Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 13
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Yaşanan gerçekler ile siyaset dünyamızdaki tartışma konularımız ne kadar farklı..."Önce Zap Köprüsü'nü yapın, sonra Boğaz'a köprüyü düşünün" içerikli siyasal kampanyalardan bu yana Boğaz'a iki köprü yapıldı. Bugün Boğaz'ın altından geçen ikinci tünelin açılışı için gün sayılıyor, 3'üncü Köprü de hizmete girmek üzere... 1960'lardaOtomotiv sektörü "Komprador burjuvazi"nin "Montaj endüstrisi" diye hafife alınırdı. Otomotiv sektörümüz, bugün ihracat rekorları kırmıyor mu? Ya da İstanbul'un bir metro ağına sahip olacağını hayal edebilir miydik? Kamunun hepimizin hizmetine sunulan alt ve üst yapı yatırımlarını bir kenara bırakalım... Bireysel yaşamımızı değiştiren global buluşları hatırlayalım. Sony'nin Akio Morita'sının 1960'ların devrim yaratan "Walkman"i artık antika... Apple'ın Steve Jobs'unun "Ipod"u ise üretimden çıkartıldı. Şimdi hem Iphone, hem de Ipad bir nevi müzik arşivi değiller mi?
Tüketiciler artık ihtiyaçlarını değil hayallerini belirleyen ürünlere talep gösteriyor. General Motors değişik renkteki otomobillere Motorola radyolarını koyarak, Ford'un siyah T Modeli'ni tahttan indirmişti. Şimdi de GSM cep telefonundaki kameranın pikseli veya internete ulaşım gücü ve sürati ile rekabet yaratıyor markalar. Tüm dünyadaki televizyon kanallarını ve YouTube gibi kozmik hafızalardaki görüntüleri cep telefonunuzdan izlerken, çok kanallı ve renkli televizyonu devletin "İsraf olur" diye engellediği yılları unuttunuz mu? Ama siyaset dünyasının polemikçi aktörleri için sanki bunlar hiç olmadı... 1930'larda, ya da 1960'larda ne tartışılıyorsa, bugünkü kavga konuları aynı değil mi? Muhalefetin topluma bir "Değişim Programı" sunmak yerine kişilere takıntılı kavga sürdürmesi, günümüzün çözüm bekleyen bir önemli sorunu değil mi?
Bizdeki radikal değişim süreci Turgut Özal'ın "Transformasyon" dediği icraatla başladı. Başbakan Erdoğan'ın liderliğindeki AK Parti iktidarı döneminde de, Özal'ın başlattığı süreç devam ediyor. Ama bu değişim sürecinden en fazla yararlanan kesimlerin geçmişte Özal'a duydukları öfke, şimdi Erdoğan'a yönlenmiş durumda. Kendilerini "Beyaz Türkler" olarak gören ve AK Parti iktidarına kuşku ile bakan kesimlerin, şu anda dertlerine ilaç olabilecek bir muhalefet partisi bulabildiklerini söylemek mümkün mü? "Beyaz Türkler" değişimden en fazla yararlanan kesimler. Dış ticaretteki, turizmdeki, teknolojideki açılımları en fazla onlar değerlendiriyor. Kıbrıs sorunu çözüme kavuşur ve AB'nin yolu açılırsa, Kürt sorunu kalıcı bir siyasi çözüme bağlanıp bölücü terör sona ererse, Beyaz Türkler'in yaşamları daha kolaylaşmayacak mı?
Bu bakımdan, AK Parti'nin pek çok maddesi gerçekleşen değişim programına kuşkulu yaklaşan mutsuz kesimlerin, iktidar eleştirisi kadar muhalefet eleştirisi yapması da gerekiyor.
Amerikalı yönetim ve girişim kuramcısı Seth Godin "Sıradan insanlar fark yaratamaz, farkı farklı insanlar yaratır" der. Ama sıradan insanların hiç olmazsa "Fark"ı anlamaları da beklenemez mi? Yeni demokrasinin öğelerinin eskisinden farklı olduğunun anlaşılması, muhalefetin ve muhalefete bel bağlayanların temel ihtiyacı değil mi?

Mehmet Barlas/Sabah

  • 2
  • 13
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Durun, başlamayın hemen saldırmaya! Başlığı okuyan malum çevrelerin 'Ülkede ne olsa hedefte hep Erdoğan oluyor' dediğini duyar gibi oluyorum. Baştan böyle bir yargıda bulunmadan önce neler yazacağımı okuyun ve öyle değerlendirin! Günlerdir konuşuyoruz; 50 milyon Türk'ün kimlik bilgileri internete düştü. Yetkililer uyarıyor, açıklamalar yapıyor. Ancak, bu açıklamalar arasında çok da üzerinde durulmayan Ulaştırma Bakanı Binaliy Yıldırım'ın sözleri. Bakan Yıldırım ne dedi: "Bu verileri YSK, 20 siyasi partiyle paylaştı. Şimdi kafa karıştırmak ve kötü amaçlarına hizmet için paralel örgüt bunu kullanıyor. Maalesef bunu aleni yapamıyor, başka bir ülkeden başka bir kayıtla yapmaya çalışıyor."
Neden bu açıklamanın üzerinde fazla durulmadığına gelince; 'ne de olsa her şeyi paralele bağlıyorsunuz' şeklinde oluşturulmaya çalışılan algı yüzünden.
İlgililerin "Kesinlikle girip sorgulama yapmayın" dediği ve 50 milyon Türk'ün kimlik bilgilerinin bulunduğu 'thanksgiving' adresine girdiğinizde, karşınıza çıkan tablo çok ilginç. İsim ve soy isim bölümlerinde Recep, Tayyip ve Erdoğan sabit duruyor. Search, yani arama kısmının hemen altında da kavuk giydirilmiş bir ay - yıldız simgesi...

Böyle bir ayrıntıyı yakaladığınızda aklınıza ne gelir? Bu iş bal gibi, başta 'paralel örgüt' olmak üzere, Türkiye düşmanlarının yeni bir Cumhurbaşkanı Erdoğan operasyonudur. Örgütün izlediği taktik ve yöntemlere baktığınızda bu hiç de yabana atılacak bir iddia değil. Üstelik malum çevrelerin dört bir koldan yürüttüğü 'Erdoğansız Türkiye' hedefi için oldukça 'renkli' bir malzeme!!!

Murat Kelkitlioğlu/Akşam

  • 3
  • 13
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Tıynetini ve cibilliyetini daha önce defalarca yazdığım için yeniden üstünde durmayacağım. Bırakın şu adamı da işimize bakalım. Yeni anayasa, henüz yazımına geçilmedi ama onu yapacak olanlar tarafından tartışılıyor.
Muhalefetin bu tartışmaya katkısı, "bayraktan ne istiyorsun", "başkent değiştirilemez", "cumhuriyet iyidir", "milli marşımızla oynama" gibi en adi ve en ucuz mugalata düzeyinde... Hiçkimsenin gündeminde böyle saçmalıklar yok, ancak siyasi zavallıların beyinlerinde var, başka bir şey olamadığı için. Bu arada, meseleye çok daha ciddi yaklaşanların kafalarını kurcalayan soru gibi sorular da şöyle: "Anayasa din ve etnisiteyi nasıl kuşatmalı? Millet tanımı, vatandaşlık tanımı nasıl yapılacak? Anadilde eğitim nasıl olmalı? Din- devlet ilişkileri nasıl kurulmalı? Aleviler'le ilgili hüküm anayasada yer almalı mı?"
Bu da bizi "uzun ve kapsamlı bir anayasa mı olmalı, yoksa kısa bir anayasa mı olmalı" sorusuna getiriyor.
Ne kadar kısa ve öz olursa o kadar iyidir. Herhalde, "lastikli" tanımlara yer verilmemelidir. Dili son derece bozuk olan Aldıkaçtı Anayasası'nın yanlışları tekrarlanmamalıdır. (Bu metni Hukuk Fakültesi'nde ev ödevi olarak yazıp versen notunu kırarlar.) Bir anayasada bulunması gerekmeyen unsurlar anayasaya konulmamalıdır. Yeni anayasada, şimdikinde olduğu gibi "toplum için tehlike teşkil eden akıl hastası, uyuşturucu madde veya alkol tutkunu bir serseri veya hastalık yayabilecek bir kişinin bir müessesede tedavi, eğitim ve ıslahı için kanunda belirtilen esaslara uygun olarak alınan tedbirlerin yerine getirilmesi" gibi zevzekliklere yer olmamalıdır (madde 19)...
Keza, "yanan ormanın yerine yenisi yetiştirilir" gibi abukluklardan da vazgeçilmelidir (madde 169)... Anayasanın eski adı "teşkilatı esasiye kanunu"dur.
Yani, devletin kuruluşunu, yapısını, organlarını tanımlar. O kadar. Sporun geliştirilmesi, kooperatifçiliğin esasları gibi konular oraya tıkıştırılmaz. Bu açıdan, Kemalist bürokratların öteden beri kafalarını kurcalamış "milletin tanımı" gibi arayışlara girmeye de hiç gerek yok. Anayasa gençler için bir "Sosyoloji'ye Giriş" ders kitabı değildir.
Aleviler konusu da hiç açılmaz. Katolikler için özel bir madde var mı? "Ortodoks vatandaşların tanımını" yapmayı düşünüyor musunuz? Öyleyse? Herkesin fikir ve vicdan hürriyetini, dinini güvence altına alırsın, "madde-i mahsus" yaratmazsın. Artık bir daha "cemevi açılsın mı açılmasın mı" diye de tartışmazsın, çünkü anayasa bu konuyla ilgilenmez, ne açılsın der ne açılmasın. Cemaatin bileceği iştir. "Anayasa etnisiteyi nasıl kuşatsın?" diye soruluyor. Kuşatmasın. Bırakın artık şu "darbe yapmış da ona anayasa kılıfı uydurmaya çalışır" memur endişelerini...

Engin Ardıç/Sabah

  • 4
  • 13
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bakın Panama sızıntısını organize eden Uluslararası Gazeteciler Konsorsiyumu'nun başındaki isim olan gazeteci Gerard Ryle açıkladı.. Söz konusu bilgiyi Alman istihbaratı meğer satın almış.. İngiltere ve ABD ile de paylaşmış.. Ne demek bu?.. Bu demek ki, bazı bilgiler, bazı devletler için satın alınabilecek oranda önemli.. Geldik benim AB ile ilişkiler noktasından daha fazla önemsediğim kısma.. Yani Batı'nın (bkz: PanamaLeaks) bizimki gibi darbe yapmaya heveslendikleri ülkelerin, kişisel verileri de içeren mahrem bilgilerine duyduğu ilgi..

Şimdi karşımıza 50 milyon vatandaşın kimlik numarası ile ev adresi çıkmış durumda.. Hikaye.. Bu önemli değil.. Önemli olan kısmı şu: kartlar açılmış durumda.. Bir mekanizma bize diyor ki; "bende sana ait bir şeyler var, almak ister misin?" İlgili bakanlar açıkladılar.. Bu sızıntının kaynağı, YSK'nın bilgi paylaşımı yaptığı siyasi partiler olabilir.. Peki ya YSK da olabilir mi? Bu kısma değinen olmadı..

Elimizde 2009'a ait seçmen bilgileri olduğu için bu yorumu yapıyoruz.. Peki ya yarın da öğrenci dataları dökülürse ortaya, o vakit de ÖSYM'nin bilgi paylaştığı okullar mı diyeceğiz?.. Ya SGK kayıtları dökülürse ortaya?.. SGK'nın bilgi paylaştığı hastaneler?.. Değerli dostlar bu işin sonu yok.. FETÖ'cü örgütün militanları, 'hicret' ederken, yanlarında sadece iç çamaşırı ve çorap götürmemiş.. Örgütün tepe yöneticisi konumundaki kaçakların himaye edilmesi, yanlarında getirip sattıkları bilgiler sayesinde mi oldu acaba?.. Korkutmak gibi olmasın ama yarın başka sızıntılarla karşılaştığımızda sürpriz olmasın diye yazıyorum..

Ersoy Dede/Star

  • 5
  • 13
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bazen hep aynı kalıplarla tartışmak "körleştirilme"ye razı gelmek anlamı taşır. Örnek mi? 28 Şubat darbe hukukuna bakışımız böyle bir körleşme içeriyor. Düşünün, durmadan bitirdik, yıktık, çanına ot tıktık 28 Şubatçıların ve 28 Şubat kafasının, diyeceksiniz. Fakat hâlâ 28 Şubat'ın olağandışı hukuk uygulamaları yüzünden çile çekenlere sıra bir türlü gelmeyecek. Görülmeyecekler, unutulacaklar, vatan hasretiyle uzak diyarlarda gezinip davalarının hakka hukuka uygun biçimde sonuçlanmasını bekleyecekler. Olur mu? Olmaz. Olmuyor.
Gazeteci. Siyasi, edebi yazılar yazıyor. Diriliş Postası'nda da yazdı. Solcu ve gazeteci olanları dikkate alan kamuoyu Tercan gibilerini hiç görmüyor. Oysa Tercan 9 yıl cezaevinde yattı. Üç yıldır gönülsüz sürgünde. Zamanın emniyetinde akla gelmeyecek korkunç işkenceler ve tehditler sonucu alınan ifadelerinin delilsizliğini yine doğrudan emniyet raporlarıyla da belgeledi ama dinleyen mahkeme çıkmadı. İspatlanmış işkencenin bir davayı esastan bozmaya yettiğini kabul etmeyen yok ama konuTayyar Tercan olunca hiç dikkate alınmıyor. Ona ve onun gibi hâlâ 28 Şubat mağdurluğu sürenlere "körlüğümüz" sürüyor maalesef. Avukatları İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi'ne yeniden yargılama başvurusunda bulundular. Ret cevabı geldi. Şimdi bir de ret kararına itiraz yapıldı. Bakalım, bu talihsiz adamın çilesi dolacak, hak yerini bulacak mı?

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 6
  • 13
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Türkiye'nin kendine muhalif diyen kesimleri; listede Erdoğan'ın adı yerine, neredeyse Erdoğan'dan daha çok destekledikleri Putin, Esad ve Şi Cinping'in adını görünce konuyu becerikli bir el çabukluğuyla kapatmayı tercih ettiler. Olsaydı köpürtülmeye son derece müsait olabilecek bu ihtimalin boşa gitmesine, Erdoğan'ın yurtdışında off-shore hesabı olmamasına biraz üzüldüler doğal olarak; ama çabuk toparlandılar. Sonra da Erdoğan-Obama görüşmesinin 50 dakika değil, -çevirmenlerin kullandığı süre çıkartılınca- 25 dakika olduğu avuntusuyla eğlenmeye geri döndüler. Gelgelelim, Putin'in daha ilk günden dillendirdiği "bu sızıntı CIA'in işi olabilir" iddiası hiç de yabana atılır bir seçenek gibi durmuyor. Üstelik mevzu çok büyük. Çünkü ortaya çıkarak kulağımıza gelen bilgiler, sızdırılanlar arasında devede kulak bile değil ve bundan sonra kimin topun ağzına konacağı da öngörülebilir değil.
Wikileaks belgeleri, ABD'nin elini açığa düşürmüş, itibarını da sadece bir parça tırtıklayabilmişti, üstelik site yöneticilerine yaptıklarının bedeli çatır çatır ödetilmişti; ama Panama Belgeleri neredeyse bütün dünyanın birçok devlet başkanı dahil olmak üzere tüm etkili ve nüfuzlu kişilerini ve şirketlerini bir cendere içine sokmuş durumda… Öyle ki, ipi çekilmek istenen şirket, devlet ya da kişilerin; anlaşmaya direnenlerin, ya da kafasına göre hareket edenlerin hesabı rahatlıkla dürülebilir bu belgeler yoluyla… Üstelik bunun örnekleri çoktan yaşanmaya başladı bile… İzlanda Başbakanı, ortaya saçılan hesapların ilk kurbanı olurken, ilk patlamanın iki gün sonrasında açıklanan belgelerde de Azerbaycan Devlet Başkanı Aliyev'in hedef alındığı gözüküyor. Hepimiz, Azeri liderin kızlarının adının paravan şirketlerle ortaya çıkmasının, Ermenistan'la Azerbaycan arasında Dağlık Karabağ nedeniyle başlayan savaşla ilgisi olmadığını düşünebilmek için fazla tecrübeli değil miyiz?
Panama Belgeleri; gazetecilik dürtüsüyle; "insanlar gerçekleri öğrensin" diye ya da kayıt dışı para trafiğinin, vergi kaçakçılığının önüne geçmek amacıyla yayınlansaydı keşke. Ama hepimiz pekala biliyoruz ki, işler yüksek rakımlarda böyle yürümez ve yine hepimiz biliyoruz ki belgelerin ortaya dökülmesinde yukarıda saydığım gerekçelerin etkisi yok. Çünkü; kara para trafiği dışarıya başka türlü görüntü verilse bile, kısmen ve bir açıdan devletlerin bilgisi dahilinde işliyor. Çünkü, insanların gerçekleri bilme hakkı, ahlak, vicdan filan gibi şeyler, hele de yönetici elitlerin ve istihbarat dünyasının asla umurunda değil. Ve çünkü gazetecilik de küresel ilişkiler sözkonusu olduğunda manipülasyona son derece açık bir meslek haline geliyor.
Sonuçta; gizli belgelerin gazetecilik mesleği kullanılarak medya üzerinden açığa çıkartılması –ki bu WikiLeaks'te ve benzeri örneklerde de aynı yöntemle gerçekleştirildi–, medyanın istihbarat örgütlerinin amaçları doğrultusunda kullanılarak, bir manipülasyon aracı haline getirilmesiyle mümkün oluyor. Dolayısıyla ikinci seçenek; yani Panama Belgeleri'nin bir operasyon manivelası olarak ortaya saçıldığı ihtimali neredeyse açık, elbette ABD'nin yani "Panama Terzisi"nin bu sopayla yan çizenleri yola gelmeye ikna etmek istediği düşüncesi de… Açık olmayan, o sopanın kimin, hangi devletin, şirketin, kişinin başında patlayacağı. Anti-emperyalist muhalifler buna da inanmakta zorluk çekecektir eminim, ama talihli ülkeyi, şirketi ya da kişiyi kısa sürede göreceğiz gibime geliyor.

Özlem Albayrak/Yeni Şafak

  • 7
  • 13
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Mayıs 2013, aslında Türkiye tarihi açısından bir dönüm noktası oldu. İsrail'in özür dilediği, anayasa taslakları meclisine ulaşmış ve referanduma gitmeyi bekleyen, bütçesi açık değil, 'fazla' vermiş, ekonomik yükselişi durdurulamaz görünen, PKK terörünün sona ermesi için başlatılan süreç çerçevesinde PKK'nın sınır dışına çekilmeleri başlattığı bir dönemdi. Ancak mayıs sonu Gezi ayaklanması baş gösterdi, ardından PKK çekilmeyi durdurduğunu açıkladı, 17-25 Aralık darbe girişimi oldu, 6-8 Ekim'de iç savaş provası yapıldı ve ABD, tam da 7 Ekim gecesi ilk kez Kobane'de DAEŞ'i bombalamaya başladı. Bu çok yönlü operasyon 1 Kasım'da mağlup edilmiş olsa da başka biçimlerde devam etti, hâlen de özellikle Suriye ekseninde devam ediyor.
Bugünden Mayıs 2013'e dönmek için, sadece PKK'nın değil, onları da besleyen ve kışkırtan geçtiğimiz üç sene içindeki operasyonları yapan odakların da Türkiye'ye karşı 'silah bırakması' gerekiyor.
Daha önemlisi, Mayıs 2013 ile Nisan 2016 arasında diyalogla, masayla, süreçle kapanmayacak bir 'Rojava' uçurumu var. PKK, Türkiye'deki amaçlarına ulaşmak için savaş açmadı. Suriye'deki amaçlarına ulaşmak için, Türkiye'ye savaş açtı. İran'ın Esed rejiminin, Rusya'nın ve kısmen ABD'nin desteklediği bir terör örgütü olarak hareket eden PKK, kendisini siyaseten muhatap almanın hiçbir anlamı olmadığını, esas diyaloğun -eğer kurulacaksa- 'ihaleyi veren'lerle kurulması gerektiğini gösterdi.
Ancak Türkiye'nin önce kuklacılara silahla dize getirilemeyeceğini kanıtlaması gerekiyor. Bunun yolu da PKK'ya 'Buyur sınır dışına çekil' demek değil. Bu yol, PKK'ya Suriye'nin kuzeyinde güçlerini yeniden organize etmek ve daha da güçlenerek tekrar Türkiye'ye saldırmak için fırsat vermekten başka hiçbir anlam taşımaz. Terörü PKK seçti ve bedeline katlanmadan bu kararının yanına kâr kalmasına izin verilirse, Türkiye sadece PKK'ya değil; üç yıldır mücadele ettiği tüm odaklara boyun eğdirilmiş olacak. Sanırım Başbakan da, sonradan grup konuşmasında, "Terör örgütleri ancak milletimizin güçlü iradesini yansıtan güvenlik güçlerimizin muhatabı olabilir" diyerek esas kastını açıkladı. Bu sadece doğru olan bir strateji değil, aynı zamanda ülkemizin bekâsı için gerekli olan tek stratejidir.

Hilal Kaplan/Sabah

BİZE ULAŞIN