Size de garip gelmiyor mu? Sözde stratejik ortağımız ve müttefikimiz Amerika Birleşik Devletleri'nin topraklarında üslenen bir örgüt, Türkiye'nin demokrasisini, bütünlüğünü ve güvenliğini hedef alan her girişimin içinde... Üstelik bunu açık açık yapıyorlar. Kendisini dini bir cemaatin lideriymiş gibi gösteren Fethullah Gülen, beddualarla bu girişimlere destek veriyor. Yargıya, emniyete sızan imamlarının tezgâhladıkları darbe girişimleri şimdi yargı önünde.
Dün Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Yozgat konuşmasında söylediklerini inkâr edebilirler mi acaba?
- Pensilvanya'dan beddualar sallıyor. Ne oldu, hangisi tutuyor. Tutmaz, tutmaz. Samimi değilsin, dürüst değilsin. Bu toplumu, milleti, ümmeti parçaladın. Bu devletin, milletin içinde temenni ederim ki yanlış istikamette gidenler de bu yanlışlarından vazgeçer. Hâlâ işin hakikatini bilmiyorlar...
Herkesin bildiği bu gerçeklerin bir tek Amerikan istihbarat örgütleri farkında değil...Soğuk Savaş döneminde Afrika'da komünizme ve Orta Asya'da İran etkisine karşı koysun diye örgütledikleri bu "Cemaat" şimdi, sözde stratejik ortak Türkiye'nin demokrasisini, bütünlüğünü ve güvenliğini hedef almış durumda. Türkiye El Kaide'nin liderini bir ilçede barındırsaydı... Bin Laden bu ilçeden Amerika'daki tüm yasa ve meşruiyet dışı eylemlere destek verseydi. Bu arada beddualı mesajları ile amacını da açık açık seslendirseydi... Acaba Amerika bu durumu nasıl karşılardı?
Amerika'nın bu gibi durumları nasıl karşıladığını biliyoruz... Bir diğer müttefikleri olan Pakistan'a haber bile vermeden, Bin Laden'i Pakistan'daki evinde basıp öldürmediler mi? Acaba CIA ile FBI arasında "Gülen Örgütü"ne dönük bir anlaşmazlık mı var? Acaba CIA hâlâ bu örgütün kullanılabilir konumda olduğunu mu düşünüyor?
Sizler de bu bilmecenin çözümünün nasıl olacağını merak etmiyor musunuz?
Mehmet Barlas/Sabah
Zarrab asıl meselenin kendisi olmadığını, hedefin Türkiye ve Erdoğan olduğunu çoktan anlamıştır. İster gafil yakalanmış isterse anlaşma yapmış olsun, belayı savuşturmak için ifadelerini bire bin katarak süsleyebilir. Bütün bunların arkasında Zarrab'ın itiraflarını kullanarak Türkiye'yi, tıpkı İran'a yapıldığı gibi, çok ağır tavizlerin isteneceği bir pazarlık masasına oturtma gayreti olduğunu anlamak için çok zeki olmaya gerek yok.
Bu tavizler verilmezse "neler olabileceği" yolundaki korku fragmanı ise Zarrab'ın tutuklanmasından birkaç gün önce American Enterprise Institute'ta yayınlandı.
"Could there be a coup in Turkey?" başlıklı makalenin yazarı Michael Rubin'in epey utanmazca yazısında PDY'nin ve muhiplerinin uzun zamandır sempatiyle baktığı "darbe" olasılığı ele alınıyordu.
Rubin, bu "seçenek" gerçekleştirilirse Türk ordusunun elini kimsenin tutmayacağından dem vuruyor, hatta bunu teşvik ediyor. "Eğer Türk ordusu Erdoğan'ı indirmeye ve yakın ekibini hapse atmaya kalkarsa başarabilir mi?" diye soruyor, "Analitik bakarsak cevap evet. Seçim döneminde Obama yönetimi darbe liderlerini kınamaktan fazlasını yapamaz" diyor.
Preet Bharara'nın Zarrab için hazırladığı iddianameyi sevinç çığlıklarıyla kutlayanlar da Rubin'den farklı düşünmüyor. Türkiye'deki seçimleri neden etkileyemediklerini, neden hain ve casus muamelesi gördüklerini hiç anlamadıkları ya da zerre kadar umursamadıkları ortaya çıkıyor. "Bakın ABD de bizi teyit etti, doğru yapmışız" diye övünmeleri içler acısı. "Şecaat arz ederken sirkatin söylemek" sözünün filmi çekilse ancak bu kadar olurdu.
Zarrab'ın tutuklanmasına bu kadar sevinen 17-25'çilere söylenecek çok şey var. Milletin Mart 2014 seçimlerinde "Her şeye rağmen Erdoğan" demesinin nedeni var ya, Bhrara'ya yaptığınız iltifat, milletin o günlerde gördüğü gerçeğin teyidinden başka bir şey değil. Sebep 17-25 Aralık'ta sizinle ABD arasında olağandışı bir eşgüdümü çoktan fark etmesiydi zaten. Kontrol paneli ABD'de olan, iktidar dizayn etme makinesine dönüştüğünüz için kovuldunuz kalplerden.
İnsanlar rüşvete, hukukun arkasından dolaşmaya hayran olduğu için değil, dört bakana ya da oğullarına bayıldığı için değil, şu anki sevincinize eşlik eden anti Türkiye pozisyonunuz yüzünden size kulak asmamıştı. Bharara'ya yaptığınız iltifatlarla sadece durduğunuz yeri teyit etmiş olduğunuzu deklare ediyorsunuz.
Yolsuzluklarla değil, yıkımla ilgilendiğinizi o kadar açık ettiniz, öylesine büyük bir antipati yarattınız ki, size duyulan tepkinin tamamı iktidarın kendisini yeniden ve bu kez daha sert biçimde yapılandırmasına yakıt oldu, gıda oldu. Siz eldiven olmaya karar verene kadar bu ülkenin hâlâ diğer Müslüman ülkelere önerilecek bir rol model olma şansı vardı. Otuz yıldır süren savaş, barışa evriliyordu. Sonra siz çıktınız, Erdoğan'ı devirme ihtirasıyla devlet denilen binayı ayakta tutan tuğlalara yavaş yavaş yerleştirdiğiniz dinamitleri patlattınız.
Devleti paniğe ve kendini koruma refleksiyle bürünebileceği en kalın zırhlara bürünmeye icbar ettiniz. Devleti o zırha hesap sormayı suça dönüştüren bir modele yüz vermeye mecbur kıldınız.
Terör örgütü, yarattığınız kaosu Suriye'de beliren fırsatlarla birleştirip Türkiye'yi bölme azmine kadar götürdü. Yeniden kan döküyor. Size müteşekkir. Eserinizle ne kadar övünseniz az yani, ne kadar sevinseniz az. Ama şunu anlamak zor. Türkiye'yi kıskaca almak isteyenler amaçlarına nail olduğunda millet size yeniden, eskisi gibi itibar eder, her şey unutulur mu sanıyorsunuz? Ya da çağırmaktan başka çarenizin kalmadığı o darbe oluverirse, çoktan kırılmış testinizin parçaları yapışır, onarılır mı?
Nihal Bengisu Karaca/Habertürk
Yeni Zelanda'yı görmüş çok az sayıda Türk'ten biriyim... Sakin, sessiz, derli toplu bir ülkedir. Dört buçuk milyoncuk nüfusu vardır. Sorunu morunu da yoktur. Azıcık Norveç'i andırır. Türkiye'nin tam "antipod"undadır. Yani buradan hayali bir tünel kazın, dünyanın merkezinden geçip devam edin, Yeni Zelanda'ya çıkarsınız. Kelimenin gerçek anlamıyla dünyanın öbür ucu...
Bu ülkede bir referandum yapıldı. "Bayrağımızı değiştirelim mi?" diye halka sordular, yüzde 56.6 çoğunluk "hayır, eskisi kalsın" dedi. Eskisinin sol üst köşesinde küçük bir İngiliz bayrağı var, merkeze, yani kraliçeye bağlılık simgesi (herşeyleri bağımsızdır, ayrı parlamentoları ve hükümetleri, hatta ayrı paraları vardır ama devlet başkanı olarak İngiliz hükümdarını tanırlar)... Bunu kaldırıp yerine "eğrelti otu" koyacaklardı, çoğunluk istemedi. Geçmişini inkâr etmedi. Bu konuda bir kompleksi yok. İleri ülkelerde bu tür referandumlar yapılabiliyor. İspanya'nın Katalonya eyaletinde, hatta İskoçya'da bile "bağımsızlık ilan edelim mi" gibi sorular da halka sorulabiliyor.
Bizde bir "bayrak sorunu" yok. Hiçbir zaman da olmadı.
Bayrağımızı değiştirmeyi düşünen muvafık ya da muhalif hiçkimse yok. Hiçkimse o kadar manyak değil. PKK'nın üç renkli sözde bayrağı da bizim için değil, kurmak umuduyla adam öldürdükleri o bağımsız devlet için...
Durum böyleyken, Sayın Kılıçdaroğlu "bayraktan ne istiyorsunuz" diyerek, sanki hükümet çevrelerinde Anayasa'nın bayrağı düzenleyen üçüncü maddesinin ilgili fıkrasını "değiştirmek isteyen varmış" gibi bir hava yaratmaya çalışıyor. Kılıçdaroğlu bu ucuz manevrayı politika yapmak sanıyor. Kılıçdaroğlu yalan söylüyor.
Engin Ardıç/Sabah
AK Parti olarak yedi düvele ve onların içerideki uzantılarına karşı cansiperane direndiğimiz bir dönemde mahallemizden o birilerinin çıkardıkları seslere bakın hele! Sürekli iç meselelerimizi kaşıyorlar. Liderimiz Erdoğan'ın şahsını hedef alıyorlar. Ne iyilik varsa onların, ne kötülük varsa da Erdoğan'ın! Hep onlar haklı! Müthiş bir egoyla saldırıyorlar. Her şeyin merkezine bir tek kendilerini oturtuyorlar. Daha düne kadar kendileri partinin en tepe noktasındaydılar. Sadece partinin değil, kabinenin de daimi üyelerindendiler.
Ne hikmetse bugünlerde fark ettiler Erdoğan'ın partiyi nasıl yanlış bir mecraya sürüklediğini ve ilk kuruluş felsefesinden uzaklaştırdığını! Yazdıklarıyla tescilli Erdoğan/AK Parti düşmanı Sözcü'nün sürmanşetine taşınmaktan rahatsızlık duymuyorlar besbelli. Kandil'deki terör baronlarının övgüsüne mazhar olmak da onlara ağır gelmiyor anlaşılan. Sanki yazacak başka konular yokmuş gibi sürekli iç meselelerimiz üzerinden Erdoğan liderliğini hedef alıyorlar.
İlginç bir mantıkları var bu zevatın. Mesela, bir dönem partinin üst düzey yöneticilerinden biri istifa ettikten sonra HADEP'te siyaset yapmaya başladı. O zat kendini haklı göstermek için şöyle bir argümanın arkasına yaslandı: "Bir dönem kurucusu ve yönetici olmaktan onur duyduğum partim Kürt meselesinde kuruluş felsefesinin dışına çıktığı için ayrıldım." Şimdi parti ve hükümet dışında kalan ama istifa etmeyip AK Partililik kimliğini taşıyan birisi de kendini haklı göstermek için bu kez din-siyaset denklemi üzerinden ilginç bir argüman geliştirdi. Dindar kimliğiyle temayüz etmiş bu siyasetçinin Erdoğan'a yönelttiği suçlama ilginç ötesi: "Din üzerinden siyaset yapıyor."
Dini siyaset alet etmenin bir eski AK Partili yönetici/bakan tarafından dile getirilmesinin bilumum Erdoğanfobikler için nasıl bir malzeme oluşturduğuna varın siz karar verin... O siyasetçi sadece kendini haklılaştırmak için değil aynı zamanda malum çevrelere şirin görünmek adına öyle bir örnek veriyor ki doğrusu insan acıyor kendisine. Mealen dediği şu: "Partinin kuruluş aşamasında ben Erdoğan'a Milli Görüş çizgisinde din üzerinden siyaset yapmayan, yani dini siyasete alet etmeyen bir parti kurulursa destek veririm dedim. AK Parti bu anlayış temelinde kuruldu. Ama görünen o ki bugün geldiği noktada Erdoğan din üzerinden siyaset yapıyor. Vs.." Bu siyasetçinin itiraz noktası görüldüğü üzere bir önceki yöneticinin itiraz noktasından farklı olsa bile mahiyeti itibariyle aynı: "AK Parti kuruluş felsefesinden ayrıldı. Bugünkü AK Parti bizim kurduğumuz parti değildir."
AK Parti ne Kürt meselesinde kuruluş felsefesinden koptu, ne de din üzerinden siyaset yapan, hele hele dini siyasete alet eden bir anlayışa doğru savruldu. Her iki iddia da bahsi geçen kişilerin kendilerini haklı göstermek için başvurdukları bir bühtandan ibarettir.
Belli ki onlar için bir tek nefisleri önemli...Erdoğan'ın hep en yakınında bulunanlar kendileriydi. Dünyevî makamların tümüne Erdoğan sayesinde sahip olanlar da kendileriydi. Şimdi de kalkmış sabah akşam Erdoğan'ı suçluyorlar. Dillerini ve kalemlerini Erdoğan'ı itibarsızlaştırmak için kullanıyorlar. Bilmiyorlar ki asıl kendilerini itibarsızlaştırıyorlar.
Mehmet Metiner/Star
Can Dündar'ın devletin ulusal güvenlikle ilgili sırlarını başkalarına vermek, yani casusluktan yargılandığı davanın duruşması vardı dün. Ancak Dündar ekibi hazırlıklarına önceden başladı. Dündar'ın AYM kararıyla cezaevinden tahliye olurken Türkiye halkını ve Cumhurbaşkanı'nı tehdit ederek startını verdiği işi sürdürdüler. Adıyla sanıyla medya trolleri devreye girdi. Mahkeme heyetinde yer alabilecek olası isimleri hedef gösterdiler. Mahkemenin arifesinde de avukatlar, mahkeme heyetini Twitter'da açıktan tehdit etmeye başladılar.
Evet, tüm saydıklarım, Dündar'ın bir trol gazetesi haline getirdiği, Feyzioğlu'nun, Balbay'ın bile "terör ve cemaat seviciliğini" eleştirerek "okumayacağım" dediği Cumhuriyet'in her gün ilk sayfasında "diktatörlük" diye anonslanan o ülkede yaşandı. Altın vuruşu ise, İngiltere Başkonsolosu Leigh Turner yaptı. Ülkesinin müttefiki Türkiye Cumhuriyeti'ne karşı casuslukla suçlanan gazetecilerin davasına destek vermek için kalktı adliyeye kadar geldi. PKK-HDP, devletin kurucu partisi CHP ve Cemaat zaten oradaydı. Arkadaş siz nasıl yan yana geldiniz? Hadi diyelim hep beraberdiniz de bu ülkenin yurtsever geçinen solcularının, sosyal demokratlarının bazıları sizde ne buldu?
Melih Altınok/Sabah
Batılı zihniyette, belki radikal aydınlanmanın başladığı yerde, gurur, kibir ve tahakküm arzusu var ve bununla yüzleşilmedi. Modern öncesi dönemde savaşlar, kötülük yok muydu, vardı. Krallar fethe çıkar, fethettikleri yerleri vergiye bağlar, büyük insan kayıpları yaşanırdı. Bu doğru. Ancak, modern sömürgecilik çağında savaşların, iktidar mücadelelerinin ve işgallerin de kimyası değişti. Hem etkileri farklılaştı, hem de bu cafcaflı perdelerin ardına gizlendi.
Yani eskiden bir işgal başlar, hasarını verir, belirli bir dönem sonra biterdi. Yeni dönemde öyle değil. Batı, sömürgeciliğini, tüm dünyayı işgal edecek ve bunu kesintisiz sürdürecek şekilde farklı bir yöntemle uyguladı. Gittikleri yerin toplumsal kimyası ile oynamak, belirli bir kesimi diğer kesimin aleyhine desteklemek, onları başkalaştırmak, toplumsal mühendislikle o ülkeyi kontrol etmek.
Sonra kaynak bittiğinde de oradan çekilip gitmek. Ruanda soykırımı, bunun sayısız örneklerinden biridir. İki kardeş kabile bu modern böl/yönet taktiğiyle 1994'te birbirini boğazladı, 3 ayda 800 bin Tutsi Çin'den getirilen ucuz palalarla öldürüldü, dünya seyretti. Zücaciye dükkânına giren fil gibi Irak'a dalan Bush'tan sonra, Mr. Obama'nın yine aynı sorumsuzlukla aniden orayı terk etmesiyle Irak ve Suriye'de yaşananlar gibi.
"Tamam da bu ülkelerin hiç mi suçu yok? İslam ülkeleri de kendisini sorgulasın. Doğu neden bu kadar geri, biraz da suçu kendisinde arasın" itirazlarını duyar gibiyim.
Tamam... Peki Türkiye 14 yıldır ne yapıyor? Muazzam bir silkinme, reform ve kabuk değiştirme sürecini yaşamıyor muyuz? Peki ne oldu, destek mi gördük, takdir mi edildik? Yeni Türkiye olgusunun Doğu'nun 1789'u olduğu anlaşıldı da, çok mu takdir edildi? ABD ve AB, Gezi'den beri utanmazca bu hamleyi boğmaya kalkanlara destek çıktı. Mide bulandırıcı bir çifte standart ile tüm "demokratik aygıtlarını" bu darbe için seferber ettiler. Çünkü sayelerinde kontrol ettikleri ülkenin beyaz Türk vesayetini korumak istediler.
Mısır'da başardılar, şimdilik. Ama orası da yakında patlayacak, maalesef. Sorun o ki, artık beceremiyor, ellerine yüzlerine bulaştırıyorlar. Henüz yeni düzenin ahlaksal parametrelerinde anlaşabilmiş değiliz. O yüzden terör aradan sıyrılıp aktör olabiliyor.
Markar Esayan/Akşam
DAİŞ terörü, ABD ve Avrupa'da 11 Eylül saldırısından sonra El-Kaide'nin ürettiği "Müslüman karşıtı" havayı ikinci bir dalga ile daha da derinleştiriyor. Ve DAİŞ terör dalgası yaratmada El-Kaide'ye göre daha avantajlı bir durumda. Suriye ve Irak'ın iç savaş halinden istifade ederek kurduğu "devletimsi" yapı hâlâ büyük ölçüde ayakta. Bu avantaj, El-Kaide'nin Afganistan'da Taliban yönetiminden aldığı destekle kıyaslanamaz.
DAİŞ hem Başkan Bush'un Afganistan ve Irak işgallerinin ürettiği "bölgesel istikrarsızlık" ve "radikalleşme" ortamında büyüdü. Hem de El-Kaide ve Taliban örneklerinden öğrenerek geniş bir coğrafyayı "yönetir" konuma geldi. Dahası, DAİŞ ile mücadele uzun zamana yayılmış, koordinesi zayıf bir strateji ile yürütülüyor. Rusya'nın, bölgesel güçlerin ve devlet altı aktörlerin rekabet içinde olduğu bir düzlemde yapılmaya çalışılıyor.
Sözgelimi ABD'nin DAİŞ ile mücadelede yerel aktörler ısrarı sadece PYD'nin PKK ile bir olduğu gerçeğini inkâr ederek Türkiye'yi rahatsız etmiyor. Aynı zamanda Kürtlerle Sünni Araplar arasında derin bir husumet yaratıyor. Ve PKK-PYD'nin DAİŞ ile kavgasını Suriye'den Türkiye'ye taşıyor.
Kuşkusuz DAİŞ'in Türkiye'ye yönelik tehdidi bu boyutla sınırlı değil. Henüz "turistleri" ve kendine düşman gördüğü "PKK-HDP çizgisini" hedef alsa da bir süre sonra hedefe bakmadan saldırılar yapması da olası görülüyor. Aynen Avrupa'da hedef ayırmadan havaalanı ve metroya canlı bombalar göndermesi gibi. Brüksel saldırısını yapan teröristlerden birisinin Türkiye tarafından sınır dışı edildiği ancak Avrupa'da serbest bırakıldığının ortaya çıkması "yabancı savaşçılar" tehdidinin Türkiye'nin sınır güvenliği meselesinden büyük olduğunu gösteriyor. Cenevre görüşmeleri olumlu bir yere varsa bile Suriye ve Irak'ta DAİŞ sonrasının nasıl yönetileceği çok önemli. DAİŞ tümüyle tasfiye edilebilecek mi, belli değil. Bir tür ılımlı DAİŞ üretilecek mi, bu da netleşmedi. Parçalanan örgütün "serseri" parçalarının getireceği tehditlerin daha radikal olacağını tahmin etmek zor değil.
Yine daha yakın bir sorun olarak Mare-Cerablus hattının DAİŞ'ten arındırılması önemliyse de nasıl yapılacağı daha kritik. Bu arındırma Milli Güvenlik Kurulu'nun mart toplantısında vurgulandığı gibi Türkiye'nin önerdiği "terörden arındırılmış güvenli bölge ve uçuşa yasak bölge" uygulaması ile mi olacak? Yoksa PYDYPG öncülüğündeki Suriye Demokratik Güçleri'nin (SDG) bir şekilde bu bölgeyi ele geçirmesi mi desteklenecek?
AB'nin bu konuda etkili olması beklenmezken Obama yönetiminin tercihi ikinci seçenekten yana. Ne yazık ki, DAİŞ ile nasıl mücadele edileceği konusunda peşine düşülmeyen "mutabakat" yeni DAİŞ terörü dalgalarını engelleyemez. DAİŞ'in devlet yapılanması tasfiye edilse de terörü devam edebilir.
Burhanettin Duran/Sabah
Ankara'dan Brüksel'e uzanan hatta bombalar patlarken, aynı zaman diliminde Rusya Suriye'den çekiliyor ve Musul'un DAEŞ'ten geri alınması için operasyon düğmesine basılıyor. Bu iki gelişmeye, AB ile Türkiye'nin mülteciler konusundaki anlaşması da eklenince durum Türkiye'nin aleyhine değil, lehine gelişiyor. Ayrıca PKK-PYD hattında da sürpriz geri çekilmeler şaşırtıcı olmayacak. Şu denebilir; bölgede etkili devletlerin eski pozisyonunu koruyacağı, ABD'nin "oyun kurucu" olduğu yeni bir denge dönemi kuruluyor.
Tam bu noktada ABD'nin Türkiye'yi Zarrab üzerinden sıkıştırma gibi "ucuz" bir yöntemi devreye sokması akla uygun gelmiyor. ABD'nin buna ihtiyacı yok ama ABD içinde buna ihtiyacı olan bazı güçler var. Örneğin Paralel Yapı, bundan daha avantajlı ve kolay bir sıkıştırma yöntemi bulamaz. ABD'de savcılar seçimle geldiği için bu tür "paralel" yapıların sivil toplum adına bağ kurmaları hiç de zor değil. Zarrab'ın tutuklanmasının Türkiye iç siyasetiyle ilişkili gösterilmesinin asıl nedeni de bu. Çünkü herkes gördü, savcılık dosyasındaki iddialara göre Zarrab'ın tutuklanması daha çok İran'la ilişkili.
Yani dünya siyasetinin içine çekilen İran'ı, yeni yerinde tutmak için ABD'nin iki yeni siyaset tarzını devreye soktuğu söyleniyor. İlki bölgede çok güçlenen İran'ı biraz dizginlenmekle ilgili... İkincisi ise Ruhani ileAhmedinecad'ın temsil ettiği güçler arasındaki derin iktidar savaşını bitirmek. Söylenen şu: Bu mücadelede Ruhani'nin güçlü çıkması gerekiyor. İşte Zarrab'ın bu noktada çok şey bildiği ve işe yarayacağı söyleniyor. Davanın nasıl seyredeceğini zaman içinde göreceğiz ama Türkiye'yi bu dosyaya monte etmek için Paralel Yapı'nın ABD'deki bütün olanaklarını kullanacağı çok açık.
Çünkü Türkiye'de kurdukları her kumpasın tek tek bozulması Paralel Yapı'yı çılgına çevirmiş durumda. Paralel Yapı, içerideki yenilgisini dışarıdaki gücüyle örtmek istiyor. Asıl tehlike burada.
Zarrab'ın Türkiye'den gidişi ve ABD'de tutuklanışı ister istemez ABD ile kişiler üzerinden kurulan yakın tarihimizi hatırlatıyor. İki ülke arasında henüz tamamlanmamış "özel bir tarih" var. Nasıl tamamlanacağı da belli değil. Çünkü o tarihin aktörleri hâlâ yaşıyor. Abdullah Öcalan ve Fethullah Gülen'den söz ediyorum. 1999'da biri Türkiye'ye teslim edilirken, öteki Pensilvanya'ya götürülüyordu. Tesadüf olmadığı kesin. Ne hedeflendiği şimdi daha iyi görülüyor ama o günlerde kimse bilinmiyordu. Hatta dönemin başbakanı rahmetli Bülent Ecevit o kadar şaşırmıştı ki bilmediğini açık açık söylüyordu: "ABD'nin durup dururken Apo'yu bize neden verdiğini bilmiyorum." Rahmetli Ömer Lütfi Mete veMahir Kaynak birlikte yazdıkları "Derin Devlet" kitabında bu durumu "Türkiye'nin korkunç bir kazık yemesi olarak" değerlendiriyorlardı. Gülen için de aynı şey söylenebilir. Yani geçmişte devlet ikisini de bilmiyordu. Ama şimdi Zarrab'ı bildiği söyleniyor. Bekleyip göreceğiz.
Mahmut Övür/Sabah
Artık saklanamıyorsunuz. Sizi iyi, hem de pekiyi tanıyoruz. Türkiye'nin lehine olabilecek her şeyin tam karşısında, aleyhine olabilecek her şeyin tam yanı başında oluşunuza alıştık artık. Derdinizin sadece Recep Tayyip Erdoğan ile olduğuna inandırmaya çalışıyorsunuz bizi. Tutkulusunuz. Hedefinizden milim sapmadan durmaksızın kalenin kapısını zorluyorsunuz elinizdeki koçbaşlarıyla. Yalan yok. Belirli sayıda taraftar da buluyorsunuz. Sanki Recep Tayyip Erdoğan giderse bütün gerginlik dinecek, bütün kutuplaşma bitecek, bütün sinirler yatışacakmış gibi yapmayı çok iyi başarıyorsunuz. Bir şeyi atlıyorsunuz ancak. Siz nasıl çocuklarınıza, gençlerinize kendi mutlu, mesut günlerinizi anlatıyorsanız, biz de çocuklarımıza, gençlerimize kendi berbat, kötü, huzursuz günlerimizi anlatıyoruz. Sözgelimi mesele sadece Necmettin Erbakan imiş gibi yaptığınız günler aklımızda. Bankalardan güle oynaya, çatır çatır çaldığınız milyar dolarlar aklımızda. Sinsi bir elin yol verdiği, birdenbire pıtrak gibi büyüyen, büyütülen ihanet şebekeleri aklımızda. Memlekete başbakan yapmak için bütün gücünüzle destek verdiğiniz işadamı kılıklı tipler de aklımızda, memleketin başbakanını pijamayla karşıladığınız günler de…
Şunu artık bence o kalından kalın kafanıza sokun beyim. Derdinizin sadece Recep Tayyip Erdoğan'ın gitmesi olduğuna gerçekten itimat etsek belki de veririz size onu. Ama derdinizin ne olduğunu çok ama çok iyi biliyoruz. Şöyle deneyeyim anlatmayı. 2002'de 'alt tabaka, ayak takımı' dediğiniz halk bir devrim yapıp 'sistemin içine' girmeyi başardı. Hayır. 'O şahane ayrıcalıklarınız elinizden alındı' diyemem, o denli hayalperest değilim. Ama nasıl derler, 'sistemin içine dahil olmayı kabul eden' 10 milyon, 15 milyon, 20 milyon insan rahatınızı kaçırdı. Konforunuzu bozdu. Yavaş yavaş 'oralar bizim doğal hakkımız' dediğiniz nerelerse oralara sirayet etmeye başladılar. Bir baktınız Bodrum'dalar, bir baktınız Konak Meydanı'ndalar, bir baktınız İtalya'dalar falan. Bürokraside temsil ediliyorlar, STK'lar kuruyorlar, medyada söz sahibi oluyorlar, Birleşmiş Milletlerin bilmem hangi komisyonunun toplantısına başörtüleriyle girip Türkiye'yi temsil eden kızlardan falan söz edebiliyoruz hatta.
Şimdi sen, meselenin Recep Tayyip Erdoğan olduğuna bizi inandırarak alayımıza diyorsun ki 'sistemin içinden çık. Periferide iyiydin. Sen taşradayken, kenardayken hepimiz çok mutluyduk. Hadi tekrar o eski mesut günler geri gelsin.' Ok bir kere yaydan çıkarsa geri dönmesi zor olur beyim. Sen bizden Recep Tayyip Erdoğan'ı istemiyorsun ki... Sen bizden kendi sidikli iktidarını tekrar ele geçirmeyi talep ediyorsun. Ve gözümüzün içine baka baka o yalanı çoğaltıyor, çoğaltıyor, çoğaltıyorsun: 'Vallaha bizim bütün derdimiz Recep Tayyip Erdoğan'la.' Dur bir nefes al beyim. Bunu birkaç kez daha söylemiştim, yine söyleyeceğim. Ben hatasız, günahsız, pürüzsüz birine bağlanmayı makul bulsaydım Gülen'e bağlanırdım, ne diye Erdoğan'a bağlanayım. Dolayısıyla öyle zannettiğin gibi 'Recep Tayyip Erdoğan'dan hata sadır olmaz' demiyorum. Zaten böyle söylenmesini Erdoğan'ın kendisi de istemiyordur emin ol.
Biz Recep Tayyip Erdoğan'a bağlanıyorsak, onun hatasız, günahsız, pürüzsüz oluşundan değil; var oluşumuza, var kalışımıza bağlanmayı önemsediğimizdendir beyim. Sizin karşısında durduğunuz her durumun, her kişinin hemen yanında durmak bizim için şeref nişanesidir, onur madalyasıdır da ondan beyim. Size Recep Tayyip Erdoğan'ı vermeyeceğiz beyim. Size kendimizi teslim etmeyeceğiz.
İsmail Kılıçarslan/Yeni Şafak
Saldırgan PKK'lı olunca "Bomba erken patladı", "Hedef çevik kuvvetti"; canlı bomba DAEŞ militanıysa en sert ifadelerle tepki gösteriliyor. "Devlet Kürtleri katlediyor" imzalı bildiriler kaleme alan binlerce akademisyen, söz konusu PKK'nın canlı bombaları olunca derin bir sessizliğe gömülüyor. "Devlet katliam yapıyor" diyen binlerce akademisyen, neden PKK'nın Ankara katliamını kınayan bir bildiri kaleme alamadı? Ne yazık ki siyaset, akademi ve medya çevrelerinde DAEŞ'in canlı bombacıları ile PKK'nın intihar eylemcileri arasında bir ayrım gözetiliyor; PKK'nın canlı bombaları daha makbul görülüyor.
Vatandaşın terör karşısındaki hissiyatında herhangi ayrımcılık yok. İnsanlar, bombayı kim patlatırsa patlatsın aynı tepkiyi gösteriyor. Sorun, toplumsal gruplara öncülük eden siyasi parti, medya ve yazar çevresinin yarattığı; ortak insanlık değerlerindeki aşındırmadır. Konu DAEŞ olduğunda ajitasyonun dibini bulanlar, PKK söz konusu olduğunda AK Parti'ye yarayacağı endişesiyle ortalıkta pek görünmüyorlar. PKK'yı aklamak için kırk dereden su getirenler, PKK katliamına kılıflar uydurmak için adeta çırpınıyor.
İktidar küreseldir, siyaset ise yerel. Kavga, uluslararası boyutta da aynı özellikleri gösteriyor. Avrupa, terör saldırılarıyla sarsıldığında mesele hemen uluslararası bir soruna dönüşürken; Ankara veya İstanbul'daki terör saldırıları kısık sesli kınamalarla geçiştiriliyor. Belçika'da bomba patladığında Fransa, Eyfel Kulesi'ni dayanışma amacıyla baştan aşağı boyarken; ABD, Belçika'nın yasını paylaşmak için bayraklarını yarıya indiriyor. Türkiye'nin yasını paylaşmayı bir tarafa bırakın; terör, Avrupa'yı vurduğunda suçu Türkiye'de aramaya kalkıyorlar; Ankara vurulduğunda ise kabahat ne hikmetse yine Türkiye'nin oluveriyor.
DAEŞ'i "düşman" olarak gören Batı için DAEŞ, tüm zamanların en "kötü"sü. Canlı bombalarla peş peşe katliam gerçekleştiren, ülkenin Güneydoğusu'nda estirdiği terörle Kürtlere soykırım yapan PKK ise Batı için "düşman" değil, siyasi bir organizasyon! Acaba PKK, DAEŞ'ten daha mı az sivil katletti? Örgüt, DAEŞ gibi canlı bomba saldırısı mı düzenlemedi? PKK'yı DAEŞ'ten daha makbul kılan nedir?
Bu sorunun yanıtını kamuoyu merakla bekliyor.
Kurtuluş Tayiz/Akşam
"GÜLEN'İN BİLDİRİ DAĞITAN SAVCISI POAŞ'I 7 YIL NEDEN SÜMENALTI ETTİ!"
Fethullahçıların sevincini anlarız. Kuyruk acıları var çünkü. Kalkıştıkları "darbe"yi yüzlerine gözlerine bulaştırdılar. Rezil kepaze olmakla kalmadılar, MGK'nın kırmızı kitabına da "öncelikli tehdit" olarak girdiler. Bunu başardılar... Kendilerine "ulusalcı ve yurtsever" diyenleri anlamıyoruz. Kılıçdaroğlu ve avenesini hiç anlamıyoruz. Kendilerine "liberal" süsü veren çakallar, kimi Gezi'ci İslamcılar, sosyalistler, Beyaz Türkler, "vatanseverliği" bozkurt işareti yapmak sanan milliyetçiler, Doğan Medya Grubu memurları. Ha keza.. Hiç anlamıyoruz. Fethullahçıların işaret ettiği gibi, Reza Zerrab'ın tutuklanması, 17/25 adı verilen rezil darbe girişiminin küreselleşmesi midir? Kimi siyasetçiler korkmalı mıdır? Sıra onlara mı gelecektir? FBI Türkiye'de geniş tutuklamalara mı girişecektir? Bunun olmasını isterler...
Bir darbeye (Amerika'nın öncülüğündeki bir darbeye) "evet" dedikleri ve şimdiden bunun lobi faaliyetlerine giriştikleri için, seçimle gelmiş Türkiye Cumhuriyeti hükümetinin Amerika destekli bir darbeyle devrilmesini, içerideki "FBI maşaları" eliyle bir devri sabık başlatılmasını isterler... Bu "maşa"lardan birinin marifetini hatırlatayım yeri gelmişken.Hani, 17 Aralık mağdurlarını sorgularken, "Tüm emirleri Recep Tayyip Erdoğan'dan alıyoruz deyin, buradan elinizi kolunuzu sallayarak çıkın" diyen bir savcı vardı. Onun kankası ve suç ortağı... Adliye önünde bildiri dağıtırken yakalanmış, sonra da açığa alınmıştı hani... İşbu bildirici şahıs, POAŞ dosyasını tam 7 yıl sümen altı etmiş... Herhalde FBI'dan talimat gelmedi. Sümen altı konusunda haklı bir şöhrete sahip... Üzeyir Garih ve Hrant Dink dosyalarını da, aynı şekilde, yıllarca bekletmiş, meslekten ihraç edilince de, "Tam Hrant Dink dosyasını açıyordum ki..." diye üste çıkmaya çalışmıştı.
Şunu demek istiyorum: Bir kısmı görevden alınmış olsa da, durumdan vazife çıkaracak mebzul miktar "maşa" var ve halen etkin görevdeler. Fakat olaylar, darbe severlerin işaret ettiği yönde gelişmiyor. Galiba gelişmeyecek. Reza Zerrab, İran'a yönelik ticaret ambargosunu deldiği (ama aslında Türkiye'ye para kazandırdığı) için suçlanıyor... Ambargo, başka kişiler (başka şirketler) eliyle de delinmişti, hatta delik deşik edilmişti. Bugün o şirketler (ya da kişiler) muhakeme konusu edilmiyor. Niye? Çünkü arsıulusal şirketler (ve kişiler) bunlar. Bazılarını "Gezi" rezilliğinden hatırlayacaksınız; "sponsorluk" hizmeti vermişlerdi. Birçoğu da Amerikan şirketi tabii... Onlar ambargoyu delebilirler; Amerika'ya para kazandırıyorlarsa mesele yok; o zaman her türlü yasa dışılık meşrudur. (Zerrab'ın ülkesini sattığı, mahsustan kendisini tutuklattırdığı yönünde iddialar da var... Bilemeyeceğim. Bunu, zamanı gelince konuşuruz.)
İlginç olan husus şu: Zerrab'ın tutuklanmasını "bayram fırsatı"na çevirip, bunu bir darbenin "işaret fişeği" sayan yurtseverler, "casusluk" yaparken suçüstü yakalanan Can Dündar'a ağlıyorlar. Niye? Çünkü ilki, Amerikalıların da bol bol tekrarladığı bir fiili işledi ticari ortaklıklar kurarak ülkesine para kazandırdı. İkincisi, ülkesini sattı... İlginç hususlardan biri de şu: İran'a yönelik ambargo yürürlükteyken Zerrab, defalarca elini kolunu sallayarak Amerika'ya gitti, bir şey olmadı. Ambargo kalktı, ticaret yolları açıldı, dolayısıyla işlendiği söylenen fiil "suç" olmaktan çıktı. Bu defa tutuklama geldi. Buradaki "çelişki"yi de Türk ulusalcılarının ve yurtseverlerinin ferasetine bırakıyorum. Demek ki, bir kişinin makbul ve muteber sayılması için, ülkesini satması gerekiyor!
Ahmet Kekeç/Star
Acar muhabirlerimize ve onların haberlerini büyük bir iştahla yayınlayan gazete yöneticilerine.. Hürriyet'inden, Cumhuriyet'ine kadar.. Hepsine, "Helal olsun" diyorum.. New York savcısını Türkiye'ye tanıttılar.. Sonraki seçimde, savcıyı ABD Başkan adaylığının en şanslı ismi bile yaptılar..
Bu acar muhabirlik.. Her konuda olmalı.. İddianameleri, seçmek yok.. "Bu iddianame güzel, bunu haber yapalım.." derken.. Bir başka iddianame önünüze konulduğunda.. "Bu iddianame bizim patron hakkında, onu gizleyelim" yok.. Nereye getireceğim sözü?..
Hürriyet gazetesinde Tolga Tanış'ın, ABD'deki İngilizce iddianameyle ilgiliacar muhabirliğini konuşturup, ekleri ile birlikte iddiaları çarşaf çarşaf yayınlarken. Casusluk suçlaması ile dün hakim önüne çıkan Can Dündar'ın gazetesiCumhuriyet, New York savcısının iddianamesini ek belgeleri(!) ile yayınlarken.. Aydın Doğan hakkındaki iddianameyi niye tek satır haber yapmıyorlar? New York savcısı Preet Bharara imzası ile hazırlanan iddianame, iddianame de.. Çağlayan Savcısının iddianamesi, boru mu?
New York savcısının iddianamesini göklere çıkartırken.. Çağlayan Savcısı'nın iddianamesini, niye görmezden geliyorlar? Binlerce kilometre yolculuk yapmalarına gerek yok.. İngilizce'den Türkçe'ye çeviri yapmalarına gerek yok.. Türkiye'deki hukuk sistemine yabancı bir sistemdeki düzenlemeleri araştırmalarına gerek yok.. İstanbul'un göbeğindeki adliyeye gidecekler..
Hatta ona da gerek yok.. Patronlarına söyleyecekler.. "Patron.. Senin hakkında acayip bir iddianame varmış.. Bize bir kıyak geç de.. Şu havuz medyasına bir haber atlatalım.. Bu meslek böyledir.. Baban gelse, haberini yapacaksın.. Sen öğrettin bize bunu" diyecekler.. İddianameyi alıp.. Reza hakkındakini nasıl çarşaf çarşaf yayınladılarsa.. Aynı acar muhabirliği..
Kendi patronları hakkındaki iddianame için de yapacaklar.. Manşeti atacaklar. Savcının Twitter hesabını ikiye, üçe, dörde katlatacaklar.. "Şiş kebap, lokum" ısmarlatacaklar..
Hatta, "Petrol kaçakçılığı iddianamesini hazırlayan savcı Adem Meral'in daha önce hazırladığı iddianameler" diye, dosyalar hazırlayacaklar! Ama nerdeee? Ne Tolga Tanış var piyasada.. Ne Nurettin Kurt.. Ne Oya Armutçu.. Bunlar, Hürriyet'in adliye muhabirleri.. Sabahtan akşama kadar, adliyede.. "Hükümet aleyhine haber" koşturanlar.. Hiçbirisinde tık yok.. Sonra çıkıyorlar karşımıza.. "Biz gazeteciyiz.. Bize gelen bilgileri haberleştirmeyelim mi?" diyorlar..
Ali İhsan Karahasanoğlu/Yeni Akit