Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Müzik'te olup biten kayırmacılıkları, baştan savmacılıkları, şişirmeleri, izleyiciyi hiçe saymaları aylardır yazıp, zerre yanıt alamayınca, yayınlarda sanki inadına bu rezilliklerin artarak devam ettiğine şahit olunca, perşembe sabahı köşemde Cumhurbaşkanı Yardımcısı Fuat Oktay'a hitaben bir açık mektup kaleme aldım.
Önce "Kusura bakmayın" dedim. "Daha önce TRT 'ne, sonuç alamayınca TRT Genel Müdürü'ne yazdım. Emirlerinde tonla maaş alan basın büroları da olmasına rağmen, hiç ama hiç birine yanıt vermediler.
Bu yüzden size yazmak zorunda kaldım. Çünkü bu ülkede sorunlar, yukardan emir gelmezse düzelmiyor."
Hayal bile etmediğim bir şey gerçekleşti.
O yazının çıktığı perşembe günü dolmadan, öğleden sonra Başkan Yardımcısı Fuat Oktay aradı, Ankara'dan..
Uzun uzun konuştuk. Ayrıntılara girmeyeceğim.
Girmem de doğru olmaz.
Ama şunu bilmeniz lazım.
Sayın Oktay, sabah yazımı okumuş ve hemen TRT Müzik Yöneticisini ve TRT Genel Müdürü'nü aramış. Onlarla konuşmuş. İşe el koyduğunu söylemiş. Bazı bilgiler istemiş.
Şimdi bana düşen gelişmeleri beklemek ve Başkan Yardımcısı, ülkenin 2 Numarası Oktay'ın müdahalesinin TRT Müzik yayınlarına nasıl yansıyacağını beklemek.
"Numaranız artık bende kayıtlı " dedim..
"Ekrandaki gelişmelerden sizi haberdar edeceğim."
Hep beraber bekleyeceğiz, sevgili okurlar.. Benim vergilerimle maaş alıp sadece kendilerine hizmet edenlerin, yüzlerini biraz millete, onun isteklerine çevirip çevirmeyeceklerini göreceğiz.
Sanırım, Sayın Oktay'ın beni daha yazımın mürekkebi kurumadan araması, onlara bir devlet adamlığı dersi vermiştir.
Çünkü bu derse şiddetle ihtiyaçları var..
Sayın Oktay'la konuşmamızdan bir bölümü nakletmem şart oldu bu arada..
Sayın Oktay "Yazınızı okur okumaz, TRT Müzik Yönetmeni ve TRT Genel Müdürü'nü aradım. İkisi de, köşenizi her gün dikkatle okuduklarını ve sizi çok sevdiklerini söylediler" deyince, ister istemez güldüm.
"Bakın Sayın Başkan Yardımcım" dedim.. "Sizinle bugüne dek hiç yüz yüze geldik mi?. Geçiyorum.
Telefonda olsun, iki kelime konuştuk mu?. Hayır!.. Ama siz, yazımın çıkmasından birkaç saat sonra, hem de ilk soruşturmayı bizzat yaparak beni aradınız. Bu ikisi, aylardan beri isimlerini vererek yazdığım bu iki kamu sorumlusu, bir 'Alo' bile demediler bugüne dek ve emirlerindeki basın bürolarına talimat verip iki satır cevap yazdırma tenezzülünde dahi bulunmadılar..
Beni okudukları, sevdikleri ve saydıkları yalandır, Sayın Oktay!."

***


Kukla Başkan'dan beylik sözler!..

Türkiye Futbol Federasyonu Başkanı "Kararsız Kasım", pardon , ligler başlarken uzun bir açıklama yapıp, dişe dokunur hiçbir şey söylememiş.
Herkesin zaten bildiğini uzun uzun anlatmış, ama yeni sezonla ilgili zihinlerde oluşan ve sütunlara yansıyan hiçbir soruya yanıt vermemiş.
Gazetelere baktım. O sütunlar dolusu laftan, manşete çıkacak tek "Haber" bulamamışlar.
Ama o uzun konuşmada şifreler var.
Nihat Özdemir "Özerk" Federasyonu'nun nasıl kukla olduğunu ortaya koyan şifreler..
Bu ülkede, hem de kapalı salonlarında, sinemalar ve tiyatrolar seyircili açılırken, açık havadaki tribünlerin, mesela birer sıra ve birer koltuk atlayarak, yani yüzde 25 seyirci ile (Birer sıra atladınız mı yarıya, oturulan sıralarda birer koltuk atladınız mı, o da yarıya düşer, yani toplam seyirci yüzde 25 olur, anlayabildiniz mi, Nihat Bey?) açılmasına niye karşı çıkıldığını "Ondan gelen talimatlara uyarız" dediğiniz, Sağlık Bakanı Koca'ya sordunuz mu, kulüpler ve taraftarlar adına?.
Sormaya bile cesaret edemediniz.
"Kararlarımızı Spor Bakanı Mehmet Muharrem Kasapoğlu ile ortak aldığınızı söylediniz, .." " nedir bilir misiniz, siz?.." Hele sizin ortak karar almadığınızı, aslında bakan ne derse onu yaptığınızı, iki gün evvel "Federasyonumuz bütün kurulları ile toplandı. Bu kararları ittifakla aldık" dediğiniz her şeyi, Bakanın Riva'da göründüğü gün, anında tersine çevirdiğinizi bilmeyen var mı?.
Yarın FIFA çok titiz olduğu özerklik konusunda bir soruşturma açar ve Türkiye'nin FIFA ve UEFA bütün milli ve kulüp resmi maçlarını askıya alırsa (Ki örnekleri var) ne olur biliyor musunuz, Özerk (!) Federasyonun yetkilerini, bakanlara devreden Nihat Başkan!.
İstifa, ya da beni dava etmek için dahi Spor ya da Adalet Bakanı'ndan izin mi almanız gerekiyor?.

***


Ah Soner kardeşim ah!..

Akdeniz ve Ortadoğu'da kaybettiği sömürgelerini yeniden ele geçirmek isteyen Fransa'nın Türkiye'ye nasıl "Irkçı, faşist ve dikta yönetimli" diye saldırdığını, Yunanistan'ı kışkırtıp, Avrupa Birliği ve NATO'yu aleyhimize çevirmeye çalıştığını bilmeyen yok..
İşte tam da bugünlerde, Fransa'nın asıl kendisinin nasıl ırkçı, nasıl faşist ve nasıl başta adalet, Fransız İhtilali'nin tüm ilkeleri "Hürriyet, Eşitlik, Adalet ve Kardeşlik"i nasıl hiçe saydığını anlatan hem de bir Fransız filmi ülkemizde gösteriliyor.
"Bu filmde izleyeceğiniz her olay, göreceğiniz her şahıs gerçektir" diye başlayan bir belgesel adeta..
Adını, dünya tarihine geçen imzalı yazıdan alıyor..
"J'accuse/ İtham ediyorum." Yüzbaşı Dreyfus, sırf Yahudi olduğu için, üstleri tarafından "Alman Casusu" diye askeri mahkemeye verilir. Emir kulu mahkeme de, onu Şeytan Adası denen, kimsenin gidip gelmediği bir kayalıkta ömür boyu hücre hapsine mahkum eder.
Emile Zola, işte bu olayı anlatarak L'Aurore Gazetesinde, dünyayı birbirine katan "İtham Ediyorum" adlı yazısını, kapakta tam sayfa yayınlar.
Film, Yüzbaşı Dreyfus'un peşine Yahudi düşmanlarının düşmesi, yargılanması üzerine kurulmuş. Zola'nın makalesiyle final yapılmış. İzlerken, o Fransa'nın ve o halkın, Hitler'den çok önce, nasıl azınlık düşmanlığı yaptığı ve onları yok etmek için ne iğrenç yollara baş vurduğu naklediliyor.
Ben de filmi yazarken, "Bu ülkede gazetecilik var mı?. Tam da bu günlerde, Türkiye'ye ve Türklere saldıran Fransa'nın ipliğini pazara çıkaran, hem de bir Fransız filmi sinemalarımızda bomboş salonlarda gösteriliyor, çünkü hiçbir gazete, farkına varıp haber, röportaj konusu yapmadı" demiştim ve bu ülkenin, tarihi güncelleştirmede bir numaralı yazarı, yakın arkadaşım 'a sormuştum..
"Mesela sen niye konuyu, gazeteden Sözcü'nün manşetine taşımadın?." Soner Sözcü'de değil, Türkiye'de resmen kapalı olduğu için zaten ulaşılmaz Odatv sitesinde cevap vermiş..
"Kaç defa yazdım Hıncal Abi" diyor.
6 Şubat 2011'de Hürriyet, 19 Mayıs 2020'de Sözcü'de yazmış mesela..
Senin her yazını okuduğum gibi onları da okudum Soner.. Ama onları yazmak mesele değil ki..
Emile Zola, Yüzbaşı Dreyfus Olayı ve J'accuse makalesi, biraz tarih ve biraz edebiyat meraklısı herkesin bildiği şeyler. Yazıların bugünkü genç kuşaklara bir şey anlatır o kadar..
Ama işin haber, işin gazetecilik ve de Hürriyet'te beni tiryaki yapan, tarihi bugüne getirip güncel bir hikaye çıkaran Soner Yalçın olmakken ve de, tam da bugün, Macron denen adam, Türkiye'ye ve Türkiye Cumhurbaşkanı'na "Irkçı Diktatör" diye saldırırken, "Ben de İtham Ediyorum Macron" diye, filmi arkana alıp anlatan bir yazı yazacakken bu büyük fırsatı kaçıran ve "Ben 2011'de yazmıştım" diye savunma yapan adam mı olacaktın, Sevgili dostum!.
2011'deki yazın, bilineni toparlamaktı.
Bugün, hem de sinemalarımızda oynayan ve dahi hem de bir Fransız filmiyle Macron'un suratına bir Osmanlı Tokatı atmak ayni şey mi Soner!.
Koskoca (!) Türk basınından ne sinema, ne siyaset yazarı tek kişi farkında olmadığından bizde Subay ve Casus adı ile gösterilen film bir hafta boş salonlarına oynatıldı ve vizyondan kalktı, Soner!.
Söylesene şimdi, nasıl gazeteciyiz biz?.
Hepimiz!.

***


Bilime gel!..

Yahu pandemi çıkınca günde en az yirmi kere "" şarkısı söylememizi bize dünya bilim adamları söylememiş miydi?.
"En iyi mücadele yolu sık sık, günde ortalama 20 kez, en az 20 saniye süreyle elleri sabunla yıkamak" dediler.
Eklediler.. "20 saniyeyi ölçmek için kronometre gerekmez. "Happy Birthday" şarkısını iki kez söyleyip bitirene dek yıkayacaksınız" dediler. Ben de bu köşede yazdım.
Şimdi ayni bilim adamları "Happy Birthday şarkısını sakın söylemeyin. Çünkü içinde p ve b harfleri olan şarkıları söylerken, tükrükler ağızdan şiddetle fışkırıp, etraftakilere konuyor ve salgını körüklüyor" diyen de onlar..
Tamam, anladık, corona virüs kararsız.. Ama bilim adamları ondan da kararsız.
Ne olacak halimiz?.
(Bu yazı oturup ağlayın diye değil, okuyup gülmeniz için yazıldı.)

***


Gözlük!..

Dünkü yazıma, göklerde yıldızlar arasından bizi izleyen Atatürk'le beni yan yana getiren ve bana müthiş gurur veren bir vinyet yerleştirmiş, tasarımcı arkadaşlarım..
Yapmayın. Beni 81 yaşımda şımartacaksınız..
Ama bir noktaya dikkat!. Ben hipermetrop, miyop ve astigmat gözlüklerimin hepsini attım, bir yıl oluyor.
Yaptığı lazer ameliyatı ile beni bir saatte gözlüklerden kurtaran ve hastaneden eve hemen yürüyerek dönmemi sağlayan Dr.
Bozkurt Şener Hocama ayıp oluyor, hala gözlüklü çizmeniz.. Doğrudur, köşemdeki resmim de gözlüklü ama, o nerdeyse 20 yıllık. Yani orda bir defa gencim. O yüzden o resme dokunmuyorum.

***


SEVDİĞİM LAFLAR
"Ben genelde Yunanistan'ın bize karşı olan siyasetini 'Fino köpeği ile sahibi arasındaki ilişki'ye benzetirim. Fino köpeği, geldiğinizi görünce ortalığı ayağa kaldırır, ama üzerine yürürseniz hemen sahibinin eteğinin altına ya da pantolonunun paçasına saklanarak ondan destek bekler. Sahibi, ya susması için finoya çıkışır, susturur.. Ya da gücü yetiyorsa size çıkışır. Bu, tarih boyunca böyle olmuştur. Şimdi belirttiğim ikinci şıkkın oynandığını görüyoruz. Ama dikkat. 'Göz olanı, akıl olacağı görür!.' Olaylara akıl ile bakmayı da ihmal etmeyelim."
Em. Amiral Ekmel Totrakan (Gözlem gazetesinden.)

TEBESSÜM
Eşi, adamı zorla klasik müzik konserine götürmüştü. Bir ara karısı omzunu dürttü ve "Önümüzdeki adam uyuyor" diye fısıldadı. Adam tersledi..
"Beni bunun için mi uyandırdın?."

Yasal Uyarı: Yayınlanan köşe yazısı/haberin tüm hakları Turkuvaz Medya Grubu’na aittir. Kaynak gösterilse veya habere aktif link verilse dahi köşe yazısı/haberin tamamı ya da bir bölümü kesinlikle kullanılamaz.
Ayrıntılar için lütfen tıklayın.
SON DAKİKA