Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Aydın Doğan'a ilişkin sözleriyle başlayan tartışma sürüyor. Bu bitecek gibi de görünmüyor çünkü Doğan, gözümüzün içine baka baka her siyasiyle girdiği tartışmayı şu minvalde sözlerle bitiriyor: "Ne ben ne gazetelerim siyasete müdahale etmedik ve bir talepte bulunmadık."
Doğan'ı ve Hürriyet gazetesini biraz yakından izleyenler bilir ki bu külliyen yalan. Aydın Doğan, her dönem çok şey istedi, istediklerinin de önemli bir kısmını "medya gücü"yle aldı. Alamayınca da saldırdı ama hep inkâr etti.
Sadece Petrol Ofisi'nin ilk ihalesinden, Doğan'a geçene kadar neler yaşandığına bakmak bile bunu anlamaya yeter. O ihaleye girip de kolları kelepçelenerek Organize Şube'ye götürülen işadamlarının fotoğrafları Hürriyet'in ve diğer gazetelerin arşivinde duruyor.
Ama şimdi sizi önemli ve yaşayan bir tanığa götürmek istiyorum. Doğan'ı iyi tanıyanlardan ve gazabına uğrayanlardan Sabah'ın ilk sahibi, benim de eski patronum Dinç Bilgin'e... Bilgin de bir gazete patronuydu ve bir gazete patronu olarak medyanın nasıl bir rol üstlendiğini iyi biliyordu. O bildiklerini de samimi bir biçimde anlatmıştı:
"Enerji şirketleri satılacak, biri İhlas'a biri Erol Aksoy'a biri Aydın Doğan'a. Böyle bir dönem. Demokrasilerde 4. kuvvet olması gerekirken 2., 3. güç olmaya başlayan bir basın kurulmuştu. Eski Sovyetler'de troyka diyorlar; KGB, Kızıl Ordu, Parti. Anayasal demokrasilerde yasama, yürütme, yargı olması gerekirken Türkiye'de rejimin üçayağı; askeri ağırlıklı bürokrasi, yargı ve basın olmuştu. O dönemde herkes başkasının işini yapmaya başlamıştı, gazeteler hükümetleri kurup indiriyor, askerler nasıl gazete çıkarılacağını tarif ediyor -gerçi hâlâ ediyorlar ama-, yargı kendisini yasamanın yerine koyuyor. O dönemde pek çok yanlış yaptık."
Türkiye'de rejimin üçayağından biri olan medyanın öncüsü de Aydın Doğan ve "yandaş gazetecileri"ydi. Dinç Bilgin'in şu iki soruya verdiği cevapları da Aydın Doğan ve şürekâsı yeniden hatırlamalı:
Aydın Doğan, Mesut Yılmaz'ı destekliyordu. Siz neden tercihinizi Tansu Çiller'den yana koydunuz?
Bilgin:
Olaylar bizi o tarafa sürükledi. Tercihim pek haksız değilmiş, şimdi bakınca. Kadın beceriksizdi, kifayetsizdi; ama iyi niyetliydi. Türkiye, o zaman, şimdiki Kuzey Kore benzeri bir ülkeydi. İnsanların beyni yıkanmıştı. Böyle bir ülkenin gazetecileri de böyleydi, gazete sahipleri de.
Refah Partisi'nin iktidara gelmesi rahatsız etti mi sizi?
Bilgin:
Tabii. Sadece bizi değil, askeri de. İktidar olmasından da hoşlanmadım. O dönemde Mesut Yılmaz ile Tansu Çiller'i bir araya getirme gayreti vardı. Özdemir Sabancı rahmetli olmadan bir hafta önce, onun odasında toplantı yaptılar. Orada ben de vardım. Mesut'un kardeşi Turgut çağırıldı. "Refah Partili bir koalisyona hoş bakmıyoruz. Tansu'yla siz koalisyon yapın" denildi, işadamlarına has diplomatik bir tonda. Bir hafta sonra da Özdemir öldürüldü.
Ne kadar ürkütücü değil mi? İktidarların kaderinin belirlendiği bir toplantıdan sonra ünlü bir işadamı öldürülüyor ve o cinayetin perde arkası da hâlâ aydınlatılmış değil. Kim bilir neler planlandı? Bunları dışarıdan biri değil, aileden gazeteci olan bir medya patronu söylüyor. Başka söze gerek var mı?

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu'na aittir. Kaynak gösterilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı özel izin alınmadan kullanılamaz.
Ancak alıntılanan köşe yazısı/haberin bir bölümü, alıntılanan habere aktif link verilerek kullanılabilir. Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
YAZARA MAİL GÖNDER
BİZE ULAŞIN