Türkiye'nin en iyi haber sitesi

7 Haziran ile 1 Kasım arasında ortaya çıkan en ilginç argüman, başkanlık sisteminin artık tarih olduğunu kabul edip geleceğe bakmamız gerektiği üzerineydi.
Bunu savunanlara göre, CHP ile koalisyon katlanılması gereken bir zorunluluk değil, Ak Parti'nin zaten ihtiyaç duyduğu bir yenilenme sürecinin vesilesiydi. Ak Parti'nin tek başına iktidar olamamasını bir eksiklik değil, sevinilmesi gereken bir kazançmış gibi sunan bu bakış açısının Ak Parti'yle organik ilişkisi olan kâlemlerden sadır olması ise hayli garipti.
Hatta bu isimler, bendeniz gibi koalisyon karşıtı kâlemleri, bu görüşteki Ak Parti kitlesinin büyük çoğunluğunu ve dolayısıyla bu yönde fikir beyan eden Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı 'doğu fundamentalizmi'ne esir olmakla, geleceği doğru okuyamamakla ve 'uzlaşmaya kapalı' muhafazakârlar olmakla suçlamışlardı. 1 Kasım, bu türden halka üstten bakan siyasî analizleri çöpe atıp yeni bir siyaset alanı açtı önümüze.
Şimdi ise aynı kâlemlerin başkanlık sistemini pek çok açıdan savunduğunu görüyoruz. Ahmet Hakan'ın bile başkanlık sistemini savunduğu bir vasatta bu 'dönüş' çok da şaşırtıcı değil. Ancak başkanlık sistemini savunurken, özenle karşı çıktıkları bir nokta var: Merkez Bankası'na karışılmasın!
Yani ister parlamenter sistem, ister başkanlık sistemi olsun ama Merkez Bankası'nın siyasî idare tarafından denetlenemezliği devam etsin... Başbakan Davutoğlu'nun da bu hususta aynı fikirde olduğunu söyleyenler var ama buna dair net bir emare henüz görmedik. Dolayısıyla bu pozisyonu, söz konusu kâlemlerin kendi inisiyatifinden ibaret olarak görmek gerekir.
Oy verme davranışlarını en çok etkileyen faktör ekonomidir. Yani vatandaş, her şeyden önce cüzdanını siyasetçiye emanet eder. Nitekim ekonomi yönetimi başarısız olan iktidarlar kaybetmeye mahkûmdur çünkü seçmen ekonomik gidişattan memnun değilse, bunun faturasını ilk siyasî iktidara keser. İşte Merkez Bankası, tüm bu yetki- sorumluluk dengesinden azade, istisnai bir yerde duruyor.
Tek başına ülke ekonomisini kalbinden vuracak kararlar almaya muktedir bir yapı olan Merkez Bankası üzerinde siyasî iktidarın bir denetim hakkı olmadığı gibi; Merkez Bankası'nın da siyasî iktidara, dolayısıyla halka karşı hesap verme yükümlülüğü bulunmuyor. Sadece Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın değil, liberal ekonomilerde merkez bankalarının içe karşı otonom, dışa karşı bağımlı yapılarını eleştiren pek çok ekonomistin görüşü de bu yönde.
Örneğin Nobel ödüllü iktisatçı Joseph Stiglitz, Merkez Bankası'nın bağımsızlığının abartıldığını, bağımsız olduğu düşünülen merkez bankalarının krizde kötü performans gösterdiklerini ve kriz yaşandığında hükümete doğrudan borç verecek kıvama geldiklerini belirtiyor ve demokrasilerde hiçbir kurumun bağımsız olamayacağını söylüyor.
Lâkin benim dikkat çekmek istediğim husus bu değil. Bu tartışmaya devam ederiz. Dikkatinizi çekmek istediğim, CHP ile koalisyon isteyen tüm "AKP'li" kâlemlerin önümüzdeki süreçte kayıtsız şartsız ve istisnasız Merkez Bankası'nın başına buyruk pozisyonunu ve Erdem Başçı'nın görev süresinin uzatılmasını savunacak olmasıdır ve bunun bir tesadüf olmayacağıdır... Umarım tahminimde yanılırım.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
YAZARA MAİL GÖNDER
BİZE ULAŞIN