Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği köşe yazılarından...

  • 1
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Bu olimpiyatlarda neler olup biteceği, gazetelerin ve televizyonların spor servislerinin dışında hemen hiçkimseyi ilgilendirmiyor ülkemizde. Ne gülle umurumuzda ne çekiç ne sırık.
Pek pek, Afrika'dan "devşirdiğimiz" inci dişli kara kızların elde edecekleri koşu başarılarıyla övünürüz. Eh, İsveç futbol takımında bile zenci oyuncu varsa, İsviçre ekibi İranlı ve Türk göçmenlerle ayakta duruyorsa, Fransız milli takımının neredeyse tamamı "sömürge askeri"yse, biz de bununla övünelim.
Bu yıl gene hemen her spor dalında nal toplayacağız.
Güreşte de. Bu ülkede herkes papağan gibi güreşin "ata sporumuz" olduğunu tekrarlar ama elde ettiğimiz sonuçlar atalarımızı utandıracak düzeydedir. Pardon, savaş yorgunu ve karnı aç Avrupa'yı mindere yapıştırdığımız 1948 Olimpiyatları'nı saymıyorum.
Oysa bizim gerçek ata sporumuz okçuluk olsa gerektir.
Gerçi Ortaçağ'da, Fransızlar'ın ağır ve zahmetli "ok tüfeğine" (arbalet) karşı İngiliz okçularının muharebe kazandıran ince ve hafif, özel yaylarını da unutmayalım (long bow) ama Osmanlı'da okçuluk oldukça ileriydi. Kılıç da, gürz de ileriydi de, Osmanlı askeri ateşli silahla karşılaşınca bunaldı. İleri teknolojiyle başedemedi.
İmdi... Çabalaya çabalaya sonuç elde edemediğimiz güreşe değil de okçuluğa ağırlık versek...
Ve de birkaç yıl içinde dosta düşmana şunu dedirtsek: Türkler mi? Okçulukta kimse onların eline su dökemez... Her olimpiyatta bütün madalyaları toplayıp giderler!
Bu yönde çabalar var. Okçular Vakfı vargücüyle çalışıyor. Arkası gelmelidir. Birkaç salak çıkıp "gericilik" demezse... Ama salaklara aldırmamak gerektiğini herkes öğrendi. Onlara gülümseyiniz, otuzlu yılları hatırlatıp.

Engin Ardıç/Sabah

  • 2
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Kendileriyle barışılmamasını Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın hatası olarak görüyorlar. Kendileriyle diyorum, zira toplumun özlediği iç barışla, bunlarla barışmak farklı şeyler. Bunlar, "sıra içeride" derken, "laik kesim" ile mütedeyyin/muhafazakâr kitlenin barışmasını anlamıyorlar. Bunlar, "Türkiye'yi bize dar ettiniz, biz eski günleri arıyoruz" diyorlar...

Hiç pişmanlık göstermeyen, hala kendilerini Türkiye'nin asıl sahipleri zanneden, AK Parti'yi ve Sayın Erdoğan'ı baştan beri hazmedememiş bir zihniyetin sahipleri bu insanlar. Vesayetin, statükonun zaptiyeliğini yapan bu zihniyet sahipleri, inanınız ülkemiz için bir barış değil, kendileri için bir gaflet anı kolluyorlar. "Acaba şu konjonktürde bir punduna getirip içine düştüğümüz vartayı atlatabiliriz miyiz?" hesabındalar.

Ben bu zihniyet sahiplerine asla güvenmiyorum. Onları hiç samimi bulmuyorum. Çünkü bunların samimiyeti çok test edildi. Sayın Erdoğan Aydın Doğan'ın Trump Towers gökdeleninin açılışına bile gitti. "Herhalde artık insafa gelmişlerdir, herhalde artık bir yüzleşme, özeleştiri yapmışlardır" diye düşündü. Geçenlerde, "Ben de bir yanlış yaptım, oranın açılışını yaptım" dedi. Bunu dedirttiler kendisine... Eğer samimiyetleri konusunda yanlış düşünüyorsam beni yanıltsınlar. Kendileri için değil de toplum için barış istiyorlarsa, şunları yaparak bizlere samimiyetlerini göstersinler:

Erdoğan düşmanlığı yapmaktan, Sayın Cumhurbaşkanına hakaret etmekten vazgeçsinler. Halkın ilk turda Cumhurbaşkanı seçtiği insana saygılı olsunlar. 21 milyon insanın tercihine saygı göstersinler. Cumhurbaşkanlığı Beştepe Külliyesi için "Saray/kaçak saray" demekten vazgeçsinler. 7 Şubat MİT krizinin, Gezi olaylarının, 17/25 Aralık darbesinin, MİT TIR'larının durdurulmasının meşru hükümete karşı, Erdoğan'a karşı bir şer ittifakı operasyonu olduğunu kabul etsinler. Paralel Devlet Yapılanmasına karşı verilen mücadeleye destek olsunlar.

PKK terörüne karşı net tavır ortaya koysunlar. Devletin kendi halkını katlettiğini iddia eden beşinci kol aydınlara, Türkiye'yi terör örgütlerine yardım ediyor diye dünyaya jurnalleyenlere, basın özgürlüğü bahanesiyle sahip çıkmasınlar... Hem "İsrail'le barıştınız ama bizimle de barışın" diyeceksiniz, hem de hakaretten, düşmanlıktan, kibirden, tepeden bakmaktan vazgeçmeyeceksiniz... Cumhurbaşkanına demokrasiyi, özeleştiriyi tavsiye edeceksiniz ama siz demokrasi düşmanlarına taşeronluk yapmaya, özeleştiriden kaçmaya devam edeceksiniz. Herkesi hatalı göreceksiniz, ama kendiniz sütten çıkmış ak kaşık olacaksınız...

Burnunuzdan kıl aldırmayıp "şimdi sıra içeride" deyip Erdoğan'ı ayağınıza çağıracaksınız, lakin siz hiç adım atmayacaksınız. Kusura bakmayın kimse size mecbur değil. Siz eski Türkiye'nin aktörleri idiniz. Eski çamlar bardak oldu. Evet, iç barış bir zaruret ama şımartılmış, kendinde güç vehmeden sizlerle değil. Barışı, hilesiz hurdasız gönül insanları yapacak...

Hüseyin Gülerce/Star

  • 3
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

1 milyon insanın ölmesinin yanı sıra işgalin getirdiği üç negatif sonuç bile bugünlerin kaosunu anlatmaya yeter: a) Saddam'ın otoriter yöntemle bile olsa icat ettiği Irak milliyeti parçalandı; b) Şiicilik hâkim olurken Sünni Araplar El-Kaide ve DAİŞ gibi örgütlerin eline bırakıldı; c) Ortadoğu'da İran'ın etki alanını büyüterek mezhepçi kutuplaşmanın önünü açtı.
ABD ve Britanya "ertesi günün" sorumluluğunu küçümseyerek Irak'ı işgal etme hatasını işledi. "Demokratik bir Irak" yaratmayı bırakın, Suriye'yi de vuracak olan DAİŞ terör devletinin kurulacağı bir zemini üretti.
Bugün aynı şey Suriye'de farklı bir yolla cereyan ediyor. Irak işgalinde bilerek "hatalı" davranan Bush ve Blair'in tecrübesinden "yanlış ders" çıkaran Obama yönetimi uzayan Suriye iç savaşını yerel aktörlerle çözmeye çalışıyor. Yine bölgenin yarınını umursamıyor. Bu yüzden Suriye'nin Sünni Arapları bu kez Rusya, Esed, Şii milisler ve PKK- YPG eliyle eziliyor, öldürülüyor. Ayakta kalan bölge ülkelerini "beka" problemine sürükleyen, daha önemlisi Kürtleri bölgeden yabancılaştıran aktörler öne çıkarılıyor. Pan-Kürdizm emeli teşvik ediliyor.

Batı başkentlerinin Ortadoğu'ya her müdahalesinin kendi menfaatleri doğrultusunda olduğu yönünde yaygın bir anlayış var. Halbuki daha derinlikli analiz Batı'nın sürekli olarak ertesi günü iyi hesap etmeden "sorumsuzca" müdahale ettiğidir. Yeniden yapılandırmada bir o kadar beceriksiz olduğudur. Hem de kendi uzun vadeli menfaatini bile yeteri kadar öngöremeden.
Afganistan, Irak ve Suriye krizlerinin ürettiği küresel göçmen ve terör sorunları bunun en belirgin örnekleri. Obama'nın Suriye politikasının hangi ölümcül sonuçları ürettiğinin "itirafı" için 13 yıl beklemeye gerek kalmayacak gibi.

Diyorum ki, keşke Batı başkentleri "itiraf" etmeyi bırakıp "tevbe" etseler. Bilerek "hatalı" karar vermeyi terk etseler. Tüm insanlığın "yarınları" için yaptıklarının ya da yapmadıklarının sorumluluğunu üstlenseler.

Burhanettin Duran/Sabah

  • 4
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Bu anlaşma ile Filistinliler kazandı, ama bize de oldukça önemli getirileri olacak… İlk meyveleri Suriye konusunda alınacak. Hem Türkiye, hem de İsrail'in Suriye içinde etkin istihbarat kanalları var. Suriye konusunda iki ülkenin bilgi paylaşımının hangi sonuçları vereceğini bir düşünün!.. Sadece Türkiye ve İsrail'i değil, dünyayı rahatlatabilecek sonuçlar alınabilir. Özellikle de DAEŞ ile ilgili olarak. Bu anlaşmanın terörle mücadelede elimizi güçlendireceği kesin.
Hele bir de Suriye konusunda İsrail'le ortak hareket edilebilirse… İsrail de Türkiye ile birlikte PYD karşıtı bir tutum takınırsa...
İşte o zaman tadından yenmez! Şu anda zaten o hedef doğrultusunda adımlar atılıyor. Suriye'ye komşu olan Türkiye ve İsrail'in PYD terör örgütüne karşı ortak tutum takınması sağlanmaya çalışılıyor.
Enerji konusu da son derece önemli… İsrail'in Akdeniz açıklarındaki Leviathan ve Toner sahalarında 1 trilyon metreküp doğal gaz olduğu tahmin ediliyor. Yazılı değil, ama sözlü olarak iki ülkenin üzerinde uzlaştığı konulardan biri de bu doğal gazın bir kısmının Filistin için ayrılması.
Filistin'in bugün için en büyük sıkıntısı elektrik. Elektrik üretmek için santrale, bu santrali çalıştırmak için de enerjiye ihtiyaç var. Santrali Türkiye yapacak, enerji ise İsrail doğal gazı ile karşılanacak.
Şimdi hemen "İsrail neden Filistin'e doğal gaz versin?" denilebilir. Çünkü mecbur. Hatta mahkum olduğu bile söylenebilir. Satamazsa, İsrail'in ürettiği doğal gaz ne işe yarar? İsrail, bu gazı satmak için Türkiye ile işbirliği yapmak zorunda. Türkiye de "Filistin" diyor.
İsrail gazı için izlenecek yol ise belli… Önce Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'ne, oradan da Türkiye'ye gelecek. Ardından da boru hatlarıyla Avrupa'ya akacak. Üstelik bunun için ayrı bir projeye ihtiyaç yok. İsrail gazı, diğer projeler kapsamında oluşturulan Türkiye'deki boru hatlarına eklenecek.
Böylece hem Türkiye'nin, hem de Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin eli güçlenecek. Rumlar da Kıbrıs'ta çözüm için zorlanmış olacak. Hatırlatırım… Bugün Kıbrıs açıklarında en büyük arama faaliyetini yürüten Delek de bir İsrail firması. O'nun çıkaracağı enerjinin yolu da Türkiye'den geçmek zorunda!

Emin Pazarcı/Akşam

  • 5
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Dün DAEŞ'i konuşurken kaldığımız yerden devam edelim mi? Edelim ama... Şimdi birileri ortaya çıkıp "öyle üst akıl diyerek bu sorun anlaşılmaz" diye yazıp çizmeye başladı.
Sanki böyle bir iddia varmış, DAEŞ'in sosyolojik, itikadi ve jeopolitik dinamikleri bütünüyle reddediliyormuş gibi bir hava... Yok öyle bir şey!
Fakat DAEŞ'in ne yaptığını anlamaya çalışırken "üst akıl"ı devre dışı bırakmamızı istiyorsan, bak bu noktada külahları değişiriz. Çünkü ya çaktırmadan bir iş çeviriyorsun ya da hiç fark etmeden aslında üst akılın tezgâhına destek çıkıyorsun demektir. Pes doğrusu!

Bir de "sorun içimizde"ciler var! DAEŞ'in İslam dünyasının, hatta İslam düşüncesinin iç sorunu olduğunu iddia edenler hani... Soruyorum; hangi "iç" o?
O "iç" dediğin şeyi çok uzun zamandır dışarısı tarif ediyor; Batı, küresel güçler, yeni kolonyalizm, vs. Ve sen böyle laflar ettikçe onlar ellerini ovuşturuyor... Geçen baktım da...
Diyanet'in selefi, vahabi, harici akideler ve kaynakları konusundaki yayınlar etrafa dağıtılsa bu örgütlerin yayılma imkânı bulamayacağına inananlar bile çıkmaya başlamış. Ne saflık Yarabbim!

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 6
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Suriyelilere vatandaşlık hangi şartlarda verilecek" sorusunun cevabı henüz yok. Suriyelilerin bir kısmının ise Türkiye'de kalması için devletin bir formül üzerinde çalıştığı belli. Böyle bir konunun Cumhurbaşkanı Erdoğan tarafından bayram süresince tartışılmasını istediği de ortada.

Hal böyle olunca bu konudaki düşüncelerimizi söylemek isteriz. Öncelikle Anadolu "Nuh'un Gemisi"dir. Bu topraklara zaman içerisinde nice mazlum halklar sığınmıştır. Yaşadıkları coğrafyalarda büyük tufanlar koptuğunda, zulüm ve savaşların yaşandığında Anadolu'ya sığınanlar hep olmuştur.

Endülüs yandığında Yahudiler, Balkanlar yandığında Müslüman tebaanın sığındığı toprak hep Anadolu olmuştur. Ve o sığınanların birçoğu bugün gururla Türkiye Cumhuriyeti'nin kimliğini taşımaktadır. Hatta etnik kimlikleri farklı olsa da milliyetçilik konusunda çok daha hassas bir çizgidedir.

Bulgaristan'dan, Bosna'dan, Yunanistan'dan, Makedonya, Kosova, Arnavutluk'tan, Kırım'dan, Kafkaslardan 100 yıl içerisinde Anadolu'ya yoğun göç yaşanmıştır. Sadece batı ve kuzeyden değil doğu ve güneyden de göç aldı Anadolu. Türkistan'dan da, Afrika'dan da küçük göçler oldu. Birinci Körfez Savaşı'ndaysa bu kez yüzbinlerce Kürt sığındı bu topraklara.

Şimdi, Suriye'den birçok etnik kökene mensup sığınıyor. Suriye sorununun ilk gününden itibaren göçmenler konusunda Türkiye'nin tutumu aynı. Şu ana kadar her hangi bir değişiklik yok. Gelen Suriyelilere neden geldin diye sormadık. Bu soruyu sormadığımız için de gelenler arasındaki art niyetlilerin bir kısmının gadrine uğradık.

Ne var ki, gelenlerin çoğuyla ilgili de büyük bir sorun yaşamadık. Suriye meselesinde yeni bir aşamaya gelinmiş olmalı ki Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın dilinden, "Vatandaşlık verilmesi" ile ilgili vurgulu cümleler duyuyoruz.

Hasan Öztürk/Yeni Şafak

BİZE ULAŞIN