Eşit, seküler vatandaşlık temelli, “kimlik siyaseti”nin zayıfladığı “siyasal toplum”lar yaratmaya çalışırken, mezheplerin oynadıkları rollerin de iyi anlaşılması gerekmektedir

Yemen'de 2004 yılında başlayarak tedricen tırmanan Husi/ Ensarullah isyanının bölgesel güçlerin de katıldığı bir savaşa dönüşmesi "Yeni Ortadoğu" oluşum sürecinin ne denli karmaşık olduğunu ortaya koymaktadır. Irak ve Suriye tecrübelerinin ardından bu gelişme de bölgede siyasetin temel belirleyicilerinden olan "mezhep"in "Yeni Ortadoğu" düzeninin şekillenmesinde ağırlık taşıyacağını göstermektedir.

"Mezhep"in önemi

Diğer coğrafyalarda da etkili olabilen mezhep aidiyeti, Ortadoğu'daki en önemli kimliklerden ve siyasetin temel belirleyicilerinden birisidir. "Seküler vatandaşlık" yaratılması alanında uzun zamana yayılan gayretlerin sergilendiği ve önemli mesafenin alındığı Türkiye'de dahi mezhep temelli "kimlik siyaseti" son derece yaygındır.
Bu çabaların ortaya konulduğu ama "vatandaşlık"ın "mezhep"in gölgesinde kaldığı Suriye benzeri yapılarda söz konusu belirleyicilik yükselmekte, böylesi "vatandaşlık" kavramsallaştırmalarının mevcut olmadığı Suudi Arabistan, Yemen ve Bahreyn gibi toplumlarda ise "mezhep," siyaset ve iktidar mücadelesinin temel şekillendiricisi olmaktadır.
Bu açıdan bakıldığında "mezhep" Ortadoğu siyasetinin tartışılmaz parametrelerinden birisidir ve uzun süre de öyle kalacaktır. Dolayısıyla 1918 sonrası oluşturulan status quo üzerinde de etkili olan "mezhep"in günümüz "Ortadoğu"sunun temel ayrıştırma ve fay hattı haline gelmesi şaşırtıcı değildir. Ortadoğu'nun yeni düzeninin belirlenmesi alanında yaşanan mücadeleye katılan bölgesel güçler de "mezhep" kartını kullanmakta, el-Kaide ve DAİŞ benzeri sınırları reddeden örgütler ise bu temeldeki çatışmayı tırmandırmaktadır.
Bu nedenle "mezhepçilik"in eleştirilmesi, onun vatandaşlık temelli "siyasal toplum" oluşturma önünde oluşturduğu engellerin vurgulanması ne denli anlamlıysa, "mezhep"in belirleyiciliğinin anlaşılması da aynı derecede önem taşımaktadır. Başka bir ifadeyle "mezhep"in oynadığı rollerin önemsizleştirilmesi Ortadoğu'da uzun vâdede "siyasal toplum"lar yaratılması için gereklidir. Buna karşılık realpolitik kısa vâdede "mezhep" temelli sorunların ve çatışmanın ancak onun öneminin anlaşılması ve ona doğal bir "yaşam alanı" sağlanmasıyla çözüleceğini ortaya koymaktadır.

Aşırılığın güçlenmesi

Geçtiğimiz günlerde Suudi Arabistan'ın başını çektiği askerî müdahale ile iç savaşın tırmandığı Yemen örneği "mezhep" temelli çatışmanın "mezhepler" adına hareket eden "köktenci" yapıları nasıl ön plana çıkarttığını ortaya koymuştur. Saadah merkezli Ensarullah ile ülkenin el-Javf, Marib, Hadramut vilâyetlerinin değişik bölgelerinde fiilî egemenlik kuran el-Kaide ve Cemaat Ensarü'l Şeria'nın da katılımlarıyla fazlasıyla genelleştirici bir ifadeyle "Şiî-Sünni" çatışması olarak sunulan mücadele, aşırılık yanlısı yapıların bölgede ne denli güç kazandığını da göstermektedir. Zeydî eski cumhurbaşkanı Ali Abdullah Salih ve onun yerine aynı göreve gelen Sünnî Mansur Hadi'nin farklı örgütlenmelere verdikleri destek ve değişik aşiretlerin ittifakları ile daha da karmaşık hale gelen iktidar mücadelesi gerçekte basit bir mezhep çatışmasının oldukça ötesindedir. Ama sorun "mezhep"in bu çetrefil mücadelede nasıl ön plana çıkabildiğidir.
Burada sorulması gereken soru neden pek çok önde gelen Zeydî âlimin de "aşırı" bularak eleştirdiği, Sanaa benzeri Zeydî merkezlerinde bilhassa üst sınıflardan destek görmeyen Ensarullah hareketinin nasıl olup da Zeydî toplumunun sözcüsü olarak hareket etmesinin mümkün olabildiğidir. Madalyonun ters yüzünde ise el-Kaide ile Cemaat Ensarü'l Şeria'nın Sünnîler adına benzeri bir temsilciliğe soyunma gayretleri bulunmaktadır.
Tarihî süreç gözönüne alındığında "mezhep"lere doğal yaşama alanı tanımama ya da onların "doğru olmayan inançlarını düzeltme" baskısının sadece çatışmayı tetiklemekle kalmayarak "mezhep"i diğer tüm kimliklerin önüne geçiren "aşırı" yaklaşımları da güçlendirdiği görülmektedir.
Yemen örneğinden yola çıkacak olursak, Zeydî hukukunun uygulanmasına karşı çıkarak büyük bir çatışmayı göze alan Osmanlı merkezi 1911'de Daan anlaşması ile İmam Yahya Hamideddin ile uzlaştığında bölgedeki sorunlar on binlerce hayata mâlolan bir mücadeleden sonra çözülebilmişti.
Osmanlı Devleti, Sanaa', Hajjah, Kavkaban, Amran ve Haraz gibi Zeydî nüfûsun çoğunlukta olduğu yerleşim alanlarında bu mezhep hukukunun uygulanmasına izin verdiğinde o zamana kadar en büyük tehdit olan Zeydîler merkezin bölgedeki en önemli destekçisi haline gelmişlerdi. Yarımadadaki Sünnî liderlerin isyan örgütlediği ya da İngilizler ile savaş sonrası düzeni için pazarlığa oturduğu I. Dünya Savaşı'nda, İmam Yahya ve Zeydîler, yaptıkları anlaşmaya sonuna kadar bağlı kalmışlardı.
Tahlilimizi bir diğer örnekle desteklersek, İkinci Meşrutiyet Dönemi'nde İstanbul ile Irak'daki Şiîler arasında kurulan yapıcı ilişkiler ve kültürel alanlarda tanınan serbestlikler, Necef ve Kerbelâ'daki müçtehidler ve takipçilerinin merkeze güçlü destek vermeleriyle neticelenmişti. İlginçtir ki, Osmanlı "Cihad-ı Ekber"inin etkisi fazlasıyla sınırlı olurken, Şiî müçtehidler çok sayıda "cihad fetvası" ile takipçilerini İngilizlere direnmeye çağırmışlar ve bu davet genel kabûl görmüştü.

Karşı çıkarken anlamak

Bu açıdan ele alındığında "mezhepçilik"i eleştirmek kadar "mezhep"in Ortadoğu'da taşıdığı önemi anlamak gerekmektedir. "Mezhepçilik"i ortadan kaldırma ya da "sapma olduğu" gerekçesiyle "mezhep" ile çatışma onu güçlendirme ve aşırı eğilimlerin onun adına konuşabilmesini sağlayabilmektedir.
Bu nedenle eşit, seküler vatandaşlık temelli, "kimlik siyaseti"nin zayıfladığı "siyasal toplum"lar yaratmaya çalışırken, mensupları tarafından aidiyetine büyük önem verilen mezheplere kendilerini ifade, geliştirme ve farklılıklarına sahip çıkma imkânları tanınmalıdır.
Aksi davranışların toplumu söz konusu hedeflere taşıma yerine çatışmaya zemin hazırlayabileceği ve "aşırı eğilimleri" temsilci durumuna sokabileceği gözden uzak tutulmamalıdır. Irak, Suriye, Bahreyn ve Yemen'deki gelişmeler bu gerçekliği acı örneklerle ortaya koymaktadır.
Bu örnekler tüm Ortadoğu için laboratuvar hizmeti sunmaktadır. Dolayısıyla bu gelişmelerden seküler vatandaşlık temelli "siyasal toplum" yaratma konusunda ciddî mesafeler katetmiş olan Türkiye'nin de çıkaracağı önemli sonuçlar olmalıdır. Alınmış olan yol nedeniyle Türkiye'nin "zaten parçası olmadığı" Ortadoğu'da meydana gelen olaylardan alacağı ders bulunmadığını düşünmek yanıltıcı olabilir. Bu tür saplantılardan uzak durabilenlerin çıkarabilecekleri ders ise şüphesiz hayatî ehemmiyeti haizdir.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
YAZARA MAİL GÖNDER
BİZE ULAŞIN