Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Bizim çağdaş aydınımıza Batı’da cahil denir!

Gazeteci-yazar , ’tan çıkan yeni romanı Ulufer’de, 1970’lerin Türkiyesi’nde bir kasabada, toplumsal normlarla engellenen bir Alevi-Sünni aşkına odaklanıyor. Romanın fonuna, ince bir işçilikle ’nin yakın tarih dokusunu işleyen Kekeç’le hem edebiyatı, hem de son dönem esen siyasi rüzgarların yönünü konuştuk

Giriş Tarihi: 12.5.2019
Bizim çağdaş aydınımıza Batı’da cahil denir!

Siyasi eleştirinin usta kalemlerinden gazeteci-yazar Ahmet Kekeç, yazı yolculuğuna edebiyatla çıkanlardan... Yazıyla yakın akraba bir gazeteci yani. Mesleğe başlamadan önce macerasında öykü yazarlığı var. Yayımlanmış bir öykü kitabı da mevcut. Bundan tam 20 sene önce Derin Roman adlı ilk romanı yayımlanmıştı. Kekeç 20 yıl aradan sonra Turkuvaz Kitap'tan çıkan Ulufer adlı yeni romanıyla yeniden edebiyat sahnesinde. 1970'lerin İskenderun'unda, taşrada başlayıp, 12 Eylül darbesi sonrası Türkiye'sinde nihayete eren roman; Kekeç'in usta bir edebi işçilikle işlediği, yakın siyasi ve toplumsal tarih fonunda bir aşk hikayesine odaklanıyor. Toplumsal normların araya setler örüp imkansızlaştırdığı bir Alevi-Sünni aşkına... Kekeç'le yeni romanı Ulufer'i ve güncel siyasi rüzgarların nereye doğru estiğini konuştuk...



- 20 yıl aradan sonra yeni bir roman... Gazetecilik yazıyla ilgili olsa da, edebiyatçıya alan bırakmıyor mu?
- Gazeteciliğin yoğunluğu edebiyata düşman. Sizi oradan koparan bir temposu var. Bende de büyük ölçüde öyle oldu. Ama edebiyat okumalarımı hep sürdürdüm. Okur olarak kopmadım. Zihnimde toparladığım bir hikayeydi ve yazmam üç-beş ay sürdü

- Ulufer, bir dönem romanı ama bunu okurun gözüne sokmuyor. Romanın kahramanı, şairliğe hevesli Mehmet Ali nalbant, ama bir yandan da memlekette Murat 124'lerin turlamaya başladığı dönemler mesela...
- Ulufer bir aşk öyküsü ama 70'li yıllardaki ekonomik ve toplumsal değişimi izliyor. 70'li yıların başında köylerde, kasabalarda yaygın mesleklerdendi nalbantlık. Sonra otomobil girince devreye olumsuz etkilendi. Üretim biçimi değiştiğinde, üretim ilişkileri de ilişkiler de değişiyor. O aşk öyküsü de bu değişimin ortasında konuşlandırıldı.



20 YAŞIMA KADAR TAŞRADAYDIM

- Pek çok kişinin ya aile geçmişinde, ya eş dost dairesinde tanık olduğu bir memleket gerçeğini anlatıyor romandaki aşk da. Alevi kökenli Ulufer ve Sünni Mehmet Ali'yi her iki aile de engelliyor...
- Taşrada farklılıklar çok daha fazla hissediliyor. Sonuçta küçük birimlerdir taşra illeri. Herkes birbirini bilir. Sevdiği kızın Alevi kökenli olması nedeniyle karşısına toplumsal bir engel dikiliyor Mehmet Ali'nin de. Her iki taraftan. Aşmaya çalışıyor, bunun verdiği huzursuzluğu yaşıyor taşra rutinin verdiği sıkıntılar dışında. Bu tür sorunlar taşrada hep daha çok yaşandı, büyük şehirlerde kimse kimsenin ne olduğuyla oradakiler kadar çok ilgilenmez.

- Bir roman üzerinden konuşurken, "katil uşakmış" gammazlığı yapmaktan çekiniyor insan soru sorarken, okura açık etmemek için. Ama genel olarak romanda hissedilen, sizin "taşra sıkıntısı" diye kodladınız duygu, kaçma isteği bir yandan da herkese mahsus bir iç meselesi gibi...
- Taşra sıkıntısı dediğimiz durumu aydınlarda da görüyoruz. Ama sadece onlarda da değil. Kendisini tamamlamamış, eksik hisseden her insanda var bu duygu. Çünkü insanların yaşadığı kısıtlı hayatlar olmak istediklerine engel. Olduğuyla olmak istediği arasında uzun mesafeler olunca insanda bu sıkıntı oluşuyor.

- Aydın demişken, Türkiye'de bu kavram son dönemde bir görüntüden 'imaj'dan ibaret sanki. Aydın, çağdaş, modern gibi kavramlar bir görüntü daha çok. Türkiye'nin 'çağdaş aydını' gerçekten aydın mı sizce?
- Bizde ne yazık ki kendine aydın diyen zümre cahilliğiyle övünür aslında. Bizde ne kadar az biliyorsanız o kadar entelektüelsiniz. Toplumun inanç ve değerlerine ne kadar uzaksanız o kadar aydınsınız Türkiye'de. İslam'ı bilmiyorsunuz, geleneklere uzaksınız, dini ritüellerden haberdar değilsiniz, eski edebiyatınızı bilmiyorsunuz... Üstelik bununla övünüyorsunuz. Kendi kültürünüze bu kadar uzaksanız size aydın değil cahil derler Batı'da. Fransa'nın, Almanya'nın ateisti bile eğer entelektüelse, böyle bir iddia taşıyorsa, Hristiyanlığı bilir, Katolikliği bilir... Zaten bunları da bilmek onu aydın kılar. Tam kılar. Bizde çağdaşlık denildiğinde belli bir zümrenin yaşam biçimi algılanıyor.



- YSK'nın seçim iptal kararıyla birlikte başlatılan kışkırtıcı bir kampanyayla yine bu 'çağdaş' zümrenin, kendisine benzemeyeni hor gören, aşağılayan ifadeleriyle karşılaşıyoruz sosyal medyada. Neler oluyor sizce?
- Tamamen sınıfsal bu... Sizi, beni, onu; kendine uzak gördüğü insanı merkeze yaklaştırmama duygusu. O duygunun verdiği bir sertlik var. Bunu Gezi'de de gördük. Gezi neydi? Bir zengin kalkışmasıydı. Dünya tarihinde ilk kez, tersi olması beklenirken zenginler ayaklandılar. Günlerce "makarnacılar, kömürcüler" diye aşağıladılar halkı. O yüzden bugün esen rüzgar da tıpkı o dönemki gibi manipülatiftir. Faşizan tavır sergileyen insanların profiline baktığınızda kentli iyi eğitim almış, ekonomik olarak iyi durumda olan kimseler. O kesimlerde daha sık görülüyor ötekine karşı tahammülsüzlük, nefret suçu...

- Bu iyi eğitimli, 'çağdaş' zümre, iptal kararının detayına bakmadan, spekülatif bilgilerle nasıl bu kadar kolay yönlendirilebiliyor?
- YSK sondaj usulü 47 sandıktan oy alıp sayım yaptı ilk önce. 300 oy fark çıktı Bunu 32 binle çarptığınızda 180 bine yakın oy ediyor. Bu kadar oy çalınmış. İsim kaydırma ayrı mevzu... Ama YSK seçimi bu mazeretlerden dolayı iptal etmedi, bunlara bakmadı. Sandık kurullarının usulsüz oluşturmasıyla ilgili olarak iptal etti. Ve buna hukuken mecburdu. Ama anlamamak için yola çıkan anlamaz ne yapsanız. Büyük Şair İsmet Özel'in dediği gibi: "İnsan hangi dünyaya kulak kesilmişse ötekine sağır."



SİYASETİN DİLİ GAZETECİNİN DİLİNİ DE BELİRLİYOR

- Kahramanınız Mehmet Ali bir yandan da şair olmak istiyor. Şiirlerini dergilere yolluyor, yayımlanmasa da... Siz de Malatya'da büyümüşsünüz ve gazeteciliğe giden yolun başında edebiyat var sizde de... Sizden unsurlar var mı kahramanda?
- Evet, ben de 20 yaşıma kadar taşrada büyüdüm. Taşranın yoksunluğunu biliyorum. Mehmet Ali de bunu derinden yaşayan bir taşralı. Bir taraftan şiir yazmaya, üretmeye çalışıyor, bir taraftan kabuğunu kırmaya... Ben de çocukluğumda kitaplara sığınmış bir insanım. Romanlarda otobiyografik unsurlar olabiliyor.

- Siyaset yazarken, konuşurken üslubunuz sert. Ama edebiyat olunca yazınızda da, üslubunuzda da bir naiflik var...
- Ben bu durumun çok farkında değilim. İster istemez öyle oluyor belki de. Siyasetin sertliği, dili; siyaset yorumculuğu yapan gazetecilerin dilini de belirliyor. Siyasetin ayartıcı bir tarafı da vardır belki. Zaten Türkiye'de siyaset çok sert yapılıyor.

BUGÜN NELER OLDU
ARKADAŞINA GÖNDER
Bizim çağdaş aydınımıza Batı’da cahil denir!
* Birden fazla kişiye göndermek için, mail adresleri arasına “ ; ” koyunuz
BİZE ULAŞIN