçun birinci derece faili gibi gösteriliyor. İngilizce hashtaglar açılarak vakfa yönelik bir karalama kampanyası başlatılıyor. Dahası, "Bu Ensar Vakfı'nın işlediği tek suç değil" denilerek vakfın sistematik olarak böyle fiiller gerçekleştirdiği ima ediliyor.Bu yaklaşımı sergileyenlerin derdinin o masum çocuklar olmadığı apaçık ortada.
Bu olayın bir karalama kampanyasına dönüştürülmesi tam da sorunu ıskalamamızın zeminini oluşturuyor. Asıl öne çıkartılması gereken, vakfın konuyla ilgili açıklaması, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı ile Ensar Vakfı'nın mağdur ailelerin yanında davaya müdahil olması iken karalama kampanyasıyla mücadele etmek gibi nahoş bir tablo oluşuyor. Koca bir camianın, her gönüllüsünde infial yaratacak bir olayla özdeşleştirilmeye çalışılması besbelli ki art niyetli bir tavır. Yine de olayın getirildiği şu aşama için söylenecek sözler, çıkartılacak dersler vardır.
Bu kadar hassas bir konuda kırk düşünüp bir söylemek durumundayız. Çocuklara musallat olmak gibi, söz konusu olduğunda toplumun kahir ekseriyetinin "idam cezası geri gelsin" demeye başladığı olaylarda, kurum yıpratma kampanyasının esiri olmamak, meseleyi hukuki ve pedagojik yönleriyle ve toplum vicdanının teskin edecek şekilde ele almak durumundayız.

  • 7
  • 16
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Kafa kesen, İslam düşmanlığını körükleyen örgüt, elini kolunu sallayarak Musul'u aldı ve herkese savaş açtı. Hayalet düşman oluşturulmuştu. Amaç Esat'ın değişmemesini sağlamaktı. DAEŞ'in ilk işlevi buydu. Ama tek işlevi değildi. Aynı anda İran'la da Türkiyesiz bir ilişki kuruldu. Bir anlamda dünyadaki Sünni çoğunluğa nispet edercesine Şii İran'ın önü açıldı. Bu süreçle Türkiye'de olanlar arasında da bir paralellik vardı. 2013'ten sonra yaşadıklarımıza bir bakın... Türkiye, bir yandan Suriye'den gelen büyük göç dalgasıyla sarsılırken diğer yandan Gezi, 17-25 Aralık darbe girişimi ve TIR operasyonlarıyla sıkıştırıldı.
DAEŞ'in Kobani saldırısıyla da Kürt sosyolojisi harekete geçirildi ve çözüm süreci bitirildi. DAEŞ'in ikinci işlevi buydu. Müthiş bir plandı bu. Aynı anda birbiriyle çatışan iki terör örgütü, Türkiye'ye saldıracak hale getirilmişti.
Biri halkını katleden Esad'a veya Kürtlerin esamisinin okunmadığı İran'a değil de, Kürtlerin siyaset yapma şansı olan Türkiye'ye saldırıyor. Öteki de Esad'a veya şeytanlaştırdığı ABD'ye değil yine Türkiye ve AB'ye saldırıyor. Rusya ve İran'a da dokunmayan DAEŞ'in AB'ye saldırması üçüncü işleviydi. İşin belki de en manidar tarafı bu. DAEŞ'in önce Paris'e, sonra da Brüksel'e saldırması örgütün hedefi açısından akla yatkın değil. DAEŞ, işin sadece bize gösterilen yüzü. Çünkü arka planda çok daha büyük bir hesaplaşma var.
Bunda kuşkusuz başta Almanya olmak üzere AB'nin Türkiye ile yakınlaşması da etkili. Merkel'in kısa aralıklarla iki kez Türkiye'ye gelmesi boşuna değil. Ankara veya Brüksel'de patlayan bombalar DAEŞ'in de PKK'nın da boyutlarını çok aşıyor. Eminim iki merkez de bu gerçeği görüyor. Görüyor çünkü vekalet veren pek de kendini saklamıyor. Özellikle de Türkiye açısından. Bu konuda ilk mesaj "PYD'yi destekliyoruz" açıklamasıyla geldi. Şimdi buna hiç hesapta olmayan bir şey daha ekleniyor, Rıza Zarrab'ın tutuklanması. Kendisi mi gitti, yoksa bir pazarlık sonucu mu götürüldü bilinmez ama bu tutuklama bölgemizde yaşanan siyasi hesaplarla yakından ilişkili. Dün Öcalan'ı teslim eden, Fethullah Gülen'i alan güç şimdi ekonomi üzerinden başka bir oyun mu oynuyor?

BİZE ULAŞIN