Ebu Hayyan et-Tevhidi Kimdir?

Hayatı hakkında fazla bilgi yoktur. Doğum yeri olarak kaynaklarda Şîraz, Nîşâbur, Vâsıt ve Bağdat'tan söz edilmekle birlikte doğum yılına dair herhangi bir tarih belirtilmemektedir. Ancak 360 (970-71) yılında kaleme aldığı bir eserinde, "Ellisine ulaşan ve ömrünün çoğu gidip azı kalan kişi artık ne umar ki!" dediğine ve 400 (1010) yılında Kadı Ebû Sehl Ali b. Muhammed'e gönderdiği bir mektupta doksan yaşına bastığını ifade ettiğine bakılırsa onun 310-320 (922-932) yılları arasında doğduğunu söylemek mümkündür. Fakir bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Tevhîdî'nin babası, Bağdat'ta "tevhid" denen bir tür kuru hurma satarak hayatını kazandığı için bu nisbe ile anılmıştır. Bazıları onu Mu'tezile kelâmcılarından sayarak söz konusu nisbenin, bu mezhep mensuplarının kendilerini "ehlü'l-adl ve't-tevhîd" diye nitelendirmelerinden kaynaklandığını söylemekteyse de (İbn Hacer, VI, 369) bu mezhebe bağlı olanlar tevhîdî olarak değil Mu'tezilî nisbesiyle anılmaktadır. Ayrıca onun kelâm ilmini ve kelâmcıları ağır bir dille eleştirmiş olması da bu iddianın tutarsızlığını göstermektedir.

Küçük yaşta annesini ve babasını kaybeden Tevhîdî, kendisine hiç de iyi davranmayan amcasının yanında yetişti. İlk eğitimi ve ilk gençlik yılları hakkında bilgi yoksa da o dönemin ilk öğretim kurumu sayılan küttâbda okuma yazma, dil, edebiyat ve matematik bilgisinin yanında Kur'ân-ı Kerîm'i ezberlediği söylenebilir. Daha sonra IV. (X.) yüzyılın en ünlü bilginlerine talebe olma şansını elde eden Tevhîdî Ebû Saîd es-Sîrâfî'den nahiv okudu. Büyük bir edip, fakih ve kıraat âlimi olduğu gibi kırk yıl boyunca bütün seneyi oruçla geçirecek kadar zâhid olan hocası, onun edebî ve ruhî hayatının şekillenmesine önemli katkıda bulundu. Bir diğer hocası da dil ve edebiyatta olduğu kadar mantık ve kelâm alanlarında da büyük otorite olan ve ilk defa Aristo mantığını Arap nahvine uygulayanlardan biri sayılan Ali b. Îsâ er-Rummânî'dir. Tevhîdî'nin diyalektik alanındaki başarısını bu hocaya borçlu olduğu söylenebilir. Bir Şâfiî fakihi olan Ebû Hâmid el-Merverrûzî'den fıkıh, Fârâbî okulunun Bağdat'taki iki büyük temsilcisi sayılan Yahyâ b. Adî ile Ebû Süleyman es-Sicistânî'den felsefe ve mantık okudu. Özellikle felsefî formasyon kazanmasında en büyük pay, dönemin ilim, fikir ve sanat adamlarına evini açarak onların daha iyi yetişmesini sağlayan Sicistânî'ye aittir. Nitekim el-Muḳābesât adlı eseri bir bakıma, hocasının evinde düzenlenen felsefî sohbet ve tartışmaların bir tutanağı durumundadır. Kaynakların ifadesine göre Tevhîdî daha başka âlimlerden de ders almıştır. Meselâ Cüneyd-i Bağdâdî'nin talebesi Ca'fer el-Huldî ile Ebü'l-Hüseyin İbn Sem'ûn onun tasavvuf alanındaki hocalarıdır.

Fârâbî okulundan yetişen bir felsefeci olan ve Arap nesrinde Câhiz'den sonra en parlak üslûba sahip bulunan Tevhîdî "filozofların edibi, ediplerin filozofu, ikinci Câhiz" gibi unvanlarla anılmış; dilden edebiyata, fıkıhtan kelâma ve felsefeden tasavvufa kadar ilim ve kültür hayatının her yönüyle ilgilenerek IV. (X.) yüzyılın seçkin simaları arasında yer almıştır. Böylesine geniş kültüre sahip olmasını, ömür boyu sürdürdüğü verrâklık (ücret karşılığında kitap istinsah etme) mesleğine borçludur. Buna rağmen Tevhîdî, "uğursuz sanat, ömür törpüsü ve göz düşmanı" diye nitelediği mesleğinden hiç memnun olmamıştır. Bu yüzden onu ilim, fikir ve sanat adamlarına büyük değer veren ve bu maksatla saraylarında toplantılar düzenleyen Büveyhî vezirlerinin meclislerinde görmekteyiz. Önce Vezir Ebû Muhammed el-Mühellebî'nin himayesine mazhar olmuşsa da bilinmeyen bir sebeple Bağdat'tan uzaklaştırılmıştır. Daha sonra bir grup mutasavvıfla birlikte hacca gitmiş, orada da ünlü sûfîlerle tanışarak onlardan faydalanmıştır (el-İmtâʿ ve'l-muʾânese, II, 89). 354 (965) yılında Bağdat'a döndükten sonra çektiği maddî sıkıntılardan kurtulmak ümidiyle dönemin bilgin veziri Ebü'l-Fazl İbnü'l-Amîd'in yanına Rey'e gitti. Üç yıl kaldığı bu şehirde yine verrâk olarak çalışmak zorunda kaldı. Burada tanıştığı filozof İbn Miskeveyh ve ünlü matematikçi Ebü'l-Vefâ el-Bûzcânî ile dostluk kurdu, fakat vezirden umduğu ilgiyi göremedi. Çünkü devrin ilim ve kültürüne hakkıyla vâkıf olan vezir aynı zamanda büyük bir edebiyatçı ve bir üslûp ustasıydı. Bu yüzden "ikinci Câhiz" olma konusunda Tevhîdî'yi kendisine rakip görüyor, ayrıca derviş kıyafetiyle dolaştığı için onu devlet büyüklerinin meclisinde yer alacak kadar zarif bulmuyordu. Bu muameleye daha fazla dayanamayan Tevhîdî Bağdat'a dönmek zorunda kaldı. Fakat 362 (973) yılında ayaklanan bir kısım halk Bağdat'ı yağmalamış, bu arada onun evi de talan edilmiştir (a.g.e., III, 161-162). Bunun üzerine yeni vezir Ebü'l-Feth İbnü'l-Amîd'e, içinde bulunduğu malî sıkıntıları dile getiren bir mektup yazarak yardımını istedi (Resâʾil, s. 352-358) ve arkasından kendisi de Rey'e gitti. Fakat babası Ebü'l-Fazl gibi Ebü'l-Feth de Tevhîdî'ye gereken ilgiyi göstermedi. Üç yıl sonra Ebü'l-Feth'in öldürülmesi üzerine vezirliğe getirilen Sâhib b. Abbâd'ın yanında yine verrâk olarak çalıştı. Ancak hiçbir zaman zekâsına, kültür ve şahsiyetine yaraşan bir mevkiye getirilmemiş olmasının verdiği hırçınlığın sonucu olarak sözünü kimseden esirgemeyen Tevhîdî'nin işine son verildi ve üç yıllık hizmetinin karşılığını alamadan 370 (981) yılının sonlarına doğru Bağdat'a döndü. Daha sonra, kendisine yapılan bu haksızlıkların intikamını almak amacıyla yazdığı Ahlâku'l-vezîreyn'de Ebü'l-Fazl ile İbn Abbâd'ı ağır bir dille hicvetti.

Bağdat'a dönünce dostu Ebü'l-Vefâ el-Bûzcânî kendisine yakın ilgi gösterdi ve ona Bîmâristân-ı Adudî'de bir iş buldu; ayrıca Vezir İbn Sa'dân ile tanıştırdı. Herhalde Tevhîdî'nin hayatının en verimli ve en müreffeh dönemi bu cömert ve kadir bilir vezirin nezdinde geçirdiği yıllardır. Yapılan toplantılarda vezir dil, edebiyat, felsefe, kelâm ve ahlâka dair sorular soruyor, Tevhîdî de engin bilgisiyle bunları çok ayrıntılı bir şekilde cevaplandırıyordu. Otuz dokuz gece devam eden toplantılarda tartışılan meseleleri, Bûzcânî'nin isteği üzerine el-İmtâʿ ve'l-muʾânese adlı eserinde topladı. Bu sırada vezir için Câhiz'in Kitâbü'l-Hayevân'ını istinsah etti. Ayrıca İbn Sa'dân henüz vezirliğe getirilmeden önce ondan, 371 (981) yılından beri üzerinde çalıştığı eṣ-Ṣadâḳatü ve'ṣ-ṣadîḳ adlı eserini bir an önce bitirmesini istemişse de Ebû Hayyân bu çalışmasını ancak 400 (1009-10) yılında vezirin ölümünden çok sonra tamamlayabilmiştir.

Hayatının son yıllarını nerede ve nasıl geçirdiği konusunda kesin bir bilgi yoksa da yine bazı seyahatler yaptığı, nihayet Şîraz'a yerleştiği ve vefatına yakın bir tarihte (400/1010) geçirdiği bir bunalım sonucu eserlerini yaktığı bilinmektedir. Tevhîdî'nin ölüm tarihiyle ilgili olarak klasik kaynaklar 360-414 (970-1023) yılları arasında değişik tarihler verirlerse de kendisinden eserlerini niçin yaktığını soran Kadı Ebû Sehl Ali b. Muhammed'e gönderdiği bir mektup Ramazan 400 (Mayıs 1010) tarihini taşıdığına ve eṣ-Ṣadâḳatü ve'ṣ-ṣadîḳ adlı eserini Receb 400'de (Mart 1010) temize çektiğini belirttiğine göre ölümüyle ilgili olarak bundan önceki yılları gösteren bütün bilgiler yanlıştır. Ahmed b. Zerkûb eş-Şîrâzî'nin naklettiği bir anekdottan onun 414 (1023) yılında Şîraz'da vefat ettiği anlaşılmaktadır.

Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi


BİZE ULAŞIN
BİZE ULAŞIN