Editörün seçtiği köşe yazılarından...

  • 1
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

On dokuzuncu yüzyılda sanayileşmede de, siyasi birliğini oluşturmada da geç kalmışAlmanya, boynuzu Avrupa kulağını geçince, yirminci yüzyılda iki kere o Avrupa'da "hâkimiyet" kurmaya kalktı. 1914'te "militarizm" yoluyla denedi, başaramadı. 1939'da buna "faşizmi" de ekledi, gene başaramadı. İlkinde ekonomisi yıkıldı, ikincisinde her şeyi. Milyonlarca da insan öldü. Bizde, halk arasında, "efendim bu Almanlar yirmi senede bir dellenip dünyayı ele geçirmeye kalkarlar, bir tokat yiyip otururlar" esprisi yaygındı...
Çok kısa sürede toparlandı ve bugün "liberal kapitalizm" yoluyla nihayet başarmış gibi görünüyor. Avrupa Birliği, Almanya sayesinde, Alman gücüyle ve parasıyla ayakta duran, ortak bir anayasası, hükümeti ve ordusu bile bulunmayan, iğreti bir birliktir. Fransa onun dümen suyunda gitmektedir.
Başlangıçta "bir daha Fransa- Almanya savaşı yaşanmaması" için düşünülen birlik bir şekilde amacına ulaşmış, Fransa sonunda pes etmiş ve Alman hegemonyası altına girmiştir. Bu sefer barışçı yoldan, demokrasi içinde. Eh, İngiltere'den gene bir tepki beklenecekti tabii...
1914'te olduğu gibi, 1939'da olduğu gibi. Şimdi İngiltere birlikten ayrılmayı düşünüyor. Zaten "gönülsüz" girmiş, parasını değiştirmeyi bile reddetmişti. Eski Londra Belediye Başkanı Boris Johnson geçen gün bütün bunları dile getirmeye çalışmış, Hitler'i hatırlatmış. Epey gürültü kopmuş. Elbette Angela Merkel, bir Adolf Hitler değildir. Fakat meseleye "kozmik" açıdan bakarsanız, İmparator Wilhelm, Hitler ve Bayan Merkel bir noktada, "nihai amaçta" birleşiyorlar: Avrupa üzerinde Alman ağırlığı.
İlkinde bizi sömürge niyetine kullanmaya kalkmışlar, ikincisinde iyi geçinmeye bakmışlardı (Hitler ile İnönü arasında derece farkı, uygulama farkları vardı ama "temel" bir anlaşmazlık ve uyuşmazlık yoktu!) Yugoslavya'nın parçalanmasına destek oldular, Hırvatistan'ı koparıp aguşlarına aldılar, Katolik olduğu ve Batılı sayıldığı için.
Bizi de bölüp daha kalkınmış batı kesimimizi almaya lütfen razı olacaklar. Birçok Türk aydını da buna razıdır!
Tabii istedikleri, kafa tutan Tayyip Erdoğan'dan "kurtulmuş"(!), kılkuyruk bir siyasetçinin, tercihan gene Enver gibi "manipüle" edebilecekleri bir kuklanın eline düşmüş, uydulaşmış, "uysal" bir Türkiye'dir. Meseleye bu açıdan bakınız, Gezi olaylarını da şıpın işi anlarsınız.

Engin Ardıç/Sabah

  • 2
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Sömürgecilere zorunlu olarak katlanma, gönüllü olarak davet etmeye dönüştü. Bölge ülkeleri önce haritalar üzerinden milliyetçi duygularla coğrafyasına yabancılaştırıldı; derken mezhepçilikle, etnik-mikro milliyetçiliklerle mühürlendi. Yerliler ve Batı görmüş, eğitimli azınlık arasında da bir gerilim hattı oluşturuldu. Yani, bir ülkeyi, hatta bir bölgeyi, yönetilebilir-güdülebilir kılmayı sağlayan bütün fay hatlarına yatırım yapıldı. Hepsi de, Batı'nın kendi kazanımlarını tehlikede gördüğü zamanları sağlama almak amacıyla önceden çalışılmış hatlar ve çoğu Sykes-Picot ile yaratılan coğrafi kırılmadan besleniyor.

İstemedikleri türde bir güç temerküzü oluştuğunda, o kırılmalar işlevsel koridorlara dönüşüyor kendileri için. Başına buyruk bir irade belirdiğinde mesela, kimi zaman kendi medyaları ve kampanya direktörleri eliyle, o yetmediğinde itaatini sağladıkları bir bürokratik örgütlenme eliyle, o olmazsa mezhebi ya da etnik bir ayaklanmayla, giderek örtülü CIA operasyonları ya da uluslararası mahkemeler, uluslararası askeri koalisyonlar devreye sokularak istenen sonuç alınabiliyor.

Ya en azından bir evrede ortaya çıkacak sonuçların tohumları ekilebiliyor. Tabii o tohumları ekerken bir şeye güveniyorlar: Halk nazarında meşruiyet kazanmış siyasi hareketlerin o meşruiyeti uzun süre koruyamayacaklarına ve ektikleri tohumları itinayla yeşertecek basiretsizlikler yapacaklarına.

Kazanımları tehlikede olmadığı zaman ya da maliyet hesabı gereği astarı yüzünden pahalıya gelecek yerlerde fakirlik, insan hakları ihlalleri, savaş suçları, ortaya saçılmış binlerce işkence fotoğrafı, kimyasal gaz kullanımı gibi durumları "alakasız" etiketiyle rafa kaldırdıklarını zaten biliyorsunuz. Öyle ki, mülteci sorunu gibi, artık kendilerini tehdit eder hale gelmiş durumlarda bile, ellerini taşın altına koymuyorlar da, eli taşın altında olanlar, sırf bu fedakârlıklarından dolayı kendilerine moral üstünlük sağlayamasınlar diye çabalıyorlar.

Sykes-Picot sadece bir bölüşüm anlaşması değil; süregelen, devam eden düşük çözünürlüklü bir kuşatmanın da sembolü. Bugüne kadar egemenlerin işini gördü. Ama deniz bitiyor, sona geliniyor. Yeni arayışlar için dönüp yeniden eskiyi kurcalamaları bundan. New York Times, 100 yıl önceki bir diğer senaryoyu, 1919'da ABD BaşkanıWoodrow Wilson tarafından hazırlatılan diğer haritayı hatırlatmaya gerek duymuş mesela. Nick Danfort imzalı "Farklı sınırlar Ortadoğu'yu kurtarabilir miydi?" başlıklı yazıya, Anadolu topraklarını Ermenistan ve Kürdistan arasında paylaştıran, Irak'ın yerinde ne idüğü belirsiz bir Mezopotamya'ya yer veren, İzmir'i otonom bölge, İstanbul'u ayrı bir devlet olarak gösteren eski harita eşlik etmiş. "Sykes-Picot yine iyiydi" denmek istenmiş. "Wilson haritasını mı yapsaydık?" Bir yanıyla tarih kılıflı acemi gözdağı verme çabası. Bir yanıyla buram buram çaresizlik kokuyor.

Nihal Bengisu Karaca/Habertürk

  • 3
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Mecliste, Lozan Konferansı'nda, Türkiye'yi Ankara hükümetinin mi, İstanbul hükümetinin mi temsil edeceği müzakereleri yapılırken, içinde Milli Mücadele kahramanlarının da olduğu vekiller hilafet ve saltanatın ayrılmazlığı ilkesini savunurken, Mustafa Kemal görüşmelere bu konuşmayla son vermiş ve saltanatın hilafetten ayrılarak kaldırılmasını sağlamıştır. Aynı kendisinin dediği gibi bu rejim değişikliği bir emrivaki ile, bir gözdağı ile gerçekleştirilmiştir. Milletvekillerine 'sizin kellenizi alırım' diyerek kan tehdidiyle yapılan bir değişiklik söz konusudur.
1924 Anayasası da, kan vaadinin gerçekleştirilmesiyle yapılmıştır. Takriri Sükûn kanunuyla basın susturulmuş, meclis muhalefeti sindirilmiş, hilafetin kaldırılmasına razı olmayan Ali Şükrü Bey katledilmiş, alimlerimiz ve kanaat önderlerimiz ya asılmış ya da sürülmüş, hilafet kaldırılmış ve 1924 Anayasası yapılmıştır.
1961 Anayasası da farklı değildir. İlk kez 10 yıllık bir çok partili sistem deneyiminden sonra ordu yönetime el koymuştur. Başbakan Adnan Menderes ve bakanlar Fatin Rüştü Zorlu ve Hasan Polatkan idam edilmiştir. Darbeye giden süreçte CHP lideri İsmet İnönü'nün "Bu yolda devam ederseniz, sizi ben de kurtaramam" dediği ve tam da o dönem, Güney Kore'de gerçekleşen askeri darbeyi ima ederek "Türk ordusu Kore ordusundan daha az şerefli değildir" dediği de bilinir.
1982 Anayasası'na giden süreç de ortadadır. "Şartların olgunlaşmasını bekleyen" ordu, vakit zaman gelince yönetime el koymuştur. 'Sağdan soldan' gençleri asmıştır. İnsanlar ya sürgüne kaçmış ya hapse girmiştir. 1961 Anayasa sürecinde olduğu gibi darbecilerin makbul hukukçuları anayasayı hazırlamıştır.
Bugün ilk kez, halkın onayına sunularak, lehinde ve aleyhinde propagandanın serbest olduğu bir referandumla sivil bir anayasa yapma imkânımız var. Ancak Kılıçdaroğlu, CHP'nin ve yerleşik rejimin 'kan geleneği'ni sürdürerek halka yine tehdit, gözdağı ve ölüm vaat ediyor. "Böyle bir başkanlık sistemini, bu ülkede kan dökmeden gerçekleştiremezsiniz. Açık ve net söylüyorum" diyerek vazifesinin gereğini yapıyor. Tüm kan isteyenlere inat, halk, ilk kez doğrudan sözünü söyleyerek, barış içinde kendi iradesinin gereğini yapacaktır. Kan bekleyen zalimlere, bu kez bu hikâyede yer yok.

Hilal Kaplan/Sabah

  • 4
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Kemal Bey bir siyasi ve hatta bir kişi olarak ciddiye alınma hakkını kaybedeli çok oldu. Ama bu düşük durum, Kılıçdaroğlu'nu temsili olarak CHP'nin başına getirenlerin ne yapmaya çalıştığını görmemizi engellemez. Paralel örgütün ürettiği şantaj-montaj kasetlerle ve argümanlarla seçimlere girip 2 yılda 4 seçim kaybeden Kılıçdaroğlu, bir yandan Baykal'ın hatırlattığı gibi CHP'yi HDP (=PKK) siyasetine teslim ediyor, bir yandan terör örgütlerinin döktüğü kan için mazeret üretiyor. Bırakın ana muhalefet partisinin sahip olması gereken aklı sağduyuyu taşımayı, baraj aşacak takati olmayan pek çok partinin bile "marjinal" bulup tevessül etmeyeceği işlere balıklama atlıyor CHP. "Marjinal" kelimesinin bile "normal" kaldığı, "kriminal" bir CHP var artık karşımızda.

Kılıçdaroğlu'nun kifayetsiz bir Kemal Bey olduğu iyice anlaşıldığı için CHP'nin içinde bulunduğu siyasi acziyet, her konu rejim tartışmalarına getirilerek örtülmek isteniyor. Aile Bakanı'na yaptığı ve sokakta biri dese, ağzının burnunun kırılacağı bir cümleyi kürsüden kuruyor Kılıçdaroğlu. Ayıplanıyor, yerin dibine sokuluyor ama o utanmıyor. Lüzumsuz bir laiklik tartışması başlıyor. CHP "kanımızın son damlasına kadar..." diyerek burun deliklerini şişirmeye başlıyor. Laik teyzeler nihayet sıra geldi diye düşünüp 1990 model bir aksiyonla yapma maket parçalıyor. Demokratik hükümet sistemlerinden biri olarak başkanlık tartışılıyor. Kifayetsiz Kemal Bey, "kan dökmeden başkanlığı getiremezsiniz" diyor.

Siyasi bir sıkışmışlık yaşıyor Kılıçdaroğlu'nu hala başında tutan CHP. O yüzden siyasi zeminde konuşulup tartışılacak, olacaksa da anayasal hükümler çerçevesinde TBMM'de ve nihayetinde halkın oyu ve rızasıyla olacak sistem tartışmalarını rejim tartışmasına çeviriyor. Lakin laf kalabalığı, kan ve küfür; acziyet ve kifayetsizliği örtmeye yetmiyor. PKK 13 sivili katletti, Demirtaş destekledi! Dün Diyarbakır'da PKK'nın taammüden katlettiği sivillerden 13'ü defnedildi. Tabutlarda taşınan 13 kişinin toplam ağırlığı 60 kiloydu. Sadece 60 kilo. Öyle parçalanmıştı ki vücutları, patlamanın olduğu ve kratere benzer o derin çukurun civarında günlerce sevdiklerine ait bir parça aradı durdu yakınları. Tanışıklı köyü, Dürümlü köyü, Sarıkamış mahallesi, Diyarbakır ili, tüm Türkiye aynı acıyla yandı, kahraman köylüleri rahmetle ve şükranla andı ama ne HDP'den bir ses çıktı, ne 1128 terör destekçisi akademisyenden, ne PKK insan hakları örgütü İHD'den. PKK suçu "yerel işbirlikçiler" dediği maktüllere atınca Demirtaş da yalandan "saldırıyı kınıyorum" diyerek sırasını savdı. Yarından tezi yok, barış demeye başlar katiller.

Fadime Özkan/Star

  • 5
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

PKK'ya ait 15 ton patlayıcı dolu bir kamyon Diyarbakır'ın Sur ilçesine bağlı Dürümlü mezrasında patlatıldı. Patlamanın gerçekleştiği yerde 20 metre genişliğinde bir çukur açılırken 4 köylü hayatını kaybetti, 23 kişi de yaralandı. 12 köylü ise bir anda ortadan "kaybolmuştu!" Olay yeri inceleme ekipleri patlama alanında titiz bir çalışmaya başladılar. Kayıpların yakınları patlamanın açtığı dev çukurun başında yere çömelip, elleri çenelerinde gece gündüz onları izliyordu.
Kesin sonucu ise Adli Tıp Kurumu açıkladı. Patlamanın ardından kaybolan köylülerin akıbeti belli olmuştu. İpucu, olay yeri inceleme ekiplerinin kendilerine teslim ettiği delil torbalarının içindeki "parçalardaydı."
Evet 12 kayıp Kürt köylü toplamı 60 kilo bile çekmeyen poşetlerin içine sığmıştı. Dün her bir "poşet" teker teker 60 kiloyu rahatlıkla taşıyacak tahta tabutların içine konuldu ve Dürümlü'de toprağa gömüldü. Gazetelerin ve televizyonların pek çoğu bu "olayı", "öylesine" görmekle yetindi. İnsan hakları örgütleri ve ABD'nin Ankara Büyükelçiliği sessizdi. Cenaze töreni devam ederken, Meclis'te, teröre destek verdikleri için dokunulmazlıklarının kaldırılması oylanan PKK'nın yasal kanadı HDP'den bir açıklama geldi. Seçmenlerini barikat direnişine çağıran partinin eş başkanlarından erkek olanı 13'ü ancak 60 kilo gelen ve çoğunluğunu seçmenlerinin oluşturduğu insanlar için şu açıklamayı yaptı: "Böylesi durumda sorumluların çıkıp özür dilemesi gerekiyor." Böylesi durum? Sorumlular? Özür? Ne bizde ne de dünyanın başka bir yerinde "böylesi" görülmüş müdür sizce?

Melih Altinok/Sabah

  • 6
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Diyarbakır'ın Sur İlçesi'ne bağlı Tanışık Köyü'nde PKK'nın gerçekleştirdiği korkunç katliamın bir benzeri daha yok. Tahminen 15 ton bomba yüklü bir kamyonu patlatan PKK, 13 köylüyü geride parçası kalmayacak şekilde küle dönüştürerek katletti. Devletin köylülerin parçalarının dahi bulunamayacak şekilde öldürülmesini anlaması bile günler sürdü. Böyle bir vakayla bugüne kadar karşılaşılmadığından 13 köylünün önce kayıp olduğu düşünüldü; ancak detaylı inceleme ve DNA eşleştirmesinin ardından köylülerin çok küçük parçalara ayrıldığı, yani patlama esnasında küle dönerek hayatlarını kaybettikleri belirlendi.

Bu korkunç tablo aslında PKK gerçeğini de çok iyi anlatıyor. PKK, katıksız bir şiddet hareketi ve terör örgütüdür. Örgütün Kürtlerle olan bağı veya ilişkisi de ölme ve öldürme fiiliyle sınırlı. PKK 40 yıldır sürdürdüğü terörle kanlı bir döngü yarattı; Kürtler bir türlü bu örgütten kurtulamadığı gibi ölümden de bir türlü kaçamıyor. Ölüm 40 yıldır her yerde onları buluyor.

PKK'yı "Kürt hareketi" olarak nitelendiren kesimler aslında en büyük hakareti, küfrü, düşmanlığı Kürtlere yapıyor. Kürtlere ölümden, acıdan, gözyaşından başka bir şey vermeyen bir terör şebekesini "Kürt hareketi" olarak tanımlamak ne kadar doğrudur? Hâlâ bu ülkenin en büyük medya gruplarında, televizyonlarında, gazetelerinde PKK "Kürt hareketi" olarak anlatılmaya devam ediyor. Emsalsiz katliamlarına rağmen örgütü "Kürtlerin temsilcisi" olarak empoze etmeye devam ediyorlar.

Bu çevreler, PKK'yla masaya oturmayı ve örgütle müzakere etmeyi de "demokratik siyaset" olarak pazarlıyorlar. Bu terör örgütüyle masaya oturmaya kalkan kim olursa olsun ancak ve ancak kendisini bu örgütle eşitlemiş olur ki, milletin gözünde bundan sonra PKK'yla masaya oturmanın başka hiçbir anlamı yoktur ve olamaz.

Kurtuluş Tayiz/Akşam

BİZE ULAŞIN