Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Başlıktaki laf tırnak içinde.. Çünkü benim değil. Ernest Hemingway söylemiş..
Ünlü yazarın ne kadar doğru söylediğini benim kadar bilen yoktur. Hatta bana sorarsanız, eksik söylemiş..
"Bazıları asla dinlemez" değil, "Çoğumuz hiç dinlemeyiz!.." Kaç defa söyledim, yazdım bu sütunlarda "Milli Eğitim Bakanı olsam, Temel Eğitime, okuma yazmadan önce dinleme dersleri koyarım" diye..
Bu yüzden dün öğleden sonra elime aldığım Times'ı karıştırırken "Are you listening/ Dinliyor musunuz" başlıklı yazı dikkatimi çekti. Felsefe Profesörü Gordon Marine kaleme almış.
Hoca, yazısına Hemingway'in bu cümlesiyle başlamış işte.. Diyor ki..
"Anlamlı ilişkiler, insanın gelişmesinde çok kritik rol oynarlar. Öyledir de, insanlarda dinleme yeteneğinin önemi hep hafife alınır.
Oysa insan ilişkilerinin gelişmesinde dinlemenin önemi, taa 'da ileri sürülmüş, Stoicism/ Metanet Okulu'nun kurucusu Zeno (MÖ 334-262) 'İki kulağımız bir ağzımız var. Demek ki, daha az konuşup daha çok dinlemeliyiz' demişti. Birkaç asır sonra, gene filozof Epictetus 'Filozofları dinlemeye niyetlenenlerin, dinleme eğitimi almaları gerekir' diye eklemişti. Ama, Aristo'ya kadar gidin ve tüm düşünürlerin ortaya attığı 'Değerler Listesi'ne bakın.. Cesaret.. Namus.. Kendini kontrol..
Kendine güven.. Ve saire, ve saire gider ama hiçbirinde 'dinleme' yoktur. Filozoflar iyi bir dinleyici olmanın moral önemi konusunda sessizdirler." , Hintli düşünür Jiddu Krishnamurti'nin 1953'te öğrencilerine "Nasıl düşünüyorsunuz?" diye sorduğunu anlatıyor.
"Eğer kendi bakış açınızla, kendi düşünceleriniz, amaçlarınız, hırslarınız, arzularınız, korku ve endişeleriniz üzerinden dinliyorsanız, sadece duymak istediklerinizi duyarsınız.
O zaman aslında kendinizi dinliyorsunuz, yani hiç dinlemiyorsunuz demektir" demiş, o filozof da..
Yazı uzun, hepsini nakletmeme gerek yok..
Çünkü kendi yaşadıklarım, beni ben yapan şeylerin başında dinlemenin geldiğini gösteriyor, zaten..
Bakın.. Mekteb-i Mülkiye'ye gelene dek, ilk ve ortaokulda ve lisede benim kitap açtığımı gören olmadı.
Ders yılı başında her kitabı alır, güzelce kaplardım.
Ertesi ders yılı başında da, pırıl pırıl, hiç açılmamış o tertemiz kaplı kitapları okuldaki bir fakir çocuğa verirdik.
Kitaba el sürmeden, evde tek satır ders çalışmadan, nasıl hep iftihar talebesi olarak bitirdim, ilk ve orta eğitimi?.
Dersi, derste öğrenerek.
"Madem okula gitmeye mecburum, o zaman dersi derste öğrenirsem, evde de okulu yaşamam gerekmez" diye düşündüm hep.. En ön sıraya oturur, hocayı dikkatle dinler, aklımın almadığı her şeyi sorar ve cevabını alırdım..
"Evde de ders çalışmamayım da keyfime bakayım" diye kendimi vererek dinlediğim için de öğrenirdim.
Mülkiye ile birlikte gazeteciliğe başladığımda okulda derslere hiç girmediğim için, sınav önceleri mecburen ders çalıştım sadece..
Ama gazeteciliğim boyunca, 1957'den bu yana 62 yıldır bana en çok sorulan soru ne oldu bilir misiniz?.
"Sen nasıl not almadan, kayıt yapmadan, her şeyi aklında tutuyorsun?." Yüzlerce röportaj yaptım. Basın toplantısı izledim.
Haber için sorular sordum, cevaplar aldım.. Ama ne elimde kağıt kalem, ne de bir minik kayıt cihazı gören oldu.
Her ama her şeyi, mesela konuştuğum Türkiye güzelinin vücut ölçülerine varıncaya dek her şeyi aklıma yazdım, yazabildim çünkü..
Sebebi, dinleme sanatı ve yeteneğimdeki üstünlüğümdü.
Peki, dinlemeyi bana kim öğretti?.
Galiba Babam!..
İlk anılarım, üç yaşından itibaren, Çaldıran, Van, sonra Bandırma'da.. Yani "Boş vakit geçirme" deyince, hemen hiçbir şeyin, radyonun bile olmadığı savaş sonrası yılları..
Her akşam yemeğinden sonra, babamın etrafında toplanırdık..
Bizim de anlayacağımız bir uzun hikaye ve romanı yüksek sesle okurdu aileye..
Dinlerdim.. Çok da iyi dinlerdim.. Ne olup bittiğini anlamak için.. Babam "Devamı yarın" sistemiyle okuduğundan, ertesi gece kaldığı yerden devam ederken "Ne olmuştu yahu" diye öyküden kopmamak için iyi dinlemeye, iyi hatırlamaya mecburdum çünkü..
Çünkü babamın okuduğu o öykü en büyük, belki de tek aile eğlencemizdi..
O keyfi her gece yaşamak için hatırlamam, hatırlamam için de iyi dinlemem gerekiyordu.
Babam dinlemeyi öğütle değil, bilinç altıma yazarak öğretmişti, bana.
Teşekkürler, Canım Babam!.

***

Yaşa Ela Kaner!.

"Yaşasın" değil, "Yaşayacak" balemiz..
Salı akşamı Süreyya Operası'nda İstanbul Üniversitesi Konservatuarı Bale Bölümü öğrencilerinin Yıl Sonu gösterilerini keyifle, gururla, coşkuyla izledim..
Daha böyle kaç konservatuar ülkemizde..
Onlardan da kimler, kimler geliyor dünya sahnelerine, kim bilir?.
Benim için, gecenin yıldızı, daha 7. sınıf, yani ortaokul öğrencisi Ela Kaner'di.
Önce solo bir Siyah Kuğu dans etti..
Müthiş. Sonra, arkadaşları Meriç Budak, Nihan Kuran, Derin Dayangan, Dilruba Kukul ve Almila Çakıl'la bir Bizet/ Carmen şovu yaptılar.
Oradaki şirinliği ve soloları ile bir daha alkışladım Ela'yı.
Adını da defterime yazdım.
.............
30 Mayıs günü bu köşede yazdığım satırlar bunlar.. O günden beri bakın neler olmuş?.
Avrupa'nın en prestijli bale okullarından Balletschule Theater Basel'den burs teklifi almış, Ela.. Üsküp Uluslararası Bale Yarışması'nda birinci olmuş.
İtalya'daki yarışmada, 16 ülkenin 100 dansçısı arasında da birinci olmuş. Gelecek yıl New York'ta yapılacak dünya finalinde yarışma hakkı kazanmış.
..Ve daha dört yaşındayken "Ben Fındıkkıran'da küçük Clara'yı oynamak isterim" diyen Ela, Makedonya Devlet Balesi tarafından Fındıkkıran/ Clara rolü için davet edilmiş.

***

Ela tek mi?. O zaman bakın 5 Haziran 2010'da yazdığım satırlara..
" Konservatuarı Bale Bölümü'nün yıl sonu galasını bir yanımda Meriç Sümen, öbür yanımda Mesut İktu gibi iki harika sanatçı ve ustayla izledim.
Müthişti.. Harikaydı..
Enfesti..
Türk Balesinin unutulmaz divası, kraliçesi Meriç finalde boynuma sarılırken "Gözlerim yaşlı izledim, Hıncal" dedi..
Göz yaşartacak kadar harikaydı gençler..
Hele de ilk öğretimden 12 yaşındaki Duygu Eliz Erkut'a bayıldım, bayıldım, bayıldım..
Daha nice zaferlere Duygu!..
Daha nice zaferlere!..
Benim için de dans et!.." ..Ve Duygu, daha nice zaferlere ulaştı. Dünyaca ünlü Milano La Scala Akademi sınavlarını kazandı. Gitti.
Daha birinci sınıfta iken turnelere çıkmaya başladı..
Şimdi Avrupa'nın en ünlü balesinin dansçısı..

***

Eh.. Bunları yazmak da "Yazarın Mutluluğu!."

***


Hayal ve amaç!.

Okunması zor, silik bir yazı.. Üstelik İngilizce.. Nerden çektim bu fotoğrafı inanmazsınız.. 10 yıldan fazla oldu, Vakko'dan aldığım kışlık siyah pantolonu, havalar soğuyunca yardımcım Fatoş çıkarmış, ütülemiş. Dün sabah giyerken tam fermuarın altında gördüm makine ile işlenmiş bu yazıyı.. On yıldır farkına varmamışım iyi mi?
"Go to bed with a dream wake up with a purpose" Türkçesi..
"Yatağa bir hayalle gir bir amaçla uyan" Bir pantolon fermuarının altına bu lafı yazmak, gece yatağına hangi hayalle giren adamın aklına geldi acaba?.
Hayalin zenginliğinden, uyandığın güne anlam veren bir amaç çıkarmak!.
Vay!.. Vay!.. Vay!.

***


Sevdiğim Laflar
"Hayat bizi resmen dört işlemle sınar; gerçeklerle çarpar, ayrılıklarla böler, insanlıktan çıkarır ve sonunda topla kendini der." Tolstoy (Teşekkürler Venüs)

Tebessüm
Eczaneden, fevkalade pahalı bir müshil aldım. Kendi paramla bu kadar hızlı koştuğumu hatırlamıyorum!.

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA