Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 16
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Ensar Vakfı'nda yaşanan tecavüz olayları sonuna kadar eleştirilsin. Suçlular adalet önüne çıkarılsın, Türkiye genelinde bütün okullar ve yurtlarda çocuk istismarına karşı önlemler alınsın. Çocuklara yönelik cinsel istismarla ilgili en küçük şüphe ve bilgi değerlendirilsin. Öğretmenler, yöneticiler, kantinciler, servis şoförleri vs.; kimden şüphe duyuluyorsa mercek altına alınsın. Çocuklar ve aileleri, cinsel istismar ve tacizler konusunda bilgilendirilsin, neler yapılması gerektiği öğretilsin. Özel ya da resmi, tüm okul ve yurtlarda ihbar hattı kurulsun. Kim o minicik yavrulara el uzatmışsa, en ağır şekilde cezalandırılsın. Son dönemde her yerden çocuk kurbanların olduğu tecavüz ve taciz haberleri geliyor. Bu çocuklar hepimizin; iktidar ve muhalefet partileri çocuklara yönelik cinsel istismarı önlemek için birlikte hareket etsin.
Ancak böylesine önemli bir konuda sırf muhalefet etmek için Bakan Sema Ramazanoğlu'na çok çirkin bir ithamla hakaret edilmesini de kimse savunmasın. CHP lideri Kemal Kılıçdaroğlu, önceki günkü grup toplantısında "Valisi konuşmuyor, Milli Eğitim Bakanı konuşmuyor.
Aileden Sorumlu Bakan da zaten birilerinin önüne yatmış vaziyette, o da konuşmuyor" dedi. Bakan olmasını geçtim, bir kadın için 'birilerinin önüne yatmış' demenin savunulacak bir tarafı yok. Ramazanoğlu talihsiz, eleştirilecek bir açıklama yapmış olabilir ama bunun için 'birilerinin önüne yatmış' derseniz; önce kadınları, anneleri aşağılamış olursunuz.
Türk siyaset tarihinde Meclis'te birçok kavgalar oldu, ağza alınmayacak laflar söylendi ama kimse Kılıçdaroğlu kadar çirkin, seviyesiz ifadeler kullanmadı. Kılıçdaroğlu'nun konuşma metinlerini Twitter trollleri mi yazıyor? Bir kadına böylesine çirkin bir hakarette bulunursanız, muhalefet lideri olarak yaptığınız eleştirilerin de bir anlamı kalmaz. Bu hakarete büyük tepki gelince Kılıçdaroğlu'nun "Cümle bana ait değil; Reza Zarrab için söylenmiş. Dolayısıyla bu cümle benim sıfırdan bulduğum bir cümle değil" demesi de enteresan. Büyük hakaret içeren bir cümleyi, direkt bir kadın için kullanıyorsun, sonra da "Cümle bana ait değil" diyorsun. Böyle savunma mı olur? Hadi konuşma metinlerini 'troll' kafasında insanlar yazıyor; Kılıçdaroğlu'nun hiç mi kriz yönetecek danışmanı yok!

Mevlüt Tezel/Günaydın

  • 2
  • 16
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

PKK ve Gülen hareketi. Çok dramatik biçimde birbirine benzemeye başladı. "Dramatik" tanımlamasını özellikle Gülen hareketi için kullandım, çünkü "dini" bir görünümle yola çıktılar ve şu anda bambaşka bir hüviyet içine sürüklenmiş durumdalar. 23 Kasım 2014 tarihinde bu sütunda "Fikir jimnastiği" başlığı altında "Acaba hükümet Cemaat için de bir çözüm süreci başlatır mı?" sorusuna cevap aramıştım.

Gülen Camiası o zaman benim bu yazıma "Bizi PKK ile nasıl bir tutarsın!" gibi bir tepki gösterdi ve savaş diline devam etti. Sonra hareket MGK gündemine girdi, "terör örgütü" değerlendirmesine konu oldu ve devletin mücadelesi, PKK ile aynı doza ulaştı. Bu dönemde, ilginç biçimde PKK'nın da "çözüm süreci"ni dinamitlediğine tanık olduk. Bir yandan PKK, ülkedeki paralel KCK yapılanmasını korumak ve somut netice almak için silahlı eyleme geçti. Diğer yandan Camia, devlet içindeki güçlerini kullanarak "iktidarı devirmek" gibi bir hamle yaptı.

PKK'nın çözüm sürecini torpillemesinin ve silahlı eyleme geçmesinin arkasında "Kürtlere bu coğrafyada yeni bir alan açıyoruz, Suriye üzerinden Türkiye'ye sıçranabilir, silahlarınızı neden bırakasınız ki!" diyen bir uluslararası irade olduğu görülüyor. İlginç biçimde Gülen Camiası da, uluslararası mahfillerde Türkiye'nin Ortadoğu'daki tavrından kaynaklanan bir "Erdoğan karşıtlığı" bulunduğunu, bu uluslararası iradeyi arkasına alarak Erdoğan'ı dize getireceğini hesaplıyor.

Sonunda PKK'nın silahlı isyanı da Türkiye'yi vurma hamlesine dönüşüyor, Gülen Camiası'nın ABD - ABD platformlarında yürüttüğü algı savaşı da...Peki olan ne? Olan şu: PKK Kürt çocuklarını Türkiye'nin güvenlik güçlerinin önüne sürüyor ve ölümle buluşturuyor. Gülen Camiası da Cemaatin sade bağlılarını kontrol altında tutmak adına savaş psikolojisini diri tutarak devletin güvenlik hassasiyetinin her gün daha kararlı biçimde üzerlerine gitmesine yol açıyor. PKK karargahı da ölümüne hareket ediyor, Camia karargahı da.

Çözüm süreci mi? Ne bu PKK ile olur ne de Gülen karargahının mantığı ile. PKK habire Nusaybin'i, Yüksekova'yı, Şırnak'ı bombalarla yükleme peşinde. Camia, Washington'da, Brüksel'de habire Erdoğan şahsında Türkiye'ye karşı propaganda savaşını tahkim etme çabasında. PKK Kürtleri kaybediyor, Camia tüm Türkiye'yi... Bize de "Ne kötü bir işbirliği! Dayan Türkiye!" demek kalıyor.

Ahmet Taşgetiren/Star

  • 3
  • 16
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Ülkede kutuplaşma olduğu kanaatini taşıyanlar, 7 Haziran seçimlerinin "geçici ve zoraki koalisyon tablosu" çıkarması karşısında AK Parti'yi, CHP ile yan yana getirmek için hayli uğraştı. İki ana akım partinin tek iktidar çatısı altında buluşturulmasının Türkiye'yi rahatlatacağı, toplumsal baskıyı azaltacağı, değişik kesimleri barıştıracağı vs. savunuldu. O tarihte, aralarında benim de bulunduğum bir grup gazeteci, "seçimin sağlaması yapılmalı" tezinden hareket etti. Bize göre, 7 Haziran'ı üreten suni koşullara ve projelere kanarak, iktidarı parçalamak büyük riskti. Kaldı ki hiçbir parti koalisyona istekli değildi. Özellikle muhalefet kanadı, geleceği kurma önceliğini, AK Parti'nin 13 yıllık icraat dönemi ile hesaplaşmaya feda etmeye hazırdı. Yani o tür koalisyon Türkiye'ye zaman ve zemin kaybettirmesi kuvvetle muhtemel bir bileşimdi. Sözde "gerginliği azaltacağız" denilirken özde iktidar kavgası yaşanacağı da açıktı. Seçmenin, tekrarlanacak bir seçimde koalisyon macerasını isteyip istemediğini göstermesi daha hayırlıydı. Haziran- Kasım arasında kaybedilmiş gibi görünen 4 ay, 4 yılın kaybedilmesi tehlikesini bertaraf edebilirdi. Nitekim öyle de oldu. Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ın siyasi tecrübesi ve ferasetinin etkili olduğu süreçler de yaşanarak 1 Kasım'da milletin son sözü söylemesi sağlandı ve bugünlere gelindi. Şimdi yapılması gereken, seçilmiş cumhurbaşkanı ile parlamenter sistemin birlikte ve zorla yürütülmesinden kaynaklanan ikili yapının düzeltilmesidir.

Asıl konumuza dönecek olursak... AK Parti'yi, CHP ile aynı hükümette çalışmaya teşvik eden çevreler, aslında AK Parti için tuzak kuruyorlardı. Artık çok iyi anlaşıldığı üzere CHP'nin genetik kodlarının yenilenmesi söz konusu değildi ve AK Parti ile asla doku uyumu tesis edilemezdi. CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu'nun, her seçim yenilgisinin altında ezilmesi, partide iktidarını kaybettiği ölçüde hırçınlaşması bir yana asabiyet halinde sergilediği tutum ve kullandığı ifadeler esasen "bilinçaltınındışavurumundan" ibaret. Hiç kuşkunuz olmasın Kemal Bey ve onun gibi düşünenler özel ortamlarda tam da bu tarz konuşmalar yapıyorlardır. Kılıçdaroğlu'nun, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı Sema Ramazanoğlu hakkında sarf ettiği ayıplı sözler, siyasi terbiye kantarında tartıldığı kadar, siyasetsizlik, çaresizlik ve telaş metresi ile de ölçülmektedir.

Okan Müderisoğlu/Sabah

  • 4
  • 16
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Kılıçdaroğlu çok seviyesizlik sergiledi; saymakla bitmez. Bunu türlü nedenleri var. Karakterle ilgili olanına girmiyorum. Öncellikle, Kılıçdaroğlu yeteneksiz, o oranda hırslı, karizması olmayan, ışıltısı bulunmayan bir eski tip bürokrat kişilik. Böyleleri, sadece kendi yerini sağlamlaştırmayı düşünür. Partiyi kendisine bağlı kişilerle doldurmaya, tam kontrol sağlamaya çalışmaktadır. Belki de Deniz Baykal gibi karizmatik/güçlü bir liderden sonra, onun bu özellikleri bizzat seçilmesi için etkili olmuştur. Baykal'a, Kılıçdaroğlu'na yaptırdığınız hiçbir şeyi yaptıramazdınız. Siyasi üslup meselesi bir yana, milli konularda dahi bir eşiği bulunmayan gel-git'li tavırlara sürükleyemezdiniz.
Baykal'ın hal edilmesinde de bu özellikleri etkili olmuş olmalı. Ancak, özellikle 2013 Gezi krizinde nihai saldırıya geçen ittifakın arka arkaya hamleleri boşa çıktı. Kılıçdaroğlu'nun beklediği teknokrat hükümet de, başbakanlık da, "restorasyon" da hayal oldu. Güvendiği paralel sıralanmış dağlara kar yağdı.
Kılıçdaroğlu da iyot gibi açıkta kaldı. Tarihin en başarısız genel başkanı o. Ve bu başarısızlığı/yalnızlığı gizlemek için dozu her geçen gün arttırmak durumunda. Çünkü tıpkı HDP'li seçmenlerimiz gibi, CHP'li seçmenler de soru sormaya başlayacaklar. Hepimiz şundan eminiz ki, diri bir sosyal demokrat parti çıksa, CHP önce baraj altı kalır, sonra da tarih olur. HDP'ye 7 Haziran'da yönelen teveccüh de bu ihtiyaç yüzünden değil miydi?
Geçen gün Düzce CHP İl Başkanı'na aşağılık bir saldırı yaşandı. Hepimiz bunu lanetledik. CHP'liler o gün de Meclis'te bu saldırıdan ötürü yine Cumhurbaşkanı ve AK Parti'yi sorumlu tuttu, gerilimi artırmak için ellerinden geleni yaptı. Oysa ilk andan itibaren Düzce il teşkilatı ve milletvekilleri AK Parti adına konuyla yakından ilgilenmişler, geçmiş olsun dileklerini iletmişlerdi. Vali ve emniyet müdürü de öyle. Sonuçta, bu iki saldırganın birisinin CHP'ye, diğerinin de DSP'ye üye oldukları çıktı. Muazzam bir skandaldı. Ama CHP'liler oralı bile olmadılar. Aile bakanına yapılan hakarette olduğu gibi bunu tevil etmeye çalıştılar. Ve bunu her gün yapıyorlar. Bu bir tükenişin ifadesidir. CHP o kadar köşeye sıkışmış, ilkelerden öylesine kopmuş ve ümitsiz bir halde ki; her türlü çılgınlığı yapmaya her an hazır. Pimi çekilmiş bir bomba gibi. Nefrete ümidi bağlamışlar. Her şeyin kötüye gitme olasılıklarına… Sorunumuz tahmin ettiğinizden çok daha büyük sevgili dostlar.

Markar Esayan/Akşam

  • 5
  • 16
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Eski inkârcı ve despotik devlet anlayışı da PKK'nın bu kirli aklının halk tarafından görülmesini engelledi. Oysa şimdi her şey toplumun gözü önünde gerçekleşiyor. Halk, siyaset yolunun açık olduğunu, 7 Haziran 2015 akşamı HDP'ye verilen oylarla gördü. Ama o oyların Suriye'de pozisyon kazanmak uğruna heba edildiğini de gördü.
Ayrıca, bu kirli oyunun ilk kez oynanmadığını, geriye dönüp bakıldığında bütün ateşkes ve çözüm süreçlerinin PKK veya PKK ile ilişkili kirli yapılarca bozulduğunu da gördü. Geçmişte bu süreçler bu kadar net değildi. Ama artık karşılarında değişen bir devlet, güçlü bir siyaset var ve bu görülüyor. O nedenle Kürtlerin siyaset yapma hakkını gaspedip, küresel güçlere peşkeş çekerek kirleten mevcut PKK ve HDP yöneticileri tasfiye edilmeden, hesap vermeden yeni bir dönemden söz etmek mümkün değil.
O dönemi başlatmak da, HDP içinde siyaset yapan sivil siyasetçilerin elinde. Kolay değil ama bu yol açılmadan bu kısır döngü hep yaşanacak. Bunu da siyasetçiler değiştirebilir. Örneğin Altan Tan'ın şu çağrısı bir başlangıç olabilir: "PKK'nın kayıtsız, şartsız silahlarını susturması, 2013 nevruzunda Öcalan'ın çağrısı doğrultusunda silahlı güçlerini Türkiye dışına çıkarması ve silahla hak arama şekline son vermesi gerekir." Dikkat edin, bu çağrıyı da HDP içinde veya PKK çevresinde sadece muhafazakâr Kürtleryapabiliyor. İçlerinde devrim uhdesi kalan solcu Türklerden kimse bir şey beklemiyor ama sol, demokrat ya da milliyetçi Kürtlerin susması da manidar. Çünkü şiddetle hiçbir hakkın alınamayacağını, alınsa bile hayır getirmeyeceğini en iyi onlar biliyor.Irak Kürdistan Bölgesel Yönetimi Başkanı Mesud Barzani, önceki gün tam da bu konuya değinip, "Ola ki karşımızdaki devletler buna yanaşacak durumda değil. Bu durumda bile ümitsiz olmamalıyız" diyor ve ekliyordu: "Halkımızın sorunu savaşla çözülecek bir sorun değildir. Ne kadar çabuk barışçıl yöntemleri esas alırsak, o kadar doğru yapmış oluruz. Asıl başarı budur. Şiddetle bu sorun çözülmez."
Şu artık çok net: Bugün bölgede Türkiye sıkıştırılıyor, Türküyle Kürdüyle insanımız acı çekiyorsa bunun tek sorumlusu şiddete tapan PKK'dır. PKK, bugün Türkiye'de Kürtlerin demokratik hakları veya statüsü için değil, küresel güçlerin ve kendisinin Suriye hesabı için şiddet ve terörü kullanıyor.
Yani Türkiye'deki Kürtleri, Suriye'de alacağı pozisyon için feda ediyor. Oysa şiddeti devreden çıkardığı an, sadece Suriye'de değil bütün bölgede en çok Kürtler kazanacak.

Mahmut Övür/Sabah

  • 6
  • 16
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

2008 yılıydı. Abbas Güçlü'nün Kanal D'deki programında bir öğrencinin "Devlet Dersim konusunda özür dilemeli mi?" diye sorması üzerine...Programda CHP milletvekili olarak bulunan Kemal Kılıçdaroğlu aynen şu sözleri söylemişti: "Bu acı olayın tarihteki yeri ve konumunu çok iyi değerlendirmek lazımdır. O coğrafyada isyan olmasın diye özel bir yasa çıkarılmıştır. Dersimliler vergi ödemesin diye.Yine okullaşma oranı başlatılmıştır. Ama sonuçta bir isyan çıkmıştır ve isyan bastırılmıştır. Dolayısıyla özür dilemek ve dilememek gibi değil. O günün koşullarında olan bir olaydır. Dolayısıyla bu olayı öyle Cumhuriyet tarihinin karanlık olayı olarak da algılamamak gerekir." Programa dinleyici olarak katılan öğrenciler hiçbir şey anlamamışlardı tabii. İmkânsızdı. Hele araya neden girdiği belirsiz "okullaşma oranı" lafı falan.

Kılıçdaroğlu buydu. Bu kadardı. Zihni berraklıktan uzak, klişeler imdadına yetişmediğinde konuşamayan, sadece birileri "doldurursa" sular seller gibi coşan bir siyasetçi. Fakat ne oldu? Kaset komplosu, şusu busu derken CHP'ye genel başkan yapıldı. Sabah dediğini akşam inkâr ederek, üç lafı arka arkaya getiremediği için aralara saçma sorular serpiştirerek ve konu özellikle Cumhurbaşkanıysa açıktan hakaret ederek partisindeki yerini sağlamlaştırdı. Bundan utanıp sıkılacak olan halk değil, partisidir.

Şimdi oturmuşuz, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanı'na nasıl hakaret ettiğini konuşuyoruz. Tartışmaya gerçekten değer mi, emin değilim. Sokak jargonunun dibini bulmuş koskoca bir adam, kızsak, tartışsak ne fayda! Üstelik "Bakan'ın erkeği, kadını olmaz, bakan bakandır" gibi saçmalamalarla söylediklerini çevirmeye çalışıyor. Burada asıl üzerinde durmamız gereken iki nokta var:

Birincisi... Bu olaydan sonra CHP grubunun bu konuşmaya hiç tepki göstermeyen kadın vekilleribittiler! Artık hiç feminizan laflar etmeye kalkışmasınlar, gülünç olurlar. İkincisi... Düşünün, oligarşik medyanın üç beş oyun kurucusu yıllar boyu ne biçim tipleri milletin önüne lider diye sürdü. Nasıl olsa ülkeyi kendileri yönetiyordu ya, ne önemi vardı. Hatırlıyorum, Kılıçdaroğlu, ilk çıktığında "Gandi Kemal" diye pazarlanmıştı. Demirtaş, "büyük insanlığın" bağlama ustasıydı, hatta bir ara Sarıgül vardı ve onunla "sevgi kazanacak"tı. Bu oltaları yutanların her geçen gün azalması ülke için ne büyük kazanç, farkındasınız, değil mi?

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 7
  • 16
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

ABD'nin Maryland Eyaleti'nde Washington'a 1.5 saat uzaklıkta, Baltimore'un kıyısında bir yer var. 2008 yılında konteynerlerden oluşan mescit ve imam lojmanı olan, sivrisinekten geçilmeyen alanda şu an bir külliye var. Cami var, konferans ve sergi salonu var, çocuk parkı var, hamam var, seminer ve uluslararası zirveler için gelecek konukların kalacağı Osmanlı tarzı konaklar var, kimi zaman düğün salonu olarak da kullanılacak bir restoran var. İslam toplumlarının buluşmasını sağlayan bir havza var. Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez'in hayali, Cumhurbaşkanı Erdoğan eliyle gerçeğe dönüşmüş vaziyette.

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın 29 Mart-3 Nisan arasında gerçekleştirdiği ABD ziyaretinin en "kalıcı" köşe taşını Maryland'de açılışı yapılan "Diyanet Center of America" oluşturuyordu. Başlıktaki ifade de Erdoğan'a ait. Sadece bir cami ve müştemilatı ile değil, evsaflı iyi düşünülüp kotarılmış bir "medeniyet merkezi" ile karşılaştık ve bir benzerinin Türkiye'de olmadığını hatırladığımızda hafiften kıskandık bile. Ancak ABD'de yapılmış olmasının ayrıca bir anlamı olduğunun da farkındaydık.

Trump gibi kampanyasını İslamofobi üzerine kuran bir palyaçonun başkanlık için yarıştığı ve müşteri de bulabildiği bir ülkede Maryland ahalisinin epey geniş bir araziye yayılmış Diyanet Center of America'nın yapımına itiraz etmemesi de umut verici etkenlerden biri.

Yanlış anlaşılmasın yalnız, söz konusu umut ABD'nin Müslümanlara bakışının harikulade olmasından filan ileri geliyor değil. Nötr bakabilme yetisini kaybetmemesi ve "sözleşme" kültüründen ileri gelen bir açıklıkla kâr-zarar hesabı yapmaya yatkın olmasıyla ilgili.

Şöyle: Maryland'de hatırı sayılır bir Müslüman "community" var. Fakat projeyi hayata geçiren ve iki ülkeyi de tanıyan Diyanet'e bağlı birimler, "Madem öyledir, o halde bu zaten hakkımızdır" demediler, yerel destek almayı ihmal etmediler. Projenin bölge ahalisiyle karşılıklı saygı üzerine kurulmuş olmasına ve "akıllı" bir sunumla hazırlanmasına özen gösterdiler. Camide ezanların iç ezan olarak okunmasına, sesin hoparlörle dışarı verilmemesine karar verildi. Bunun da ötesinde yapım sürecine geçilmeden önce projeyi tanıtan broşürler hazırlandı. Külliyenin bölgenin değerini maddi olarak pozitif yönde etkileyeceğini açıklayan veriler de broşürde yer aldı. Durum böyle olunca yakınlarında sinagogların ve Budist tapınaklarının da bulunduğu bölgede bir de İslam Merkezi bulunmasına kimse karşı çıkmadı, hatta dönemin Maryland Belediye Başkanı projeye yardımcı oldu.

Belki bu nedenle, Diyanet Center of America'nın açılışında ABD'den, Kanada'dan, Filistin'den, Suriye'den, Pakistan, Lübnan, Irak, Fas ve daha nice ülkeden Müslümanlar olduğu gibi, Hıristiyan, Budist, Hindu ve başka dinlere mensup Amerikalılar da vardı. Mimar Hilmi Şenalp'in Tokyo ve Berlin'den sonraki işi olan o güzel camiyi hayranlıkla seyrettiler. Hüseyin Kutlu'nun hatları, İznik çinileri, 99 esmanın yazıldığı şamdanı ile mütevazı ama derinlikli bir estetik sunan cami ve Selçuklu tarzında inşa edilmiş kültür merkezi karşısında mest olmamak elde değildi. Bir şeyler baştan iyi düşünüldüğünde, iyi hazırlandığında, iyi anlatıldığında hem kendisi hem de etkisi iyi olabiliyor demek ki.

Nihal Bengisu Karaca/Habertürk

BİZE ULAŞIN