İBRAHİM KALIN
İBRAHİM KALIN

Terörün Her Türünü Reddetmek

14 Kasım'daki Paris saldırıları ile 20 Kasım'da Mali'nin başkenti Bamako'da yaşanan rehine olayı, DAEŞ ve benzerlerinin kısa ama ölümcül tarihindeki en son olaylar. Ankara'dan Beyrut'a, Bağdat'tan Paris'e kadar her yerde, terör küresel bir tehdit ve küresel bir yanıt gerektiriyor.

Terörün çok başlı bir canavar olduğu ve bir tek nedene indirgenemeyeceği açık. Ancak terör olaylarında son zamanlarda gözlenen artışın temel sebepleri arasında, Suriye'de acımasızca devam eden kanlı savaş ve Irak'taki güvenlik zafiyeti var. DAEŞ yeni elemanlar kazanmak ve Avrupa ve İslam dünyasındaki genç Müslümanları radikalleştirmek için Suriye'deki savaşı bir araç olarak kullanıyor. Örgütün çarpık ideolojisi, İslam'ın temel ilkelerine ve dünyadaki 1,7 milyar Müslüman'ın patikleriyle taban tabana zıt. Bu ideolojik sapmaya karşı fikirler ve zihinler düzeyinde kapsamlı ve güçlü bir mücadelenin verilmesi gerekiyor. Bu noktada, Müslüman siyasi ve dini liderlere İslam'ın orta yolunu bulma ve fanatizmin sefaletini gösterme konusunda çok önemli bir rol düşüyor. Önde gelen Müslüman âlim ve akademisyenlerin DAEŞ'in çarpık ideolojisine reddiye olarak yazdıkları mektup, bu yönde atılmış önemli bir adım. Bu çabaları arttırmak gerekiyor. bkz http://www.lettertobaghdadi.com/wp-content/uploads/2015/01/turkish.pdf


Ancak şiddet yanlısı aşırılıkçılığa karşı fikirler ve zihinler düzeyinde verilecek mücadele, sahadaki mücadele ile desteklenmelidir. Öncelikle şunun altını çizmek gerekiyor: Terörü üreten koşulları ortadan kaldırmadıkça, hiçbir dini veya siyasi çağrı terörü önlemeye güç yetiremeyecektir. Bugüne kadar 370 binden fazla insanın hayatına mal olan ve akla gelebilecek her tür savaş suçuna sahne olan Suriye'deki savaş, dünya çapında radikalizmi ve aşırılıkçılığı körükledi. Liberal Batılı ülkeler bile aşırı fikirlerin yayılması tehlikesine karşı güvende değil. DAEŞ terörünün yayılmasını önlemek ve onu yok etmek için, Suriye'deki savaşı sona erdirmek artık mutlak bir zaruret haline gelmiştir. Esed'ın cani rejimi iktidarda kaldığı sürece, terörist örgütler barbarca eylemlerini haklı göstermenin yollarını ve bahanelerini bulmaya devam edecektir.

Hâlihazırda Esed rejimi ve DAEŞ birbirini besliyor. DAEŞ Esed'la savaştığı iddiasında olsa da, Suriye rejimi ile ciddi biçimde çatışmaktan ziyade ılımlı muhaliflere saldırıyor. Esed DAEŞ'i kriminal rejimini meşrulaştırmak için propaganda aracı olarak kullanıyor. Bu yüzden de örgütün Halep'te, Rakka'da ve ülkenin diğer yerlerinde faaliyette bulunmasına izin veriyor. Esed'ın destekçileri olan İran, Rusya ve Hizbullah da, Suriye'de ve bölgede etkin olmak için bahane olarak DAEŞ'i kullanıyor. Bu fasit daireden artık kurtulmak gerekiyor.

Avrupa'nın kapısına kadar ulaşan mülteci krizinin mimarı da, Esed rejimi ile DAEŞ terörünün ortaya koyduğu vahşettir. Suriyeli mülteciler bir tarafta Esed rejiminin devlet teröründen öbür tarafta DAEŞ'in örgüt teröründen kaçıyor. Suriye'nin geleceğinde bu ikisine de yer yok. DAEŞ'e son verme ve mülteci akınını durdurma konusunda ciddiysek, Suriye'yi Esed rejiminin suçlarını derinleştiren ve DAEŞ'in yeni elemanlar devşirmesine imkan sağlayan bir coğrafya olmaktan çıkartmamız gerekiyor.

Benzer bir güvenlik durumu, DAEŞ kontrolü altındaki Musul'da varlığını sürdürüyor. Kuzey Irak'taki Sincar'ın Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY) Başkanı Mesut Barzani komutasında DAEŞ'ten kurtarılması, bir umut ışığı oldu.

Avrupa'daki tabloya baktığımızda durum orada da çok parlak değil.
Paris saldırıları öfke ve kızgınlığa yol açtı ve bu da gayet anlaşılabilir bir durum. Bunun Avrupa'da daha sıkı güvenlik önlemlerine yol açacağı kesin. Elbette müttefikler yeni saldırıları önlemek için işbirliği yapmalı, istihbarat paylaşımını artırmalı ve DAEŞ hedeflerine karşı ortak operasyonlar yürütmeli.
Fakat bunun siyasi fırsatçılığa tahvil edilmesi ve örneğin mültecilerin suçlanması son derece yanlış bir tutum. Mülteci krizine yol açan şey Esed rejiminin ve DAEŞ'in çifte terörüdür, tersi değil. Ayrıca bu krizin, Avrupa ve ABD'deki Müslüman azınlık toplumunun kötüleyip şeytanlaştırmak amacıyla politize edilmesi gibi bir tehlike de var. Sağcı gruplar ve politikacılar şimdiden, ucuz siyasi kazanç uğruna saldırıları kullanarak mültecileri potansiyel teröristler olarak göstermeye ve onları din testine tabi tutma önerileri getirmeye başladı. İslamofobik saldırıların bu ortamda artması muhtemeldir ve bu da aşırılık yanlıların işine gelecektir. Bu kısır döngünün de kırılması gerek.
Sonuç olarak hepimiz, terörün her türüne karşı kararlı bir tutum almalıyız.
DAEŞ terörü elbette kötüdür ama terörizmin diğer türlerinden farklı değildir. Yıllardır PKK ve DHKP-C terörüyle mücadele eden Türkiye, AB ülkelerinin karşı karşıya kaldığı zorlukları anlıyor. Türkiye son yıllarda DAEŞ terörüne de hedef oldu. Ancak bir terör örgütünü kullanarak diğeriyle mücadele edilemez. DAEŞ'le savaşmak adına PKK'nın suçlarının örtbas edilmesi hem yanlış hem de tehlikeli. Küresel terörizmin bu korkunç dönemini sona erdirmek için, aşırılıkçı ideolojilerle mücadeleyi ve sahadaki koşulları değiştirmeyi içeren bir strateji gerekiyor. Terör örgütleri ve türleri arasında ayrım yapmadan ortak ve tutarlı bir mücadele, herkesin faydasınadır.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
YAZARA MAİL GÖNDER
BİZE ULAŞIN