Al Ne Demektir?

Âl Arapça'da "serap, dağ, dağın çevresi ve çadır direği" mânasına geldiği gibi "kişinin bizzat kendisi, ailesi, taraftarları, dost ve arkadaşları" gibi anlamlara da gelir. Bazı dilciler, "rücû etmek, yönetmek" mânalarına gelen âle fiilinden türediğini ileri sürerken bazıları da eş anlamlısı olan ehl kelimesinden geldiğini kabul etmektedir. Âl kelimesi Kur'an'da şahıs isimlerine muzaf olarak meydana getirdiği çeşitli terkiplerde (Âl-i Fir'avn, Âl-i İmrân, Âl-i Ya'kūb gibi) bu şahısların hânedanı, kavmi ve taraftarları mânalarını ifade eder. Bu anlamıyla âl hadislerde de çokça geçmektedir.

Akrabalık veya inanç, fikir, kültür, idare vb. bağlarla bir kişiye bağlı kimseleri ifade etmek için kullanılan âl kelimesiyle İslâm kültür tarihinde Âl-i Muhammed, Âl-i Nebî veya Âl-i Resûl, Âl-i abâ* gibi terkipler de yapılmıştır. Ehl-i beyt*, Ehl-i abâ, Ehl-i kisâ gibi tabirler de aynı veya yakın anlamda kullanılmıştır. Daha çok Peygamber'e getirilen salâtüselâmda geçen "Âl-i Muhammed"den kimlerin kastedildiği konusunda iki görüş ileri sürülmüştür: 1. Kendilerine zekât verilmesi haram olan (aş.bk.), nesep itibariyle Peygamber'e en yakın kimseler. 2. Dinî bakımdan Hz. Muhammed'e tâbi olanlar. Buna göre Peygamber'in yolundan giden Hulefâ-yi Râşidîn, ashap ve daha sonra gelen müslümanlar Âl-i Muhammed'den sayılır. Çünkü asıl yakınlık inanç ve fikir yakınlığıdır. Nitekim kendisine ailesinin kurtarılacağının vaad edildiğini, oğlunun da ailesinden olduğunu ifade ederek iman etmeyen oğlunu tûfandan kurtarması için rabbine dua eden Hz. Nûh'a, "Ey Nûh, o senin ailenden (ehl) değildir" (Hûd 11/45-46) şeklinde cevap verilmiştir.

İslâm tarihinde ilk defa Hz. Peygamber'in yakın çevresi için kullanılan âl tabiri sonraları İslâm devletlerinin hânedanları için de kullanılmaya başlanmış ve Âl-i Abbas, Âl-i Büveyh, Âl-i Suûd gibi terkipler İslâm kültüründe bir hânedana mensubiyeti ifade eden tabirler haline gelmiştir. Hz. Peygamber'in soyu, kızı Fâtıma'nın iki oğlu vasıtasıyla sonraki dönemlere intikal ederek sürmüş, bunlardan Hasan'ın soyundan gelenlere şerif, Hüseyin'in soyundan gelenlere de seyyid denilmiştir.

Kişinin yakın akrabası anlamındaki âl veya ehlin hukuk açısından hangi fertleri ihtiva edeceği hususu fakihler arasında tartışılmıştır. Meselâ âl veya ehl (ehl-i beyt) adına yapılan vasiyet veya vakıflarda bu terimlerden kastedilen ve hak sahibi kabul edilecek olan yakın akraba kimlerdir? Hanefîler'e göre kişinin âli ve ehl-i beyti aynı mânada olup o kimsenin nesep zincirine iştirak edenleri içine alır. Kişinin nesep zincirine yukarıya veya aşağıya doğru bizzat yahut da baba vasıtasıyla katılan erkek ve kadınlar âlden sayılır. Kızların çocukları, yani anneleri vasıtasıyla bu zincire iştirak edenler âle dahil değildirler. Mâlikîler'e göre âl veya ehl, kişinin asabe*si ve erkek oldukları farzedildiği takdirde asabe sayılacak olan kadın akrabasıdır. Şâfiîler'e göre ise âl kişinin akrabasını, ehl ise nafakasını sağlamakla mükellef olduğu kimseleri, ehl-i beyt de akrabası ve eşini ifade eder. Hanbelî mezhebinde bazı farklı görüşler ileriye sürülmekle birlikte genel olarak âl, ehl, ehl-i beyt, akraba ve kavim kelimeleriyle aynı mânada kabul edilir. Buna göre âl kişinin kendi çocukları ve yukarıya doğru dört babasının çocuklarını ifade eder ve yalnız baba tarafından akraba olanları içine alır.

Âl-i Muhammed. Âl-i Muhammed'in fazilet ve üstünlüğüne doğrudan veya dolaylı olarak temas eden âyetler vardır. Birçok hadiste de onlara sevgi beslenmesi istenmiş ve bu husus Hz. Peygamber'i sevmenin bir gereği sayılmıştır. Bu sebeple Peygamber'in aile ve yakın akrabası müslümanların nazarında müstesna bir mevkiye sahip olmuş, onları sayıp sevmenin dinî bir vecîbe olduğu kabul edilmiştir. Âl-i Muhammed'e zekât ve sadaka verilmesinin haram kılınması da (aş.bk.) bu neslin cemiyet içinde rencide olmaması ve kendilerine olan saygının sarsılmaması gibi temel bir prensibe dayanmaktadır. Buna karşılık Âl-i Muhammed için beytülmâlin belli fonlarından pay ayrılmıştır. Hz. Peygamber'in soyundan gelen seyyid ve şeriflerin halk arasında tanınması için muhtelif devirlerde özel kıyafetler düzenlenmiş, sadece onların işleriyle uğraşan, isimlerini, şecerelerini, çocuklarını, ahlâk ve davranışlarını özel bir deftere kaydeden, menfaat sağlamak için Peygamber'e intisap iddiasında bulunanlar hakkında takibatta bulunarak onları cezalandıran teşkilâtlar kurulmuştur. Âl-i Muhammed'e son derece saygılı olan, onları vergi ve rüsûmdan muaf tutan Osmanlı Devleti'nde bu maksatla kurulan nakîbüleşraf* teşkilâtı devletin yıkılışına kadar devam etmiştir.

Kaynak: Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi

BİZE ULAŞIN
BİZE ULAŞIN