el-Fütuhatü'l-Mekkiyye Nedir?

Kısaca el-Fütûḥât olarak da anılan eserin tam adı el-Fütûḥâtü'l-Mekkiyye fî maʿrifeti'l-esrâri'l-mâlikiyye ve'l-mülkiyye'dir. Sözlükte "açmak, yardım etmek; zafer" gibi mânalara gelen feth kelimesi (çoğulu fütûh, bunun da çoğulu fütûhât) tasavvufta "Allah'ın rızık gibi maddî, ilim ve mârifet gibi mânevî lutuflarını kuluna açması" anlamına gelir (Kâşânî, s. 135). İbnü'l-Arabî feth ve fütûhât kelimeleriyle, keşf kabiliyeti açılan kalbin ilâhî feyze nâil olması ve ilham almasını kastederek peygamberlerin ve velîlerin Allah hakkında akıl ve fikir yoluyla oluşturulan bir bilgiye sahip bulunmadıklarını, Allah'ın onları bundan uzak tuttuğunu ve keşflerinin açılmasıyla (fütûhu'l-mükâşefe) Hakk'ın bilgisini elde ettiklerini söyler (el-Fütûḥâtü'l-Mekkiyye [nşr. Osman Yahyâ], III, 116). İlham ürünü olan bilgiler kendisine Mekke'de geldiği ve eseri burada yazmaya başladığı için bu kitaba el-Fütûḥâtü'l-Mekkiyye adını verir. Kitabın bu özelliğini çeşitli vesilelerle vurgulayan İbnü'l-Arabî, noktasına varıncaya kadar eserdeki bütün bilgilerin ilâhî ilham (ilkā-i rabbânî ve imlâ-i ilâhî) mahsulü olduğunu ileri sürer (III, 477). İbnü'l-Arabî, el-Fütûḥâtü'l-Medeniyye ve et-Tenezzülâtü'l-Mevṣıliyye gibi eserlerini de bu fetih ilhamlarının kendisine geldiği yerlerle irtibatlandırarak isimlendirmiştir.

İbnü'l-Arabî, Filistin'de Halîl şehrindeki Hz. İbrâhim'in makamını ve Kudüs'te Mescid-i Aksâ'yı ziyaret ettikten sonra hac ve umre maksadıyla yola çıktı, Medine'de Hz. Peygamber'in türbesini ziyaret edip 598'de (1201) Mekke'ye gitti. Bu sırada otuz yedi yaşında olan müellife eserin ilk fetihleri burada gelmeye başladı. Mânevî varlık ve olayları geniş ölçüde maddî sembollerle tasvir eden İbnü'l-Arabî tavaf esnasında, "Kâbe'nin hakikati" olduğunu söyleyen bir gencin Hacerülesved tarafından kendisinin bulunduğu yere doğru geldiğini, kendini "konuşan-susan, mürekkeb-basit" gibi bazı zıt sıfatlarla tarif eden ve aslında "imâm-ı mübîn"in (Yâsîn 36/12) veya "levh-i mahfûz"un (el-Bürûc 85/22) tecessüm etmiş bir şekli olan bu gencin ondan kendisini okumasını istediğini ve, "Bende ne görüyorsan onu eserine geçir ve istidat sahiplerine öğret" dediğini nakleder. İbnü'l-Arabî, engin bir nura benzettiği bu gencin kendisinde gizli olan bilgileri gözleri önüne serdiğini, bunları okuyup el-Fütûḥât'ın ikinci cüzünü meydana getirdiğini, bir başka yerde de yazıya geçirmeden önce eseri mânen kendisinden okuduğunu söyler. İbnü'l-Arabî bu zattan, sahip olduğu sırlardan bazılarını kendisine açmasını rica ettiğini, onun da, "Ayak izlerimi takip ederek benimle beraber tavaf et" dediğini, birlikte yedi tavaf yaptıklarını, bu sırada genç adamın kendisine, "Bu görmüş olduğun ev (Kâbe) zatımı, yaptığımız yedi tavaf da yedi aslî sıfatımı temsil eder" dediğini (I, 47-51) ve her tavafta el-Fütûḥât'ın bir faslını okuduğunu nakleder. Bu ifadeden, eserin ihtiva ettiği bütün bilgileri müellifin bu görüşme sırasında -özet olarak- ondan aldığı anlaşılmaktadır. Bunların yazıya geçirilmesi otuz bir yıl sürmüş ve eser 629 yılının Safer ayında (Aralık 1231) yine Mekke'de tamamlanmıştır. İbnü'l-Arabî'nin, daha sonra Mekke şerifi Yûnus b. Yûsuf'un kızı Fâtma'dan doğan oğlu İmâdüddin Muhammed el-Kebîr'e verdiği bu ilk nüshayı tamamlayınca ciltsiz ve cüzler halinde Kâbe'nin damına koyduğu, bir yıl boyunca orada kalan esere yağmur ve fırtınaya rağmen hiçbir şey olmadığı rivayet edilir (Şa'rânî, el-Yevâḳīt ve'l-cevâhir, s. 12; Kārî el-Bağdâdî, s. 57). Bu nüsha bugün mevcut değildir. Müellif yaklaşık üç yıl sonra (632/1234) Şam'da eseri baştan sona gözden geçirmeye başlamış, üçte bir oranında ilâve ve bazı çıkarmalar yaptıktan sonra nihaî şeklini verdiği el-Fütûḥât'ın bu ikinci nüshasını bizzat kendi eliyle yazıp ölümünden iki yıl önce 24 Rebîülevvel 636 (4 Kasım 1238) tarihinde bitirmiştir. Bu sebeple şeyhin en mütekâmil fikirlerinin bu eserinde toplanmış olduğu söylenebilir. Bu nüsha bir süre İbnü'l-Arabî'nin Şam'daki türbesinde muhafaza edildikten sonra üvey oğlu Sadreddin Konevî'ye intikal etmiş, XX. yüzyılın başlarına kadar da onun Konya'daki zâviye kütüphanesinde özenle korunmuştur. Bu nüsha bugün İstanbul'da Türk ve İslam Eserleri Müzesi'ndedir (nr. 1845-1881).

Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi


BİZE ULAŞIN