Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

  • 1
  • 14
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Kemal Kılıçdaroğlu CHP Genel Başkanı değil de Türk Dil Kurumu Genel Yazmanı olsaydı, önüne veya altına "Yatmak" kavramı üzerinde yaptığı çeşitlemeler Türkçemizin gelişmesine katkı sağlardı. Ama genel başkan konumunda "Yatmak" kavramına böylesine takılması, sadece siyaseti yozlaştırmaya yarıyor. Aslında sorun yalnızca Kılıçdaroğlu'nun içinde bulunduğu ruh haletinden kaynaklanmıyor ki... Onun gibi ezikliğini öfkeye ve hatta kural ve ahlak dışı söylemlere dayandıranların sayısı hiç de az değil... Bu güzelim ülkeye böylesine öfkeyle yaklaşanlara bazı soruları sormak gerekmiyor mu?
- Bu topraklar, sizin ona verdiğinizden daha fazlasını size vermedi mi? Gerçekten dünün bugünden daha ileri, daha özgür, daha müreffeh olduğunu mu düşünüyorsunuz?
- Ailenizin içindeki dayanılması zor farklılıklara, kavgalara "Olur böyle şeyler" diye tahammül ederken, 80 milyonluk çok renkli ve çok sesli bir toplumda herkesin sizin gibi düşünmesini hangi akla dayalı olarak bekliyorsunuz?
- İçinde bulunduğunuz Ortadoğu coğrafyasında toprağın altındaki doğal kaynaklara değil, toprağın üzerindeki insan gücüne ve aklına güvenerek sanayileşmeyi ve demokratikleşmeyi başaran tek ülke olduğumuzu görmüyor musunuz?
- Çok partili demokrasiye geçtiğimiz 1946'dan bu yana "Seçilmişler"in, ülkeye ne tür hizmetler getirdiğini, onca kavga ve darbe arasında nelere sahip olduğumuzu görmezden mi geliyorsunuz? Otoyollarımız mı, boğaz köprülerimiz mi, otomotiv sanayimiz mi, dijital iletişimimiz mi, ihracatımız mı, turizmimiz mi vardı? Gölet ölçüsündeki Çubuk Barajı'ndan başka baraj mı bilirdik? "Yerli Malı Haftaları"nda, fındık, fıstık, kuru incir ve pestilden başka ne getirebilirdik okulumuza?
- Yargıda haksızlığa uğradığımız zaman, kurucusu olduğumuz Avrupa Konseyi'nin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde hakkımızı mı arayabilirdik? Anayasa Mahkemesi'ne bireysel başvuru hakkımız mı vardı? Farklı düşündüğümüz veya ana dilimiz farklı olduğu için susturulduğumuzda, bunu kime duyurabilirdik ki? Şimdi kutsadığımız, kendilerine övgüler düzdüğümüz şairlerin, yazarların, düşünürlerin hayatlarının kaç yılını adliye ile cezaevi arasında geçirdiklerini unuttuk mu?

Mehmet Barlas/Sabah

  • 2
  • 14
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Şimdi Panama belgelerini ortaya çıkartan Uluslararası Araştırmacı Gazeteciler Konsorsiyumu (ICIJ), 2014 yılının sonunda yine çok benzer bir skandalı ortaya çıkarmıştı. ICIJ, Lüksemburg'da uluslararası vergi kaçakçılığına ilişkin 28 bin sayfa gizli belgeleri ele geçirerek yayımladı ve böylece son yılların en büyük vergi kaçakçılığı skandalı ortaya çıktı. Esasında Panama belgeleri de Luxemburg skandalının devamı sayılabilir. Bu skandalların bu şekilde arka arkaya ortaya çıkmasının ardında, bize göre üç temel dinamik var; birincisi sistemin yetmişli yılların ortasından itibaren başlayan ve seksenlerin başında ultra-liberalizmle çıkış arayan krizi, ikincisi 2008 sonrası ortaya çıkan finansallaşma dalgası ve üçüncüsü de teknolojinin geldiği aşamada artık "gizli bilgi" diye bir şeyin mümkün olamayacağı gerçeği...
Esasında bu üç dinamik ve ortaya dökülenler, bize bundan sonrasıyla ilgili çok net bir tablo ortaya koyuyor. Öncelikle ortaya çıkan skandallar, seksenlerin başında ABD'de Reagan (arz yönlü iktisat), İngiltere'de Thatcher (ultra-liberalizm) ile başlayan yeni "liberalizmin" doğrudan sonucudur. Seksenlerde başlayan ölçüsüz ve kuralsız özelleştirme ve ulus-devletlerin hızla ekonomik alanı terk etme süreci, çok ciddi bir kaynağı siyasete ve bürokrasiye aktardı. Bu kaynak da öncelikle İsviçre, Luxemburg gibi saygın(!) saklı para ve vergi cennetlerine yöneldi, sonra da Panama, Cayman Adaları gibi offshore merkezlerde birikti.
2008 krizi, bu süreci finansallaşma olarak derinleştirdi ve hızlandırdı. Vadesi dolan, bilgi ve teknoloji yoğun sektörler karşısında kârları düşen geleneksel sektör ağırlıklı ekonomiler, krizi ertelemek ve düşen kârlılıkları telafi etmek için finansallaşmayı öne çıkardı. 2008 krizinin hemen öncesinde, finansal balon olarak niteleyeceğimiz ürünlerin dolaşımdaki değeri 600 trilyon doları bulmuştu ki bu dünya GSYİH'sinin on katı kadardı. İşin ilginç yanı, bu varlıkların çok önemli bir kısmı dolar bazlı varlıklardı. Her türlü vergi kaçağı, kriminal kökenli para, kayıt dışı silah ticareti kaynakları, siyasilerin haksız kazançları bu merkezlerde toplanıyordu.
1996'da hayata veda eden ve Keynesyen geleneğin en önemli isimlerinden olan Hyman Minsky, bütün bu hikâyeyi, iktisat teorisinin içine, 'Finansal İstikrarsızlık Hipotezi" ile sokmuştu. Minsky'ye göre, kapitalist ekonominin büyüme dönemlerinde finansal yapılar istikrarlı sistemden istikrarsız sisteme doğru evirilirler. Yani finansal yapılar büyüme döneminde, hedge (korunmuş ve görece küçük) ölçeklerden spekülatif (büyük ama güvensiz) ölçeklere geçerler. Ama bu spekülatif ölçekler krizle birlikte 'Ponzi' (sürdürülemez düzeyde borçlu ve riskli, şişirilmiş değerler taşıyan) yapılara dönüşür. Minsky, bu durum karşısında, Keynesyen bir iktisatçı olarak, kamunun müdahalesini ve kamusal regülasyonları önerir.
2008 Krizi'nde Minsky haklı çıktı. Kriz öncesi mortgage sektörü milli gelirin yüzde 60'ına ulaşmıştı. Ve bu büyüklüğün önemli bir bölümü, Minsky'nin tespit ettiği gibi, Ponzi yapılardan oluşuyordu. İşte bu Ponzi yapıları da Goldman Sachs gibi büyük yatırım bankaları çeviriyordu. Mesela o tarihlerde, Goldman Sachs, zarar etmesi kesin gözüyle bakılan bir mortgage yatırım ürünü olan Abacus'a ait bilgileri gizledi ve çarpıttı. Yani bir nevi tersinden Panama olayı; değişen bir şey yok.
Tam burada sonuç olarak şunu söylemek istiyorum; peki bütün bu yok oluşun, çürümüşlüğün iktisat teorisinde ve politikalarında bir karşılığı yok mu; bu olan bitenlerin "mükemmel" anlatısını yapan neoliberal iktisatçılar mesela Milton Friedman'lar falan hiç tartışılmayacak mı?

Cemil Ertem/Milliyet

  • 3
  • 14
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Mimar Sinan'ın "Ermeni asıllı" olduğu söylenir. İster Ermeni asıllı olsun ister Hotanto asıllı, Mimar Sinan bir "Osmanlı"dır, iliklerine kadar Osmanlı'dır ve Osmanlı kültürünün temel taşlarından biri, belki de birincisidir. Hiçkimse, Pargalı'ya Rumİtalyan kırması, Sokollu'ya Sırp asıllı, Nâzım Hikmet'e dePolonya kökenli olduğu için gıcık kapmaz. Kapıyorsanız, Elvan Abeylegesse'yi de ay yıldızlı bayrakla koşturmayacaksınız!
Otuzlu yıllarda, yöneticiler Sinan'ın Osmanlı olmasından rahatsızlık duymuşlardı. Eh, Süleymaniye'yi de Selimiye'yi de yıkacak halleri yoktu ya, Sinan'ın "kimliğinin" yıkılması gerekiyordu.
Ve de tabii, Sinan'ın Türk olduğunun kanıtlanması. Aşağısı kurtarmıyordu. Hayatta en hakiki mürşit ilim olduğu için Cumhuriyet Türkiyesi'nin her yanından maşallah bilimsellik fışkırıyordu. Troya'ya saldıranların başbuğu, Mikene kralı Agamemnon bile Türk'tü, askerleri onun hakkında "ağa memnun" demişler, sonra zamanla bu isim söylene söylene değişime uğramıştı. O kadar bilimseldik ki, İngilizce "O.K." deyimi bile Türkçe "ok ve ay"dan gelmiyor muydu?
Tuhaftır, "bütün dünyanın aslında Orta Asya'dan çıkma Türk olduğunu" söyleyenler, "dolayısıyla Sinan'ın da Türk olduğunu" kabul edip geçmediler. Üstünde durdular. Sinan'ın Türk olduğunun "kafatası ölçümüyle" de kanıtlanması, doğrulanması gerekiyordu. Bu görevi, "Atatürkoloji" ana bilim dalında temayüz etmiş olan çok bilimsel ünlü Afet Hanım üstlendi. 1935 yılında Sinan'ın türbesine girildi, mezarı açıldı. Kafatası koparıldı ve ölçüldü.
Türk Tarih Kurumu (TTK), Sinan'ın kafatasının "brakisefal" olduğunu açıkladı. Yani Sinan Türk'tü. Çünkü Türk dediğin "brakisefal" olurdu. Bir de "dolikosefal" takımı vardı ki, herhalde Ermeniler de buna giriyorlardı...
Üstelik Sinan brakisefal olmakla kalmayıp bir de "hiper brakisefal" (aşırı bilmemne) çıkmıştı ki, bu, hepimizden daha fazla Türk olduğu anlamına geliyordu.
Sinan'ın kafatası mezarında rahat bırakılmadı, gayet bilimsel bir şekilde Etnografya Müzesi'ne konulmak üzere Ankara'ya götürüldü ve sonra da ortadan kayboldu. Şimdi başbakan bulunması için talimat vermiş. Üzülmeyiniz, saçmalamak yalnız bize özgü değildir. Rus komünistleri, aşırı çalıştığı için "beyin çürümesinden" öldüğü söylenen Lenin'in beynini, mumyalama işlemi sırasında çıkardılar ve incelemeye aldılar. (Oysa Lenin frengiden ölmüştü.)
Yıllarca kestiler, biçtiler, mikroskopla baktılar. Sonra da şu sonuca vardılar: Lenin'in beyni, son derece sıradan, son derece olağan bir insan beyniydi ve diğer milyarlarca insanın beyninden hiçbir farkı yoktu! Bolşeviklerle Kemalistler, bu iki kadim dost ve müttefik, bu alanda da uyum sağlamışlardı

Engin Ardıç/Sabah

  • 4
  • 14
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Salı günkü grup toplantısında "Bizim Paralel'e teslim edecek bir partimiz yoktur" diyerek süreci nasıl yöneteceğini açık şekilde ortaya koymuş oldu. Oysa 17-25 Aralık'ta, Fethullahçı örgüt devleti ele geçirme hamlesi yaptığında bugün partiyi "Paralel Yapı'ya teslim edecekler" diyerek suçladığı muhaliflerinden farklı bir yerde durmuyordu. 17-25 Aralık darbe teşebbüsünün faillerinin ürettiği ne kadar yasa dışı malzeme varsa Kılıçdaroğlu gibi o da seçim kampanyasında kullanıyordu. Deniz Baykal üzerinden CHP'ye kaset komplosu yapıldığında MHP de kaset mağduruydu. Bahçeli o dönem Baykal'ın yapamadığını yapmış, "okyanus ötesine" selam göndermeyip "Türk milleti okyanus ötesinde yapılan senaryolarla hedefe konulmuştur" diyebilmişti. 17-25 Aralık'ta aynı dik duruşu sergileyebilseydi, muhtemelen genel başkanlığı sorgulanmayacak, ülke de bu denli zarar görmeyecekti. Bugün başına gelenlerin bir sebebi de 7 Haziran'da "yüzde 60'lık blok" içinde olmayı reddederek ülkenin 1 Kasım seçimlerine gitmesinde ve Ak Parti'nin tek başına iktidar olmasında müessir sayılmasıdır.

Muhaliflerin motivasyonu ise ayrı bahis. Evet, Paralel Yapı'nın bu gelişmeyi Bahçeli'nin tabiriyle "güvercin taklaları atarak" karşılamış olması işin içinde bir iş olduğuna yorulabilir. MHP'deki olası sonuçlardan Fethullahçı örgütün memnun olmasını hayra yoracak değiliz ayrıca. Tüzük kongresi gerçekleşebilirse muhalefetin ortak bir adayla kongreye gidip gidemeyeceği de ayrı bir tartışma konusu. Ama şu günlerde ismi en çok geçen Meral Akşener'in muhalif kanadın en zayıf halkası olduğu söylenebilir. "Asena" yakıştırması ve 28 Şubat'taki tutumu dolayısıyla ismi etrafında bir sempati halesi olsa da Akşener partide ayrı baş çekmeye başladığının daha ilk evresinde yanlış yere selam gönderdi. "Cemaate bir mensubiyetim yok, olsa gururla söylerdim" diyerek Fethullahçıların alkışına muhatap oldu. MHP içindeki Ak Parti karşıtlığını Paralel Yapı'ya müzahir bir duruş olarak okumak ve bu yapıya yeşil ışık yakan mesajlar vermek kimseye hayır getirmez. Öyle olsa Bahçeli bu hallere düşmezdi.

Halime Kökçe/Star

  • 5
  • 14
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Şimdi kalkıp her kurultayda Kılıçdaroğlu'nu seçmek ahmaklıktır diyen CHP'li pek meşhur yazara "sana bunu söylediğimizde bize bidon kafa diyordun" diye hatırlatmayı zül gören bir millet güzel olmaz mı hiç! İkide bir sosyal medyadan "Anadolu çomar"ı diye kendisine saydıran itlere tam kızacakken birdenbire aklına gidip de kangalının, Kafkas çobanının, Türk tazısının, avcıçatalburunlusunun başını sevmek gelen kaç millet vardır?
Öğretmeninin sabahtan akşama inancına hakaret ettiğini annesine söylemekte zorlanıp da "aslında çok iyi biri de, biraz insan sevmekte zorlanıyor" biçiminde anlatan ilkokul çocukları yetiştiren bir millet mesela... 50 milyon insana "tecavüzcü" diye saldıracak kadar ipin ucunu kaçırmış ahlaksız heriflerinhallerine bakıp bakıp içinden "fesuphanallah" deyip sonra işine bakan bir millet...
Siyaseten uzlaşmayacak kadar dik duran ama gündelik hayatta kardeşçe yaşayıp gidecek kadar feraset sahibi bir millet... 70'lerde yaşanan karanlık günlerin, kıyımların dersini çıkarmış; 2013'ten beri her türlühain kışkırtmaya direnmiş bir millet... İyiyle kötüyü lafta değil, eylemde ayırmasını hiç unutmamış bir millet... Kendi gençliğimi hatırlıyorum bir de... Yersiz yurtsuzluğu, yalandan "evrenselliği" bir marifetmiş gibi savunduğumuz zamanlarda bize "çocukların kanı deli zamanları, sonra anlarlar hanyayı konyayı" diye gülüp geçen millet... Nasıl güzel bir millettir, değil mi? Önünde saygıyla eğiliyorum.

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 6
  • 14
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Geçen hafta, Özgecan Aslan'ı vahşice öldürdüğü için ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alan Ahmet Suphi Altındöken ile oğluna yardım ettiği için ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası alan Necmettin Altındöken Kürkçüler Cezaevi'nde vuruldu, oğul Altındöken kaldırıldığı Adana Numune Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde hayatını kaybetti. Durumu en iyi ifade eden Özgecan'ın hikmet sahibi anne ve babası oldu. Özetle, "Ne sevindik ne de üzüldük" diyorlardı.
Bu vahşi cinayeti işleyenler için üzülmemiş olabiliriz. Ben de üzülmedim. Ancak sanırım katilin öldürülmesi bizleri bir yönüyle rahatsız da etti. Etmeli de… Yargılanmış, cezası verilmiş bir mahkûmun, zimmetlendiği yerde öldürülmüş olması, hepimizin bağlı olduğu toplumsal sözleşmenin ruhunu taciz etmişti çünkü. Durumun vahametini Tarantino'nun "Hateful Eight" adlı son filminden bir replikle açıklamak istiyorum. Diyalog, ABD devletinin yetkilendirdiği cellat ile katil zanlısı arasında geçer.
"Şimdi, sen cinayetten aranıyorsun. Eğer suçlu bulunursan Red Rock halkı seni kasaba meydanında asacak. Cellat olarak idamı ben gerçekleştireceğim. Eğer bunlar olursa medeni toplumun 'adalet' dediği şey yerini bulacak. Ancak öldürdüğün kişinin akrabaları ve sevenleri şu an bu kapının dışında olsa, kapıyı kırıp seni bu karda dışarı sürükleseler ve seni boynundan assalar buna başına buyruk adalet denir. Başına buyruk adaletin iyi yanı, oldukça tatmin edici oluşudur. Kötü yanı ise yanlışı doğruyla karıştırmaya meyilli oluşudur. Senin durumunda değil tabii. Senin durumunda bunu hak ettin. Ama diğerleri belki de hak etmemiştir. Fakat nihayetinde ikisi arasındaki asıl fark nedir? Asıl fark benim, cellat. Benim için ne yaptığının önemi yoktur. Seni astığımda ölümünden tatmin olmam. Bu benim için bir iştir. Seni Red Rock'ta asarım, başka bir kasabaya giderim, orada da başkasını asarım. Senin boynunu kıran kolu çeken adam serinkanlı bir adam olacak. İşte bu serinkanlılık, adaletin özüdür. Serinkanlılıkla yerine getirilmeyen adalet adalet olmama tehlikesi içindedir her daim."
Özgecan'ın katili ve babası, yasalarımızın gerektirdiği en ağır cezaya çarptırılmışlardı. Son katilin cinayetiyle, doğru ve yanlış karıştı. Özgecan'ın ailesinin acısı bir kez daha dağlandı. Özgecan'ın katilinin yaptığı feci eylemin derinliğini kavraması, belki de potansiyel katiller için, idam veya linçten daha etkili olacak olası tanıklığı engellenmiş oldu. Sanırım ailenin de, bizlerin de "ne sevindik ne üzüldük" derken hissettiğimiz karmaşanın ihtiva ettiği duygular bunlar.

Markar Esayan/Akşam

  • 7
  • 14
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…
Editörün seçtiği 10 köşe yazısından…

Müdahil olamadıkları gelişmeleri kendi çıkarlarına göre çarpıtmaya, kamuoyunu hızla belirli bir yöne kanalize etmeye çalışıyorlar. Dezenformasyon silahını kullanıyorlar. Bazen bir yabancı devlet başkanının bir sözünü çarpıtıp Türkiye aleyhtarı bir kampanya başlatıyorlar. Bazen başka ülkeler arasındaki bir gerilimi Türkiye'nin kaybı diye yansıtıyorlar. Yeri geliyor arıza yapan bir toplu taşıma aracının hesabını 2002 sonrası Türkiye'nin dönüşüm hikâyesine bağlıyorlar.
"İktidara yakın" olduğu varsayılan bir köşe yazarının satırları arasında gezinip "yarayışlı malzeme" arıyorlar. Bir ekonomistin sözlerini cımbızlayıp "sene sonuna dolar 4 lirayı bulabilir" diye kampanya yapıyorlar. Herhangi bir adli vakaya adı karışan kim varsa AK Parti'yle ilişkisini sorgulayıp, eğer AK Parti üyesi çıkarsa "AK Partili falanca adam dövdü" diye haber yapıyorlar. Çözüm süreci boyunca bazı AK Partililerin sarf ettikleri sözleri çarpıtıp terör örgütünün azgınlığının faturasını AK Parti'ye yıkmaya çalışıyorlar.
Putin'in ve Esed'in Türkiye ile ilgili bir söz söylemesi için yanıp tutuşuyorlar. Eğer Türkiye ile ilgili bir sözlerine rastlarlarsa da onu "Türkiye'ye gözdağı" formatında sunuyorlar.
Sayıları neredeyse 3 milyonu bulan Suriyeli mültecilerden herhangi biri bir olayın öznesi ya da nesnesi haline geldiğinde "işte beklenen an geldi, Türk halkı mültecilerin yükünütaşıyamayacağını ilan etti" diyerek bayram yapıyorlar. En çok da terör örgütünü motive etmek için çabalıyorlar. Baharla birlikte, PKK'nın kendisine çok daha geniş bir zemin bulacağını söyleyip, terör örgütüne moral motivasyon sağlamaya çalışıyorlar.
Öte yandan terörle mücadeleyi zaafa uğratmak için PKK'nın yaptığı katliamları devlete yıkmaya çalışıyorlar. PKK'nın yayın organlarındaki haberlerin dilini kendilerince yumuşatıp yeniden servis ediyorlar. Bütün bunları yaparken, "ha gayret, az kaldı" gazını vermeyi de ihmal etmiyorlar. Eskiden devletten çaldıkları belgelerle manipülasyon yaparlardı. Şimdilerde desteksiz sallıyorlar. Fuat Avni çalıntı belgelerin toplandığı adres olmaktan çıktı, dedikodu köşesine dönüştü. Çaresiz stratejiler, boş bakışlar, anlamsız haller...

Fahrettin Altun/Sabah

BİZE ULAŞIN