Editörün seçtiği köşe yazılarından...

  • 1
  • 16
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Ahmet Davutoğlu'nun Başbakanlık ve AK Parti Genel Başkanlığı görevlerini bir başka isme devretmesi, öncelikle AK Parti'yi ilgilendiren bir durumdur. Bu gerçeği Sayın Davutoğlu da açıklamalarında defalarca vurguladı ve Cumhurbaşkanı Erdoğan'la arasına kimsenin giremeyeceğini herkese çok açık biçimde hatırlattı.
Ama CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, AK Parti'deki olağan kabul edilen bu nöbet değişimine nedense takılmış durumda... Kendisinden önceki CHP Genel Başkanı'nın bir kasetle devrilmesi ertesinde alelacele nöbeti devralmamış gibi, işi gücü bırakıp AK Parti'de Büyük Kongre delegelerinin oylarıyla gerçekleşecek nöbet değişimine veryansın etmeyi siyaset etmek sanıyor.
Baksanıza bu konuda söylediklerine... "- Eğer bir kişinin iki dudağına hapsetmişse bir parti, o parti parti değildir. O partinin demokratik inançları da demokrasi de yoktur.
Daha düne kadar ileri demokrasi getireceğiz, diyorlardı. Onların söylediği ileri demokrasi bir diktatöre teslim olan siyasal partidir."
Aslında hem acıklı hem de komik bir tablo bu... Kendi partisini hedef alan kaset komplosunun üzerine yatıp AK Parti içindeki delege oylarıyla gerçekleşecek nöbet değişimine laf yetiştirmek, Temelce bir davranış değil mi? Kılıçdaroğlu'nun bu davranışına benzer bir durumu bir Temel fıkrasında da görürüz...
Temel, benzin istasyonunda tuvalete girmiş. Bu sırada yandaki bölmede ihtiyacını gideren bir adam, aynı anda eşi ile cep telefonu ile konuşuyormuş. Adam eşine "Ne var ne yok" diye sormuş. Yan bölmedeki Temel "İyilik, her şey yolunda" diye cevap vermiş. Adam"Çoluk çocuk ne yapıyor" demiş eşine... Temel "Okula gidiyorlar, derslerine çalışıyorlar" demiş. Sonunda yandaki bölmede bulunan adam telefondaki eşine "Karıcığım, yandaki bölmede bir adam sana sorduğum sorulara cevap yetiştirmeye başladı. Ne yapacağımı bilemiyorum. Telefonu kapatıyorum" demiş.

Mehmet Barlas/Sabah

  • 2
  • 16
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Türkiye'nin yeni yol haritasını nasıl anlarız; yalnız Cumhurbaşkanı'nın konuşmaları, iktidar partisinin kongresi ve buradaki değişim bize yeni durumu anlatır mı? Şüphesiz bütün bunlar önemli ipuçları olabilir; mesela Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın Uluslararası 8. İş Sağlığı ve Güvenliği Konferansı'nda yaptığı konuşma ve özellikle şu cümleler bu açıdan önemliydi: "İnsana makine, hammadde, sermaye gibi salt üretim aracı olarak bakamayız. Bizim anlayışımızda insan 'homoekonomikus' değildir. İş kazalarının azaltılması, can kayıplarının ve emek sömürüsünün önüne geçilmesi için öncelikle bu konuda kendimizi düzeltmeli, insanı merkeze alan bir anlayışı iş hayatına hâkim kılmalıyız." Buraya geleceğiz ama devam edelim; AB'ye "Sen yoluna, biz yolumuza" dedikten sonra Türkiye için AB üyeliğinin stratejik hedef olduğunun söylenmesi de size bir şeyleri ve yeni dönemi anlatmalı. Örneğin, bu iki vurgu arasında çelişki olduğunu düşünüyorsanız yeni dönemin şifrelerini çözmekten uzaksınız demektir bu.
Ancak bütün bu konuşmalar, siyasi hamleler bir sonuç... Hiç şüphesiz ki içinde bulunduğumuz yüzyıla damgasını vuracak yeni bir paradigmanın kaçınılmaz sonuçları... Bu değişimin Türkiye'de ve bölgedeki öncüsünün Cumhurbaşkanı olması da ayrı bir yazı konusu ama Cumhurbaşkanı, Türkiye'nin bu yeni dönemi ıskalamaması, hatta bu yeni döneme öncülük yapması için hızlanması ve artık bir önceki yüzyılda kalmış sistemini değiştirmesi gerektiğini biliyor. Esasında halkın doğrudan seçtiği bir Cumhurbaşkanı olarak, toplumdaki bu değişim isteğini de okuyor ve bu tarihi inisiyatifi alıyor. Bu anlamda bu durum, iddia edildiği gibi, "tek adamlık" falan değil, aşağıdan gelen taleplerin ve siyasi duruşun devletin tepesinde dile getirilmesi, demokratikleştirilmesidir. Bunun bu topraklarda ilk defa olduğunu söylemeye gerek yok ama bu benzersiz durum bize, Cumhurbaşkanı'nın yönelimine halkın büyük ölçüde neden sahip çıktığını açıkladığı gibi, şimdiye değin "eski"nin olduğu gibi devam etmesini, çıkarları gereği, isteyen ve bu çürümüş durumu ölümüne savunanların "nefretini" de açıklıyor.
Şimdi herkes ekonomi yönetiminde bir değişiklik olacak mı diye soruyor; Türkiye ekonomisinin nasıl yönetileceğine dair tartışmalar bugünün tartışmaları değildir. Bu tartışma 2008 yılında yine Erdoğan'ın IMF ile 20. Stand-By'ı yapmamasıyla başlayan bir süreçtir ve bugün bunun finaline geldik. Bu finaldeki yol ayrımının en özlü anlatımı belki de yukarıda alıntıladığım İş Sağlığı ve Güvenliği Zirvesi'ndeki konuşmadır.
Dünya beşten büyüktür demek mesela bu anlamda kabul edilemez, çünkü dünyanın beşten büyük olmadığı güncel durumu "doğal düzen" olan sistem ortaya çıkarmıştır, buraya siyasi müdahale olmaz, sistem gerekli görürse düzeltir yoksa devam eder. Burada insan aklı faydacı bir homoekonomikus'la sınırlandırılırken, insan aklının üzerinde "rasyonel" bir üst akıl hep vardır ve bu, eşitsiz piyasanın aklıdır.
Bunun için bu "düzeni" savunan gelişmekte olan ülkelerin ekonomi yönetimlerine hep "rasyoneli" bulmaları öğütlenir. Bu yöneticiler de ikide bir basın önüne çıkarak, ekonomide "rasyonel" olanı yapmamız lazım derler. Bu insan aklına, içinde bulunduğumuz topluma aykırı, ülkenin çıkarlarına ters ne varsa yapacağız anlamına gelir aslında. Ama bu "rasyonel" herkes için kriz üretmiştir. Şimdi burayı aşıyoruz...

Cemil Ertem/Milliyet

  • 3
  • 16
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Yeni dünyada kavganın iki ucu var: Kitleleri mobilize edebilen adamlar ve "yalandan demokrasi" oyununu sürdürmek isteyen yerleşik düzen.
ABD'nin talihsizliği bu kişinin "kötü adam" olması! Trump'ın sloganlarını, saçlarını, kaba tavırlarını falan bir yana bırakıp kitlelere olan etkisine bakın!
Yoksa, "ayy ne kötü, ne banal, cızzz" çizgisinden iki adım ileri gidemezsiniz. Doğru, Trump gerçekten de "feci" bir tip! Ama kitleleri uykudan çekip alabilen, yeniden "siyaset alanı"nın içine çekebilen maalesef o. Keşke ötekiler de benzer sarsıcılıkta bir çıkış yapabilseydi! Nitekim 70'lerindeki Bernie Sanders'ın başarısı da hiç hafife alınmamalı! Kısır DemokratParti ortamında bayağı sol ve sermaye karşıtı söylemlerle ciddi oy kazandı!

ABD medyası daha yeni uyandı. Ne diyeceklerini, hangi analizi yapacaklarını bilemiyorlar. Çünkü iki parti arasındaki çekişmeleri; bitmez tükenmez siyasal dedikoduları okurlarına aktarmakla işlerini yaptıklarını sanıyorlardı. Biraz Washington D.C, biraz New York, azıcık Batı sahili sosu falan... Ama şu bildiğimiz "halk"ın hiç umurunda olmadı bunlar. Trump neden bu kadar etkili, neden halk Clinton'u içten pazarlıklı ama Sanders'i dürüst buluyor; bunu anlayamadılar. Dün Newsweek'te okurken gülmekten kendimi alamadım. Yeni fark etmiş gibi "bazı eyaletlerde sadece yoksul olmanın bile oy verme imkânlarını ortadan kaldırdığını" veya Teksas gibi bir eyalette Demokratlara oy vermesi muhtemel öğrencilerin kimliklerininsandıkta geçersiz sayıldığını yazıyorlar, falan.
"Günaydın!" demek için bile geç.

Buraları geçtik artık. ABD ve dünyanın her yerinde esas sorun, daha doğrusu esas kavga başka yerde. Esas sorun, daha doğrusu kavga kitlelerin fark ettiği şu gerçek üzerinden yürüyor: Şirketlerin ve bürokrasinin hegemonyasını demokratik temsil sistemleri neden dengeleyemiyor? Olay bu! Sonra tartışmaya devam ederiz.

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 4
  • 16
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Şık bir çekilişle çekildi. Veda konuşması şahaneydi. Tertemiz bir Başbakanlık sergiledi. Gidenin arkasından kötü konuşulmaz. Hepsi tamam da... Başbakan'ın fahri danışmanı, "Davutoğlu'nun gidişine üzülmeyenler cahildir, eğitimsizdir, kentli değildir..." demeye getiren yazılar yazacak, bir tür "sınıfsal aşağılamada" bulunacak, gidenin arkasından mesnetsiz "başarı tabloları" çizecek ama sınıfsal aşağılamaya konu edilenler "Şu başarı tablosuna bir bakalım" demeyecek. Öyle mi? (Fahri danışman, Yılmaz Özdil'in açtığı kulvarda sağlam ve emin adımlarla ilerliyor. Cumhurbaşkanının danışmanları için de eşcinsel imasında bulunmuştu. "Bidon kafa"ya ulaşması yakındır.)

Bence de şık bir çekilişle çekildi. Veda konuşması şahaneydi. Tertemiz bir Başbakanlık sergiledi. Bugüne kadar hakkında hiç kötü konuşmadık. Bundan sonra da konuşmayız. Fakat konuşmamız gereken konu şu: Şık bir çekilişle çekilen ve kendisini "alacaklı" kılmak için uzlaşmacı ve yatıştırıcı bir dil kullanan Davutoğlu, gerçekten de uzlaşmacı ve yatıştırıcı mıydı? Başbakanlığı döneminde işler nasıl yürüyordu? Başarılı mıydı?

Evet, "uyumlu" görüntüsü vermek için olağanüstü bir çaba sarf ediyordu, Cumhurbaşkanı'nı üzmemeye çalışıyordu ama gerçekten de uyumlu muydu? Ya da nerelerde hata yaptı da Cumhurbaşkanı Erdoğan'da "Bu iş Ahmet Bey'le yürümüyor, herhalde yürümeyecek" duygusu oluşturdu? Bunları konuşmamız gerekiyor. Önce bir alıntı yapmak istiyorum. "Biz Erdoğan ile bir anlaşma yapmadık, biz Davutoğlu'nun Başbakanlığındaki Türk hükümeti ile anlaştık" diyen Avrupa Parlamentosu Başkanı Martin Schulz'dan... Schulz'u bu sözleri karşılıksız kaldı...

Başarı (göçmen anlaşmasını bir başarı olarak kabul edersek), devletin, yani Cumhurbaşkanı'nın rağmına gerçekleşmiş oldu. Hükümet cenahından, "Bu anlaşma Türkiye Cumhuriyeti devletiyle imzalanmıştır. Devletin başındaki kişiyi yok sayan, onu refüze eden bu açıklamayı hakaret kabul ederiz" şeklinde bir itiraz gelmedi. Başarı Davutoğlu'na, çıkabilecek bir kriz de (peşinen) Erdoğan'a yazıldı. Hatta öyle ki, bazı mahfillerden, "Davutoğlu yapıyor, Erdoğan bozuyor" şeklinde sesler bile yükselmeye başladı.

Mesela, vize anlaşması... Hükümetin (yani Davutoğlu'nun) başarı hanesine yazılan bu anlaşmaya göre, Haziran ayından itibaren AB vizeleri kalkıyor, serbest dolaşım dönemi başlıyordu. Bunun, "şartlı bir anlaşma" olduğunu kimseler gündeme getirmedi. Türkiye, terörle mücadele yasasını değiştirmeli ya da külliyen ortadan kaldırmalıydı, PKK'ya hareket alanı açmalıydı. Bu şartla vizeler kaldırılıyordu. Buna, bir tek Cumhurbaşkanı itiraz etti... Bütün başarıları Davutoğlu'na yazan çevrelere göre, Erdoğan bir kez daha işi bozmuş oldu.

Dokunulmazlıklar konusunda da aynı şeyler yaşandı. Erdoğan, "Bu iş, terör suçlarıyla sınırlı tutulmalı. Elinizde, teröre bulaşanların dokunulmazlıklarını kaldıracak yeterli sayı var. Tüm fezlekelerin gündeme gelmesine gerek yok" diye itirazda bulunmasına rağmen, Davutoğlu rakiplerini köşeye sıkıştırabileceğini umarak (evet, iyi niyetle), "tüm dosyalar" dedi. Davutoğlu'nun dediği oldu. Tüm dosyalar gündeme geldi. Ama bunun için anayasa değişikliği gerekiyordu. 276 "evet" oyuyla işi halletme fırsatını tepen AK Parti, dokunulmazlıkları kaldırabilmek için 367 evet oyuna ihtiyaç duydu. Ve bu iş, tabiri amiyane ile geberdi. HDP'ye ve CHP'ye şov yapma fırsatı bahşedilmiş oldu. Uzlaşmacı ve yatıştırıcı dil... Tamam da... İşler yürümüyordu.

Ekonomi kötü sinyaller veriyordu. İstişare mekanizması işlemiyordu. (Hükümetin teşkili dâhil, hiçbir konuda MKYK'nın görüşü sorulmadı. Hep üç kişilik danışma heyetiyle istişare edildi.) Paralel yapıyla gereğince mücadele edilmiyordu. Devlet (atamaların yapılamaması yüzünden) tıkanma noktasına gelmişti. Dahası, "yeni anayasa" konusunda adım atılmıyordu. Hep Cumhurbaşkanı'nın çevresi konuşuluyordu; "seviyesiz" deniyordu, "liyakatsiz" deniyordu, "ak trol" deniyordu ama kendilerine "Davutoğlu'nun çevresi" süsü veren kesim (Ve Cumhurbaşkanına yakın kişileri "cehaletle" suçlayan fahri danışman) hiç gündeme getirilmiyordu.

Bunları da konuşmamız gerekiyor. Uzlaşmacı ve yatıştırıcı dilin değerini teslim ederek, gideni hep teşekkürle anarak, incitmeden, karalamadan, aşağılamadan, suçlu aramadan, gereksiz duygusallıklar sergilemeden, "Midas'ın eşşek kulakları" şeklinde terbiyesizce yazılar yazmadan, bunları da konuşmamız gerekiyor.

Ahmet Kekeç/Star

  • 5
  • 16
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

AK Parti'nin ekonomi politikalarını ve başarılarını, bir dönem ön plana çıkarılan bazı bakanlara bağlayan çevreler, Başbakanlığı'ndan bu yana nedense Cumhurbaşkanı Tayyip Erdoğan'ı farklı bir eksende ayrıştırmaya çalıştılar. Sanki AK Parti'nin, Erdoğan markası altında elde ettiği siyasal zaferler yokmuşçasına davrandılar.
Ekonomideki genel kredibilitenin, siyasi istikrar ve güven ortamından nasiplendiğini görmezden geldiler. Ayrı bir "piyasa fenomeni" ürettiler.
Hatta içlerinden utanmayanlar; Erdoğan'ı, bilhassa para piyasaları için "risk unsuru!" gibi sunmaya bile uğraştılar. Kendisini, ülkesine ve milletine adayan bir liderin, neden ekonominin menfaatine aykırı düşebileceğini hiç ama hiç izah edemediler. Sadece, "algı operasyonu" yürüttüler. Maalesef yer yer mesafe de aldılar. Kurguladıkları, yerli ve milli tarafı zayıf ekonomi oyunu bozuldukça, onlar da diğerleri gibi Erdoğan'ı hedeflediler. Bazen Ali Babacan ismini bazen Merkez Bankası'ndaki statükoyu ileri sürdüler. Yakın zamana kadar sütre gerisine çekilen bu aktörler ve medyadaki uzantıları bu sıralar yeniden kıpırdanır gibi oldular.
Bunları da not edip, geçelim...

Sn. Ahmet Davutoğlu'nun, Başbakanlık'tan ve AK Parti Genel Başkanlığı'ndan ayrılmasına giden nedenleri, iç ve dış ayaklarını, ilişki yönetimi boyutundaki sıkıntıları, buna rağmen kamuoyuna pek yansıtılmadan geçip giden olaylar dizisini Ankara'dakiler iyi biliyorlar. Başkent'ten çevreye yayıldıkça görünenler ise daha çok "merak" boyutunda. "Hoca"nın iyi ve nazik bir insan olduğu, çok çalışkan izlenim bıraktığı dün olduğu gibi bugün de anlatılıyor.
Lakin... AK Parti'deki "refik" (arkadaş) konusuna gelince, Tayyip Erdoğan'ın ezeli ve ebedi refikliği hususunda ittifak ediliyor. 20 aydır baskılanan sistem sorununun çözülmesi, iki başlılığın giderilmesi, bürokratik atamalar noktasındaki taktik dirençlerin aşılması görünür gelecekte daha kolay olacak. Hazine'den Merkez Bankası Para Politikası Kurulu'na, Valilerden Büyükelçilere kadar "çekirdek ekip" arayışı ile ertelenen kararlar daha hızlı alınacak. Yürüyüşü Erdoğan'a uymayanlara ise şeytana uymadan beklemek düşecek... Sözün özü... Milleten yetkiyi kim alıyorsa, mühür de ondadır!

Okan Müderisoğlu/Sabah

  • 6
  • 16
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Sayın Erdoğan, bir mühendislik şeklinde değil, toplumu yakından gözleyerek, onun haklı talep, değer ve isyanlarını siyasi dile/icraata tercüme ederek bunu yapıyor. Dolayısıyla muazzam büyüklükte bir halk iradesi onun üzerinde yoğunlaşıyor. Evet, kendisinin dediği gibi, o da bu güce dayanarak dünyaya meydan okuyabiliyor. Çünkü savunduğu görüşler bir kişi veya kliğe değil, ortalama sağduyuya dairdir. Mesela "Balkan hezimetleri de tarihimizin bir parçasıdır" sözü, mesela işverenlere "İşçinin hakkını yemeyin, işverenleri de şeytanlaştırmayın" sözü, mesela "Eşitlik yerine eşdeğer kavramı daha doğru" sözü, mesela "Anayasaya İslam vurgusu eklemeye gerek var mı" sözü, AB'ye "İkiyüzlülüğe devam ederseniz herkes kendi yoluna" sözü, mesela "BM daimi üyelerinden bir tanesi İslam ülkesi değil" sözü…

Gerçekten de Kut'ul Amare'yi hatırlarken, Balkan hezimetinin unutursanız, bir uçtan bu kez öteki uca savrulmuş olursunuz. AB'ye girmek adına alelacele bir sürü kurum ihdas edemezsiniz, terörle mücadele ederken teröre destek veren ülkelerle önce bu temel meseleyi çözmeniz gerekir vd. Cennete değil, AB'ye girmek istiyoruz. Ne yani, bizim kriterlerimiz olmayacak mı? Sayın Erdoğan'ın bir diğer önemli özelliği ise, ezberleri bozarken, romantik bir ihyacılığa, gerçekten kopuk İttihatçıvari emperyal hayallere kapılmaması. Burası çok önemli.

Türkiye'yi şu an gerçekte olduğu boyutlarda değerlendirmek, kompleks ve hayallerden arınıp, olan gerçek potansiyeli en doğru şekilde değerlendirmek…
Bir cümleyle anlattım ama bunu uygulamak o kadar zor ki. Evet, gerektiğinde "One minute" diyeceksin, bunu Gazzelinin hayatını düzeltmek adına yapacak, bunun için İsrail ile özgüvenle müzakereden kaçınmayacaksın.

Tehcir'de felakete uğramış Osmanlı Ermenilerinin torunlarına başsağlığı dileyecek ama Türkiye'yi, Türkleri topyekûn soykırımcı ilan etmeye çalışanlara da karşı çıkacaksın. Kürt/Kürtçe inkarını bitirecek, çözümü zorlayacak, ama PKK ve arkasındaki güçlere teslim olmayacaksın. Siyasi dilencilikle siyasi hamaset arasında ince bir çizgide ilerlemek zordur. Liderlik elitlere, AB'ye, kerameti kendinden menkul liberal yazarlara dayanılarak elde edilecek bir şey değil. Öyle yapanların sonunu gördük. Zaten o yüzden, liderliğin meşruiyetini bu kesimlerde değil de, halkın kendisinde aradığı ve bulduğu için ona diktatörlük kampanyası açıldı.
Yedirmediniz, yedirmeyeceksiniz…

Markar Esayan/Akşam

BİZE ULAŞIN