İbrâhim tennûrî

Sivas'ta veya Amasya'da dünyaya geldi. Babası Sarrafoğlu Hüseyin Sivaslıdır. Annesi Amasyalı olduğundan Bursalı Mehmed Tâhir onun Amasya'da doğduğunu söylerse de (Osmanlı Müellifleri, I, 49) diğer kaynaklarda Sivas'ta doğduğu kaydedilmektedir (meselâ Lâmiî, s. 688; Taşköprizâde, s. 232). İbrâhim Tennûrî aile çevresinde başladığı öğrenimine Konya'da devam etti. Müderris Sarı Yâkub Efendi'den icâzet aldıktan sonra Kayseri'ye giderek bir süre Huand (Hunda) Hatun Medresesi'nde müderrislik yaptı. Enîsî onun Şâfiî olduğunu, medresenin vakfiyesinde müderrislerin Hanefî mezhebinden olmasının şart koşulduğunu öğrenmesi üzerine müderrisliği bıraktığını söyler (Menâkıb-ı Akşemseddin, s. 107-108). Bu yıllarda tasavvufa yönelen İbrâhim kendisine mânevî ilimleri öğretecek bir mürşid aramaya başladı. Önceleri Safeviyye tarikatının merkezi Erdebil Tekkesi'ne gitmeye niyetlenmişken Akşemseddin'in şöhretini duyunca Beypazarı'na geçerek kendisini ziyaret etti ve onun dervişi oldu. Akşemseddin'in Hamza eş-Şâmî, Abdürrahim Karahisârî, İskilipli Muslihuddin Halîfe gibi halifeleriyle birlikte halvete girdi; seyrüsülûkünü tamamlayarak hilâfet aldı. Enîsî, İbrâhim Tennûrî'nin "Karaman oğlu kavgası" zuhur ettiği sırada hilâfet aldığını kaydeder. Menâkıb-ı Akşemseddin'i neşreden Ali İhsan Yurd ise onun seyrüsülûkünü 847-848 (1444-1445) yılları arasında tamamlamış olabileceği görüşündedir (Akşemseddin, s. CIII). Hilâfet aldıktan sonra Akşemseddin'in emriyle tekrar Kayseri'ye dönerek irşad faaliyetine başlayan İbrâhim Tennûrî 887 (1482) yılı sonbaharında vefat etti. Türbesi, kendisinin yaptırdığı söylenen Şeyh Camii'nin batı tarafındadır. Ölümü için, "Şüd hemîşe merkad-i vey menzil-i rûhâniyân" mısraı mücevher tarih olarak düşürülmüştür.

İbrâhim Tennûrî'nin kurduğu Bayramiyye-Şemsiyye tarikatının Tennûriyye şubesi oğulları Ali, Lutfullah ve Kasım tarafından sürdürülmüştür. Tarikat, XVI. yüzyılda İstanbul'da Ebüssuûd Efendi'nin babası İskilipli Şeyh Muhyiddin Muhammed Yavsî tarafından temsil edilmiştir. Şeyh Kasım'ın halifesi Mecdüddin Îsâ'nın oğlu ve müridi İlyas Saruhânî'ye (İbn Îsâ) Tennûriyye'nin Îseviyye şubesi nisbet edilirse de bu şube devam etmemiştir.

Mürşidi Akşemseddin gibi İbrâhim Tennûrî'nin de hem ruhî hem bedenî hastalıkları tedavi ettiği, Tennûrî lakabını, bir ara içine düştüğü "kabz" halinden kurtulmak için şeyhinin himmetiyle geliştirdiği tedavi usulünden aldığı rivayet edilmektedir. İbrâhim Tennûrî kabza düşenleri sıcak bir tandıra (tennûr) oturtup terletiyor, bir taraftan da bol su içirmek suretiyle tedavi ediyordu. Gerek menâkıbnâme metninde yer alan "kabz ve bast" kelimelerinden gerekse Akşemseddin'in, "Bu âdeti terkeyleme ve dervişlere dahi ettir" şeklindeki emri üzerine bunu dervişlerine de uygulamasından, bu usulün mânevî sıkıntıların giderilmesi için tatbik edildiği mânasını çıkarmak mümkünse de bunun tasavvufun ruhuna uygun bir uygulama olmadığı açıktır. Menâkıbnâmedeki ifadeler, kabızlık hastalığına tutulmuş olanların bir tandır üzerine oturtulup terletilmek suretiyle şifaya kavuşturulması şeklinde de anlaşılmış ve İbrâhim Tennûrî'nin tıp ilmiyle de meşgul olduğu ileri sürülmüştür.

Akşemseddin'in İbrâhim Tennûrî'ye büyük değer verdiği ve kendisine başvuran bazı tâlipleri ona gönderdiği bilinmektedir. Akşemseddin'in vefatından sonra küçük oğlu Hamdullah Hamdi de rüyasında babasından aldığı bir işaretle Kayseri'ye giderek İbrâhim Tennûrî'nin yanında seyrüsülûkünü tamamlamıştı.

Şiirle de meşgul olan İbrâhim Tennûrî, Yûnus Emre tarzındaki manzumelerinde "Âşık" mahlasını kullanmıştır. Bu manzumelerinden birkaçı ilâhi şeklinde bestelenmiştir. Mevlid merasimlerinde kaside olarak okunan, "Kahrın da hoş lutfun da hoş" nakaratlı ilâhisi günümüzde de sevilerek icra edilmektedir. "Hak bir gönül verdi bana / Ha demeden hayrân olur / Bir dem gelir şâdî bulur / Bir dem gelir giryân olur" dörtlüğüyle başlayan on sekiz kıtalık ilâhisi ise Ahmet Hatiboğlu tarafından bestelenmiştir.

Eserleri. 1. Gülzâr-ı Ma'nevî. Enîsî'nin bildirdiğine göre Akşemseddin'in komşularından birinin torunu kendisine mürid olmak istemiş, şeyh bu sırada hayli yaşlı olduğundan onu Kayseri'ye İbrâhim Tennûrî'ye göndermişti. Tennûrî de huzuruna çıkan yeni dervişin eline eserin ilk cüzlerini vererek keramet göstermişti. Aruzun "mefâîlün mefâîlün feûlün" vezniyle kaleme alınan kitap Yazıcıoğlu'nun Muhammediyye'si tarzında tertip edilmiştir. Eserde abdest, namaz, zekât, oruç gibi ibadetlerin dinî ve tasavvufî mânaları açıklanmış, bunlarla ilgili âyet ve hadisler nakledilerek yorumları yapılmıştır. 5140 beyitten meydana gelen, Ali Rıza Karabulut ve Ramazan Yıldız tarafından Gülzâr-ı Ma'nevî ve İbrâhim Tennûri adıyla neşredilen (Ankara 1978) eser üzerine Semiha Kiraz yüksek lisans (Şeyh İbrahim Tennurî ve Gülzâr-ı Mânevî-İnceleme, Metin, Tıpkıbasım, 1991, MÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü) ve Mustafa Fidan doktora çalışması (İbrahim Tennurî, Gülzâr-ı Mânevî-İnceleme, Metin, Sözlük, 1995, EÜ Sosyal Bilimler Enstitüsü) yapmıştır. 2. Gülşen-i Niyâz. Müellifin, İbrâhim mahlasının kullanıldığı yaklaşık 2500 beyit ihtiva eden gayri mürettep divanıdır (Süleymaniye Ktp., Hacı Mahmud Efendi, nr. 3791). Eser, Rasim Deniz ve Ali Rıza Karabulut tarafından seçmeler yapılarak Şeyh İbrâhim Tennûrî Divanı Gülşen-i Niyaz'dan Seçmeler adıyla yayımlanmıştır (Kayseri 1983).

Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi

BİZE ULAŞIN
BİZE ULAŞIN