Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 13
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Haa, yok yok, Kılıçdaroğlu'ndan söz etmiyorum. Olay Fransa'da geçiyor. Fransız meclisi "seks işçiliğine" yeni bir düzenleme getirdi. Buna göre, artık "müşteri" ceza görecek. Enselenirse bin 500 avro, bir daha yaparsa 3 bin 500 avro... Üstelik, yakalanan hovardayı "eğitim programına" alacaklarmış, seminerlere katılmaya mecbur tutulacakmış. Oysa ilkinde pipisine biber sürmek, tekrarında da kesip alnına yapıştırmak daha etkili bir ceza sayılırdı! Fahişeler ayağa kalkmışlar, sokağa dökülmüşler. "Müşterime dokunma" pankartlarıyla yürüyüş yapmışlar. Diyorlar ki, "müşteriler ceza almaktan korkacaklar, kadınlar da saklanmak zorunda kalacaklar"...
İşin matrağı, kadınlara herhangi bir ceza konmamış! Malı satmak serbest, almak yasak. Bu ne biçim serbest piyasa ekonomisi yahu? Hani, 1920'den 1933'e kadar Amerika'yı kasıp kavuran ünlü "içki yasağı" gibi... Orada da içki içmek serbest, satmak yasaktı. Polis "gin joint" tabir edilen gizli meyhaneleri basıp kapatıyor ama burnunun dibinden zurna gibi yıkılarak geçip giden sarhoşa hiçbir şey yapamıyordu.
Gülünmesi mi ağlanması mı gerektiğini bilemediğimiz bu kanun, dar anlamda Fransız sosyaldemokratlarının, geniş anlamda da sosyaldemokrasinin saftırıklığına, munkabızlığına, yetersizliğine güzel bir örnektir.
Bu gibi zorlamalarla fuhuşu önleyebileceklerini sanırlar. Tıpkı, işçi ücretlerine zam yapınca sömürünün ortadan kalkacağını sandıkları gibi. Fuhuş elbette "iyi biri şey" değildir, kadını aşağılar. Tamam da, kadın bu ticareti "bilerek ve isteyerek" yapıyorsa ne halt edeceksin? Peki "sevmediği adamla parası için evlenenleri" hangi kategoriye sokacaksın? "İnsanlığın en eski mesleği" tabir edilen fuhuş tarihin hiçbir döneminde hiçbir ülkede ortadan kaldırılamamış, çare ancak onu "düzenlemekte" bulunmuştur: Vesika dağıtımı yani kayıt kuyut, düzenli doktor gözetimi, vesaire.
Bunun dışında her türlü "yasak" fuhuşu ortadan kaldırmaz, yeraltına, karaborsaya iter. Fransa'da 1946 yılında "genelevler" yasaklanmıştı ("Marthe Richard yasası" tabir edilen bir kanunla)... Bunda, işgal yıllarında Paris genelevlerinin birer "Alman kantini" gibi hizmet vermiş olmalarına duyulan öfkenin de payı vardı... Bu kanun, otelcilere para kazandırmaktan başka hiçbir işe yaramadı. Ayrıca fuhuşu Boulogne Ormanı'nın ağaç diplerine, çalılıklarına döktü. Şimdi de, "tüketiciye" ceza riski olduğuna, talep tırpanlandığına göre ancak "fiyat düşmesine" yol açacak. Fahişeler, korkan müşteriyi elden kaçırmamak için fiyat kıracaklar. Ya hepten sinek avlayacaklar ya da gelirleri azalacak. Niçin yürüyüş yapıyorlar sanmıştınız? Değerli komünistlerimiz de yıllarca "devrimden sonra genelev kadınlarını Cibali Tütün Fabrikası'na işçi yazdırmak" umuduyla yaşadılar. Günün birinde bir emekli seks işçisi 'ben bu işi yıllarca keyifle, zevk alarak yaptım" deyince afallamışlardı. Hadi bakalım, darısı başımıza. Cinsel ilişki uzmanı Kılıçdaroğlu'ndan en kısa zamanda benzer bir kanun teklifi bekleriz.

Engin Ardıç/Sabah

  • 2
  • 13
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Hani bazılarının ağrı eşiği çok yüksektir ya. Adamı narkozsuz ameliyat edersin bana mısın demez. Ayşe Arman'ın ahlak eşiği de öyle. Çok yüksek. Bu yüzden ne yaparsanız yapın, çirkefin içine düşse de hiçbir zaman rezil olmaz. Çünkü bu konuda çıtayı yerin altında bir yerlere saklamıştır. Son yazısında Kemal Kılıçdaroğlu'nu savunmakla kalmayıp "önüne yatmak" lafının "Birisine siper olmak" anlamında kullanıldığını anlatıyor. Bunu da herkes bilirmiş üstelik. Ayşe Arman "önüne yatmak" lafının ne anlama geldiğini hayat tecrübeleri itibariyle en iyi bilen isimlerden biri. Bu yüzden bu lafı aklama çabası kendi hayatını aklama anlamına geliyor olabilir. Onu anlayışla karşılıyorum. Rahat olsun. Kendi tarzında başarılı bir röportajcı. Bu yeteneğini farklı seçenekleri ve fırsatları kullanmadan gösterebilir miydi meçhul. Zira nice kabiliyetli isimler bu yolda harcanıp gitti.

Asıl söylemek istediğim Ayşe Arman'ın o tecavüzcü alçağın yaptıklarından Ensar Vakfı'nı sorumlu tutması.Soruyor: "Bu olayda Ensar Vakfı'nın suçunun ya da sorumluluğunun olmaması mümkün mü? Bu hocayı işe alan sen değil misin? Alırken soruşturdun mu?" Bundan sonrasını sevgili Hadi Özışık'a bırakalım. Çünkü çok çarpıcı hatırlatmalarda bulunuyor: "Sevgili Ayşe, sana birini soracağım. Taner Çelik adında biri. Hatırlıyor musun Taner'i? Başakşehir'de 2006 yılında bir çocuğa tecavüz etmek üzereyken yakalanmıştı. Yakalandı, tutuklandı, cezaevinde layığını buldu... Hatırladın mı Ayşe bu şerefsizi? Hatırlamadıysan hatırlatayım. Taner Çelik, Doğan Grubu'nun bir çalışanıydı. DHA'nın kameramanıydı. Yıllarca içimizde çalışan ama rengini hiç belli etmeyen şerefsizin biriydi. Şimdi sana soruyorum Ayşe, Taner'i işe alan Doğan Grubu'na biz ne demeliyiz? Aydın Doğan'ın bu işte bir sorumluluğu olabilir mi Ayşe? Hakan Akbaş adındaki sapığı da hatırlamazsın sen Ayşe. O da Doğan Grubu çalışanıydı. O da bir çocuk istismarcısıydı. CNN Türk'te çalışıyordu. Bilgisayarında çocuk istismarına yönelik gırla fotoğraf bulunmuştu. Sen söyle Ayşe, Aydın Doğan'ın bu işte bir sorumluluğu var mı?" Hadi'nin bu yazısından sonra Ayşe Arman rezil olabilir mi? Dedim ya, eşik çok yüksek. Boşuna beklemeyin.

Fuat Uğur/Türkiye

  • 3
  • 13
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Siz kumru kuşu deyin, ben üveyik diyeyim, meğer onun guguklarıyla uyanmak ne güzelmiş! Unutmuşum. Ergenlik dönemimin Kafka ruhlu sabahlarında odamın havalandırmaya bakan penceresinde yuva yapan kumru çifti hatırladım. Müziğin sesini kısar onların yarenliklerini dinlerdim. Sesleri beni gömüldüğüm karanlıktan çıkarır içimde bir yerlerde sırasını bekleyen aydınlığa doğru sürüklerdi. Sonra sömestr zamanı teyzemin Pendik'teki kır evine gidişlerimi, orada kumru sesleriyle uyanışlarımı hatırladım. Twitter sağ olsun, Metin Hoca'dan (Karabaşoğlu) öğrendim. Rahmetli anneannesi "bak bakalım" dermiş torununa, "yedi kez guguğu yaptıysa bahar gelmiş demektir." Bunu öğrenince saymaya başladım. Gelmiş. Hem de ne gelmiş!

Bugün bunları yazayım istiyorum. Epey eskiden bu köşede yaptığım gibi. Fakat acemileşmiş miyim ne! Neyse... Dün sabah kumruyla göz göze geldik. Boynunda kolye gibi bir halka. Nasıl yakışmış! Üzerinde önce bir ürkeklik vardı. Her an uçmaya hazır gibiydi. Gözleri eşini arıyordu sanırım. Yoksa bütün bunlar kumrular hakkında tatlı bir rivayet mi? Derken içi ısınıverdi birden bana. Ben çıplak terasa atılmış hasır koltukta oturdum usulca. O iki metre öteme geldi. Anlattı, anlattı. Ah, keşke anlasaydım anlattıklarını!

Sonra çok sevgili arkadaşımın kırlık, bağlık arazilerin ortasında yer alan bahçesine gittik. Boyları belime kadar gelmiş biberiyelere bakakaldım. Zeytinliklerin altına düzensizce ekilmiş bakla ve bezelyelere, az ötedeki pancarlara baktım, baktım, baktım. İçim açıldı. Buradaki ve "öte"deki hayatın hikmetlerine bir kez daha iman ettim. Üç yıl önce arkadaşım bu araziyi aldığında toprak verimsiz demişlerdi. Eh, gözle de görünüyordu doğrusu. Zeytinlerin işi bitmiş demişlerdi. O kadar içleri geçmiş, kurumuş, sıskalaşmış ağaçlardı üç yıl önce. Arkadaşım "olur" demişti, "severiz, olur. İnanınca olur. Sabrederiz olur." Hiç şüphe duymamıştım bundan. Çünkü sessizce sever, inanır, sabrederdi. Baktım, olmuş. Ne güzel olmuş hem de!

Ama insanların bir kısmına soracak olursanız... O turistik kasabaya onca yıl sonra şöyle bir bakmaya gitmiştim. Gördüm, dönüyorum. Olmamış. Olmuyor. Sabah akşam mutluluk düşünüp sırf bu yüzden mutsuz düşenler nasıl "ol"sunlar! Neşeyi unutup eğlenceye tapınanlar nasıl "ol"sunlar! Ama iyiye işaretler de yok değil. Sabırla bekleyelim bakalım.

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 4
  • 13
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Bir ülkedeki siyasal kültür, doğal olarak, derin ve yaygındır. Her yere nüfuz eder. Hiçbir kişi ve kesim kolay kolay onun tesirinden kaçamaz, ondan etkilenmekten kurtulamaz. Bunu yapabilmek için özel çaba sarf etmek, iyice bireyselleşmek ve ırkçılığın her türünden gerçekten uzak bilgi ve fikir kaynaklarından yararlanmak gerekir. Türkiye'de çoğu zaman Türk milliyetçiliği ile iç içe geçmiş bir Türk ırkçılığının bulunduğu bana göre açık bir gerçek. Bunun en bariz ve güçlü delili Kürtlerin Cumhuriyet tarihinde maruz bırakıldığı muameleler. Bunların ayrıntısına girmeye gerek yok, çünkü bilenler biliyor ve kabul etmeyenler zaten onları bilmek hatta duymak istemiyor. Hürriyet gazetesinin "Türkiye Türklerindir" mottosu bu Türk ırkçılığının keskin ve kesin bir ifadesi.

Değişik renklerdeki Kürt hareketlerinde yer alanlar sık sık bu gerçeğe işaret ediyor. Haklılar ve bu ırkçılığı ne kadar eleştirseler az. Ancak, bu, Kürtlerin Türk ırkçılığını kınar ve ona karşı mücadele ederken kendilerinin ırkçılıktan kesin olarak ari ve uzak olduğu anlamına gelmiyor. Tam da tersine, her Kürt ırkçı diyemem elbette ama benim gözlemlerime göre Kürtler arasında bir Kürt ırkçılığı var ve hayli yaygın. Bu olgunun güçlü sinyallerini sosyal medyaya düştüğüm kimi notların altına yazılan yorumlarda da görmekteyim. Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada hem halkların kardeşliğinden söz edip hem de mültecilere yaşadıkları şehrin sınırları içinde yerleşim alanı kurulmasına karşı çıkan kimselerin çelişkisine dikkat çeken küçük bir not yazdım. Bu notun altına yazılan bazı yorumlarda aşikâr gerçeği dehşet içinde gördüm. Kimi yorumcular, "Kürt toplumu içindeki sosyal, dinî, kültürel ve ideolojik farklılıklar ne olursa olsun biz Kürdüz ve Kürdistan'da hep birlikte barış içinde yaşayacağız" demekteydi. İlginç. Bana göre bu "Türkiye Türklerindir"in mottosundan yansıyan benzer bir anlayışı afişe ediyor. Başka bir deyişle "Kürdistan Kürtlerindir" mottosunu ifade ediyor.

"Türkiye Türklerindir" yanlış ise "Kürdistan Kürtlerindir" niye doğru olsun? Kürdistan denilen coğrafya neden sadece Kürtlere ait olsun? Orada neden sadece Kürtler yaşasın? O coğrafyada asırlardır yaşayan Türkmenler ve Araplar da oranın sahipleri değil mi? Müslüman dinî gruplar ve Hristiyan inanç grupları da o toprakların sahibi değil mi? Bir liberal olarak söyleyeyim: Kürt olmayan biri gidip oradan bir arazi satın alsa, orası artık onun değil mi? Kürtler bir bütün olarak o adamın arazisi üzerinde onun mülkiyet hakkını geçersizleştiren bir hakka mı sahip olabilir mi? Nasıl? Neye dayanarak? Bugün bir Hakkârili Kürt kalkıp İzmir'den arsa ve ev alabilir ve oraya yerleşebilir. Buna İzmir Türklerindir diye itiraz etmek ne kadar ahlâklı ve meşru ise, Hakkâri'de ev alan ve oraya yerleşen bir Türk'e veya başka bir etnisiteden birine burası Kürdistan, Kürtlere ait demek te o kadar ahlâklı ve meşru.

Bana öyle geliyor ki, bazı Kürtler eziyetini gördükleri Türk milliyetçiliğini ve ırkçılığını bilinçli veya bilinçsiz taklit etmekte. Bu kafayla bağımsız bir Kürdistan'ın, demokrasinin tesis edildiği, farklı kültürel ve etnik özelliklere sahip insanların ne ise o olarak huzur ve barış içinde yaşayabildiği bir siyasî coğrafya olması ihtimâli zayıf. Hele bu hedefe şiddetle ve sosyalist ideolojiyi bayraklaştırarak varılırsa bu tamamen bir hayale dönüşür.Böyle bir Kürdistan'da sadece Kürt olmayanlar değil bizzat Kürtler de ağır baskılarla karşılaşır. Her türlü ırkçılığa hayır!

Atilla Yayla/Yeni Yüzyıl

  • 5
  • 13
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Operasyon Cemaat'in Dengir Mir Mehmet Fırat'la ilgili düzmece belgeleri CHP'nin o dönem cilalanan Genel Başkan Yardımcısı'na vermesiyle başladı. Hatırlayın adı sanı bile duyulmamış Kılıçdaroğlu o günlerde Uğur Dündar'ın ana haberinden, Hürriyet'in manşetinden inmiyordu.
Artık, Cemaat'e sert tutumu nedeniyle kaset komplosuna kurban gidecek olan Deniz Baykal'ın yerine geçecek isim hazırdı. CHP Kurultayı'ndan birkaç gün önce başlatılan sızdırma operasyonu tutunca da Kılıçdaroğlu, daha önce "Asla ihanet etmem, adayolmam" dediği Baykal'ın koltuğuna oturuverdi.
Kılıçdaroğlu bu Cemaat'e "hoş gelişinin" ardından diyeti de ödeyecekti elbette. Hangi birini sayalım. Cemaat'in, Türkiye Cumhuriyeti'nin en mahrem toplantılarından kaydettiği yasadışı tapelerini Meclis'te dinleten bizzat o değil miydi? Peki ya, partiden ulusalcıları tasfiye edip, yerine Cemaat trollerini, PKK'ya, PYD'ye kendisi gibi "halkları için savaşanoluşumlar" diyenleri getiren kimdi? Devamını, daha fazlasını söyleyip CHP'den istifa eden vekil ve yöneticilerinden dinleyin.
Evet, CHP'de sırf 'Ak Parti, Erdoğan gitsin' diye gidişata sessiz kalanlar olduğu açık. Hatta bu yüzden Kılıçdaroğlu'nun Cemaat'in 17-25 Aralık'taki küfür kalıplarıyla bir kadın bakana saldırmasını bile savunmak zorunda kaldılar. Ne var ki ben CHP tabanının ekseriyetinin bu utanç yükünü daha fazla kaldırmayacağını düşünüyorum. Öyle ya, Baykal dönemine dek Gülen çetesiyle mücadelenin kalesi olmuş partinin tabanının, Türkiye'yi ABD patentli 'bir garip hilafet devletine' çevirmeye uğraşanlarla ne işi olur?

Melih Altınok/Sabah

  • 6
  • 13
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Son küreselleşme dalgasının en güçlü motoru enformasyon/internet devrimiydi. Bu durum, bilgi tekelini kıran etkisiyle, dünyanın bir daha asla 20. yüzyıl kalıplarına geri dönemeyeceği büyük çatlaklar meydana getiriyordu. AK Parti hareketi de, bu çatlaklardan sızdı. Savunma adına oluşturduğu soyut/maddi sınırlarının dışına çıkma cesareti gösterdi. İslam'ı küresel düzeyde içeriden fethetme/dönüştürme operasyonunu gizli ajandayla yürüten Gülenciler ile de kendisini yan yana buldu. Belki de 28 Şubatçıların "Bin yıl sürecek" dedikleri şey, Gülen gibi yapıların dindar tabanı içeriden dönüştürme mühendisliğinin öngörülmesiydi. Tamamen Gülencileşmiş bir 78 milyon düşünün... CHP'den PKK'ya, solculardan DHKP-C'ye kadar geniş bir spektrumu mobilize etme gücüne sahip bu yapının, muhafazakârları haydi haydi etki altına alacağı ortadaydı.

Sanırım, bu iyi çalışılmış mühendislik, bu ülkeyi bir yüzyıl daha uzaktan yönetmeye veya ondan çeşitli uydu ülkeler çıkarmaya yeterdi. Böylelikle Osmanlı'yı tam anlamıyla yok etmiş olurdunuz. İşte bunların hepsi, 1980'lerde çözülmeye, 1990'larda dağılmaya başlayan 1 ve 2. Dünya savaşları düzeninin yerini almaya aday projeler olarak geliştirilmişti. Aslında tıpkı 19. yüzyılın ikinci yarısında olduğu gibi, "katı olan her şey buharlaşmaya" ve yerine neyin geleceğine dair de mücadele başlamıştı. Yine tıpkı 19. yüzyılın üçüncü çeyreğinde, Avrupa'da Hıristiyanlığın değerler sistemi olarak laik yapı tarafından teslim alınmış olmasına benzer, İslam'ın da teslim alınması gerekiyordu.

Çünkü İslam artık göçmenler ve enformasyon devrimi sayesinde, sadece belirli coğrafyalarda izole edilecek gibi değildi. Bunun için Türkiye'nin merkez önemde olması kaçınılmazdı. İyi İslam (Batı tarafından dönüştürülmüş) ve kötü İslam (EL Kaide, DAEŞ ve Boko Haram gibi) dikotomisi yaratılacaktı. Her ikisi de İslam coğrafyasının fethini sağlayacaktı. İlki Gülen gibi (bir tür İslam Protestanlığı) yapılarla evrimsel olarak, diğeri de El Kaide ve DAEŞ örneklerinin verdiği meşruiyetle kanlı biçimde. Bunu Aydınlanma'da Cizvitler ve Barok üzerinden yapmışlardı. Önce engizisyon, sonra da Cizvitler, o dönemin DAEŞ ve EL Kaidesi gibi işlev gördü. Bu "kötü" örnekler üzerinden kıstırıldı, Kilise ehlileştirilerek teslim alındı. Bugün Katolik Kilisesi'nin üzerinden sallanan sopa ise cinsel tacizler ve akçeli işlerdir. Bununla nefes alması bile önleniyor; değil model önermesi mümkün olsun. O yüzden dünün kolonyalizmi yerini alan bugünkü fenomen İslamofobi'dir.

Markar Esayan/Akşam

  • 7
  • 13
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Washington ziyaretini sabote etmek için nasıl uğraştıklarını gördük. Şimdi de nisanda, ABD'de 1915 olaylarının yıldönümünde Türkiye'nin aleyhine bir karar çıkartabilmek için lobi yapıyorlar. Oysa yıllarca "Ermeni soykırımı iddialarına karşı ABD'de lobi yapıyoruz" diyerek devlet kasasından nemalanmışlardı. Bu güruhun iç siyasette kendisine alan açmak için yürüttükleri kampanya, her şeyden önce Türkiye'nin milli çıkarlarına zarar veriyor. Dahası söz konusu kampanya, zaman zaman ABD- Türkiye ilişkilerini doğru zeminde konuşmamızı zorlaştırıyor. Bir yandan ABD'nin iç çelişkilerini, bu iç çelişkiler nedeniyle attığı hatalı adımları görmemiz ve bu adımların Türkiye'ye maliyetlerini öngörebilmemiz gerekiyor. Diğer yandan Türkiye'nin ABD açısından niçin vazgeçilemez bir aktör olduğunu da her daim akılda tutmamız icap ediyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan, Washington'daki görüşmelerini bunun farkında olarak yürüttü. Muhataplarına Türkiye'nin ABD ile karşı karşıya geldiği konulardaki tezlerini net biçimde anlattı. Bu tezlerden neden vazgeçmeyeceklerini anlattı. DAİŞ'le mücadelede ABD'nin uyguladığı yöntemin sorunlarını ortaya koydu. Dahası DAİŞ'le etkin mücadele için masaya somut teklifler getirdi. Türkiye bugün ABD'nin etkisiz Ortadoğu siyasetinin kısa vadede gözden geçirileceğini bilerek hareket ediyor. Ve kurulacak yeni stratejide Türkiye'nin pozisyonunun, birtakım araçlarla rahatlıkla şekillendirilecek bir unsur olarak değil, verili bir durum olarak ele alınmasını temin etmeye çalışıyor.
Bu bağlamda Türkiye'nin terörle mücadele gündemi en önemli husus. Türkiye, yeni dönemde terör üzerinden uluslararası güç odaklarınca dizayn edilebilecek, diz çöktürülebilecek bir ülke olmayacağını göstermenin derdinde.
Bilmiyorum dikkatinizi çekti mi? ABD'nin Ankara Büyükelçisi John Bass, iki gün önce bir açıklama yaptı. Bass, Türkiye'nin PYD ile ilgili endişelerini önemsediklerini, terör örgütü PKK'nın bir an önce silah bırakması gerektiğini söyledi. Dahası, Türkiye'nin ABD'ye sorduğu "PKK'nın elinde ABD menşeli silahlar ne arıyor" sorusuna cevap verdi. Bass, PKK'nın elindeki ABD menşeli silahların Irak ordusunun stoklarından çıktığını tespit ettiklerini belirtti.
Dikkat çekici, değil mi?

Fahrettin Altun/Sabah

BİZE ULAŞIN