Türkiye'nin en iyi haber sitesi

Editörün seçtiği köşe yazılarından...

  • 1
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Himmet Aktürk, 15 yıl önce de 14 yaşındaki yeğenini taciz ettiği gerekçesiyle, 1.5 yıl cezaevinde yatmış. Manisa'nın Alaşehir ilçesinde yaşayan Irmak'ın ailesi, mahallelerinde hurdacılık yapan Aktürk'ün daha önce çocuğa taciz suçundan hapis yattığını bilseydi, kızlarını evlerinin önünde oynatır mıydı? Çocuklarını gözlerinin önünden ayırırlar mıydı? Bu soru, her anne-baba için geçerli.
Yaşadığınız mahallede bir tecavüzcünün ya da pedofili hastasının oturduğunu bilmek hakkınız mı? Bu sorunun yanıtı, Kate Winslet'ın başrolünü oynadığı 'Little Children' filminde saklı.
Filmde Jackie Earle Haley, pedofili hastası adamın öyle başarılı bir portresini çiziyordu ki, en çok ona üzülüyordunuz. 'Çocuklarımızı bu sapıktan koruyalım' diyerek adamı deşifre eden ve her fırsatta aşağılayan polis ise filmin kötü adamıydı.
Özetle, tam ters köşeye yatıran bir filmdi 'Little Children'. Pedofili hastalarının da insan olduğunu ve toplum tarafından damgalanmamaları gerektiğini anlatıyordu. Ama ben bir baba olarak, yine de mahallemde kim tecavüzcü, kim pedofili hastası bilmek isterim. Elbette Türkiye gibi muhafazakar bir ülkede, bir tecavüzcünün deşifre edilmesi linç sebebi. Kimse mahallesinde bir pedofili hastasını yaşatmaz! Bu noktada iş Emniyet'e düşüyor.
Amerika'da ve Avrupa'da pedofili hastaları, çok yakından takip ediliyor. Çocukların bulunduğu ortamlara yaklaşmaları kesinlikle yasak. Her tecavüzcü ve pedofili hastasının, aradan yıllar geçse bile yakından takip edilebileceği bir sistem geliştirilmeli. Tabii bu sistem, suçluların da can güvenliğini koruyacak derecede gizli olmalı.
Normalde küçük Irmak kaybolduğu anda, kayıtlarda Himmet Aktürk'ün aynı mahallede yaşadığı ortaya çıkmalıydı ve polis, Müge Anlı'dan önce suçluyu bulmalıydı. Daha da önemlisi; Irmak kaybolmadan önce Aktürk kontrol ediliyor olmalıydı. Ne yazık ki, bizde suçluyu yakalamaktan çok suçu önleme konusunda eksiklik var. Suçu önlemek, suçluyu yakalamaktan daha önemli olmalı.

Mevlüt Tezel/Günaydın

  • 2
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Star gazetesi yazarı Hüseyin Gülerce, Fetullah Gülen'in "bu yazara" bir ev hediye ettiğini kendisine söylediğini dile getirmişti. Bu yazar da, bu iddiaya sessiz kalmıştı. Ben de, Sayın Cumhurbaşkanımıza, "Beştepe'yi boşalt" diyen bu yazara, " Fetullah Gülen'in kendisine aldığı evi o boşaltabilecek mi bakalım? " demiştim. Bunun üzerine… Çok okunacağımdan endişe ettiğinden olsa gerek adımı vermemek için, "Yeni Şafak gazetesinde köşesi olan biri 'hediye ev' konusuna takılmasaydı yine sessiz kalacaktım" şeklinde tuhaf bir ifadeye yer verdiği yazısında, " Bir yalanı illâ yalanlamak gerekir mi?.. " karşılığını vermişti.

Elbette, gerekmez. Lakin bu yalanın sahibine, 17- 25 Aralık 2013 kumpasını tertiplediği aşikar olduğu halde, " 25 Aralık'ı bilmiyordu " diyecek kadar ihtimam göstermişseniz gerekir. Hele hele 15 Temmuz'un ardından bile, "Darbenin beyni' Gülen olabilir mi? Olmasa da oldu bile…" şeklinde ihtiyatla yaklaşmışsanız pekala gerekir. Hem o kadar gerekir ki, işinize gelince kuşkucu, işinize gelmezse kör kütük sağır olabilme maharetiniz işe yaramaz. Gelgelelim…

Bu yazar, mahut iddia üzerine, Gülen'e "müfteri, yalancı, sahtekâr" diye saydıracağına, Gülerce'ye çakmayı ve fakire de sitem etmeyi yeğlemişti. Neden acaba? Aydın Doğan bile böyle bir iftiraya maruz kalsa, " Ey Fetullah Gülen, iddianı ispat edersen hep birlikte Ertuğrul Özkök'ü Taksim'de asalım, yok şayet edemezsen müfterisin, şerefsizin önde gidenisin " diye rest çekerdi. Bu yazar, rest çekemediği gibi geçen günkü yazısında, "ABD'nin Gülen'i iade etmesini neden istiyorsunuz? Gülen, Türkiye'ye gelecek de ne olacak? Durduk yere başınıza iş almayın… " yollu akıllar veriyor. Artık ne zannediyorsa…

Fetullah Türkiye'ye getirildiğinde, " Bu yazara ev hediye ettin mi? " diye sorulmayacak herhalde. Ya? " İğdiş hale getirdiğin, robotlaştırdığın, mankurtlaştırdığın şu tabanının büyüsünü çöz " denilecek. Büyüsünü, yani, sende vehmettiklerini… Nihayetinde Fethullah çözüldükçe tabanı da (her bakımdan) çözülecektir. Bu da her şeyden evvel mahut tabanın " tahrip kalıbına " dönüşmesine engel olmanın en kestirme yoludur. Neyse. Doğrusunu isterseniz, ben bu yazarı severim, sevdiğim için de üzülmesini hiç istemem.

Bir hobi olarak bile çelişkilerini yüzüne vurmayı hiç düşünmedim. Öyle olsaydı, bir süre önce, "Cumhurbaşkanı Erdoğan'ı hiç tanımadığımı anladım" dediğinde, tee 2008'de, "Obama gibi geldi, Bush gibi politika izliyor" şeklindeki lakırdısını hatırlatırdım. Hani, dönemin Başbakanı Erdoğan, "Sevsinler seni" karşılığını vermişti de bu yazar da ağzını açmak yerine, "sevilmiş sevilmiş" dolaşmayı tercih etmişti. Nedense 2011'den sonra hepsi "herif" kesildi. (Ne tesadüf değil mi, aynı tarihten itibaren Erdoğan'a karşı Fetullah ve örgütü harekete geçmişti.)

Bugünkü yazı yolcuğumuzda bu yazardan bahsetmemin tek nedeni var: Fetullahçı Terör Örgütünün (FETÖ/PDY) 15 Temmuz 2016 Tarihli Darbe Girişimi İle Bu Terör Örgütünün Faaliyetlerinin Tüm Yönleriyle Araştırılarak Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi Amacıyla Kurulan Meclis Araştırması Komisyonuna verdiği fotoğraf. (Tanrım, bu komisyonun kısaltılmış adı nasıl bir şey olur acaba?! ) Gördüğünüz gibi komisyonun adı acayip azametli. Musul'a sürsen, DAEŞ tek kurşun atmadan teslim olur gibi bir havası var. Ne ki, adı namütenahi gibi ama işlevi sınırlı galiba. Çünkü bu yazarın bu komisyonun masa başında öyle bir fotoğrafı var ki, kim kime ifade veriyor, belli değil. Ama Allah'ı var, koltuğu değil masayı bile dolduracak kadar güzel oturmuş adam.

Salih Tuna/Yeni Şafak

  • 3
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Özkök Komisyonda FETÖ'yle mücadele için alınan MGK tavsiye kararına ilişkin olarak, "Ağustos 2004'te, 'Bu örgüt çok büyük imkân ve kabiliyete kavuştu. Bu iş takip edilsin'dedim. Hükümeti kesin olarak bilgilendirdik, 'Bu durum iyi değil' dedik. Açıkça söyleyeyim fazla bir şey yapıldığını da görmedik" şeklinde konuşmuştu. Başbakan Yıldırım Özkök'ün bu sözlerini yorumlarken, "Biz terör örgütündenbahsediyoruz sen silahlı bir eylem yapmıyorsun ama yapabilirsin diye hareket edilemez. Bu konuda Özkök konuyu karıştırıyor. Özkök, darbe girişimlerine karşı hangi eylemleri yapmış?" dedi.
Ve sonra çok çarpıcı bir iddiayı seslendirdi: "- Fethullah Gülen'e Nazlı Ilıcak soruyor, 'Hocam askeriyenin baskıları ne zaman bitecek?' 'Özkök Genelkurmay Başkanı olunca bitecek' diye cevap veriyor Gülen." Başbakan Yıldırım FETÖ ile CHP'nin işbirliği konusunu da somut bir örnekle anlattı: "- Ben 2014 seçimlerinde İzmir'de Büyükşehir Belediye Başkanlığı'na aday oldum.FETÖ'cüler yolsuzluk yapıldı algısı oluşturmak için bazı iddialar ortaya attı. O dönemde abiler ablalar CHP için oy istedi, sandıklarda sabaha kadar yattılar. CHP'nin kazanması için. Açıkça partinin işbirliği yaptığını söyledi Birgül Ayman Güler..." Binali Yıldırım'ın Irak ve Suriye'ye ilişkin açıklamaları da, Türkiye'nin tutumunu açık ve seçik biçimde ortaya koyuyor:
"Biz ne Irak'ın ne Suriye'nin toprak bütünlüğünün bozulmasına yönelik bir planımız yok. Biz toprak bütünlüğünün korunmasını istiyoruz. Orada otorite boşluğundan doğan örgütler canımızı yakıyor. Suriye'de Fırat Kalkanı ile güvenli bölge oluşturduk. Kuzey Irak'a zaman zaman karadan zaman zaman havadan operasyon yapıyoruz; burada geçişleri önlemek için güvenlik önlemleri alacağız. Kilis'e roketler atılıyordu çünkü DEAŞ burnumuzun dibindeydi. Şimdi 20 km püskürttük. Gerekli tedbirleri alıyoruz. Biraz daha güneye kadar devam edeceğiz."

Mehmet Barlas/Sabah

  • 4
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Dünya tarihinde dönüm noktası olan tarihlerde günlük yaşantısını sürdüren sıradan insanlar... Birkaç saat içinde belki de kahraman olacaklarını bilmeden yaşayıp giderken... Acaba bulundukları tarihi dönemecin farkında mıydılar? Coğrafyamız işte tam da tarih kitaplarında çokça bahsedilen o günlerden geçiyor. Eksik anlatılan, yanlış anlatılan tarih dilimleri "Nerede kalmıştık?" sorusuyla yeniden gündeme taşınıyor. Bu kararı biz mi aldık? Hayır, elbette. Uluslararası konjonktür fazla seçenek bırakmadı. Irak-Suriye ekseninde açıktan, Türkiye-İran ekseninde de akılları sıra perde arkasından alçak oyunlarla bir kurgu peşinde uluslararası hegemonya. En son düşündükleri şey bu coğrafyanın insanının selameti. Belki de tek dikkate aldıkları millet, Yahudiler. Bir de tabi, el atılan topraklarda çanları yeniden çalmaya başlayan kiliseleri öncelikleri haline getiren yetkili isimler var. Washington'un bu coğrafya ile ilgili "muhtarı" Brett McGurk'un sosyal medyada önceki gün paylaştığı çanları yeniden çalmaya başlayan kilise fotoğrafını arşivlerimize alalım. İleride bu fotoğraf belki de bugünkünden çok şey anlatacak.

Uluslararası hegemonya sınırları değiştirmeyi kafasına koydu.

Bu planlar karşısında naif ve uzlaşmacı bir tutum altında olmak, kaybetmek ve küçülmek anlamına gelecek. Aklıbaşında itirazlar, ülkenin menfaatlerinin korunması için olmazsa olmaz.

Türkiye'nin Suriye ve Irak cephesinde "işlerine geldiği şekilde" adım atmasını yani kendi kurallarına göre oynamasını bekleyenler büyük bir yanılgı içindeler. "2023 hedefleri" diye yola çıkılırken, bir yüzyıl daha kayıpların zafer kılıfı içinde sunulmasına razı olmak için hesaplar yapılmadı. Oyun kurduklarını sananlar, bu coğrafya insanının vatan sevgisi ve imanını hesaba katmadılar. İşte bu yüzden başta FETÖ maşasıyla kalkıştıkları 15 Temmuz işgal girişimi olmak üzere tüm tuzakları bir bir bozuluyor. Gülümseyin, tarih yazılıyor...

Saadet Oruç/Star

  • 5
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

DAEŞ'i, Barzani'nin çekincelerini, Musul operasyonundaki tuhaflıkları, Bağdat'ın bir başkentten çok Ortadoğu'yu darmaduman etmek için ateşlenecek bir fitili andırışını iyice anlamak istiyorsak... 2003'ün hemen ertesine bakmalıyız. Yoksa "demokrasi götürdük" palavralarına değil.

Yanlış anlamayın! Öldürülen Iraklı sayısından veya El Gureyb'den söz etmeyeceğim. Meraklısı google'a bakar hemen öğrenir. Gidenleri değil, kalanları... Irak'ın daha o günlerde hücrelerinden başlayarak nasıl yok edildiğini hatırlamanızı istiyorum. Mesela Irak Koalisyon Güçleri'nin üst düzey komutanlarından Frank Willis'in daha sonra senato soruşturmasında söyledikleri net fikir veriyor: "Irak o günlerde dolar denizinde yüzüyordu.
Öyle dolar yağıyordu ki, şaka değil, 100 dolarlık banknotları top yapıp futbol oynuyorduk. Vahşi Batı günlerinde gibiydik. Kimsenin aklına bile getiremeyeceği şeyler yaşadık." Bu dolarlar nereye gitti? Her yere... Ve tabii ayrılıkçı güçlere, milislere, gruplara, cemaatlere de...
İşgal sonrası usulsüzlükleri sorgulayan komisyonun savcısı Alan Grayson ise şöyle anlatmıştı: "Orada ABD yasaları geçmiyordu. Irak yoktu, dolayısıyla Irak yasaları da yoktu. Herkes herkesi vuruyor; herkes herkesi soyuyordu." Irak'ın bitişi o günlerde tamamlandı, gerisi palavra! Sadece Saddam yönetiminde değil, beş asır boyunca o topraklarda iktidarı elinde tutan Sünni bürokrasinin tasfiyesi sadece iki haftada bitirilmişti.
O kesim için tek açık kapı bırakmışlardı: Yol önce Felluce direnişine, sonra El-Kaide unsurlarına, en sonunda da DAEŞ komplosuna alet olmaya kadar uzandı. Şii çoğunluk ise top yapıp oynanan dolarların ve sağdan soldan çekiştirenlerin etkisiyle yakın gelecekteki kargaşa ortamı için hazır tutulan çetelere dönüştürüldü.

Haşmet Babaoğlu/Sabah

  • 6
  • 15
Editörün seçtiği köşe yazılarından...
Editörün seçtiği köşe yazılarından...

Ankara'da, iki ülke arasındaki ilişkilerin konjonktürden kaynaklanan bir sarsıntı geçirdiği ancak ABD'deki seçimlerin ardından taşların eski yerine oturacağı görüşü hâkim. Fakat Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın son açıklamalarına bakıldığında devlet aklının pek bu kadar iyimser olmadığı görülüyor. Zira Fırat Kalkanı, terör örgütüne karşı değil, bu örgütün arkasındaki ABD'ye karşı yapılan hamle. Güney sınırlarımızda ÖSO destekli başlatılan operasyonlar, ABD'nin bölgedeki planlarına set çekmek içindi. Türkiye'nin Musul üzerinden Misak-ı Milli'yi hatırlatması da benzer şekilde ABD'nin bölgeyi Türkiye'ye rağmen ve Türkiye aleyhinde şekillendiremeyeceği mesajını içeriyor.

Başika krizi bu yüzden patlamadı mı? Bağdat rejimi daha bir yıl önce bizzat davet ettiği Türkiye'yi, ABD'nin telkinleriyle "işgalci ülke" ilân etti. Türkiye'yi Musul operasyonunun dışında bırakmak isteyen Irak ve İran değil, doğrudan ABD'dir. ABD'yle ilişkilerin daha fazla gerilmesini istemeyen çevreler genelde Başika krizinde İran faktörünü öne çıkarmayı tercih ediyor; ama bilinmeli ki, ABD istemeden ne Irak, ne İran Türkiye'ye karşı tavır alabilir. Cumhurbaşkanı Erdoğan'ın, ABD'nin Musul'a Şii Haşdi Şaabi milislerini sokma çabasına restle karşılık vermesi, "gelecekleri varsa görecekleri de var" demesinin karşılığı, bu kez PKK'nın Kerkük'e sokulması oldu.

ABD'nin dışında PKK'yı kim, hangi güç Kerkük'e sokabilir? ABD, İran ve Irak devletleri ile birlikte ve bu devletlerin üzerinden kontrol ettiği Şii Haşdi Şaabi ve PKK/PYD güçleriyle Ortadoğu'yu yeniden şekillendirirken, Türkiye'nin etrafını da ateş çemberiyle kuşatmaya çalışıyor. Türkiye'nin bunu görmezden gelmesi elbette mümkün değil. ABD'nin bir yandan FETÖ ile devleti içeriden çökertmeye çalışması, diğer yandan PKK ve DEAŞ terörünü Ankara'nın üzerine salması görülmeyecek türden hareketler değil. Bu nedenle Amerikan rüyasının sonuna gelindi; yarım asrı geçen "stratejik dostluk" dönemi kapandı. Türkiye'nin gördüğü zaten başkalarının rüyasıydı. ABD'ye hâkim olan küresel gücün Türkiye ile ilgili planları değişmediği sürece iki ülke arasındaki ilişkilerinin eskisi gibi "stratejik dostluk" seviyesine çıkması zor, bundan sonrası hep taktik ilişki.

Kurtuluş Tayiz/Akşam

BİZE ULAŞIN