Günün öne çıkan yazarları (30.07.2016)

  • 1
  • 18
Günün öne çıkan yazarları (30.07.2016)
Günün öne çıkan yazarları (30.07.2016)

Demek aptallığın da, densizliğin de rütbesi yokmuş. İnsan Joseph Votel gibi Amerikan ordusunda general rütbesine ulaşır, Ortadoğu'daki ABDoperasyonlarını yöneten CENTCOM'un komutanı da olabilirmiş. Türkiye'deki darbe girişimini tezgâhlayan ve kendi insanlarını katleden asker bozuntuları yakalanınca da, aklını kullanıp "Müttefikimiz Türkiye'ye geçmiş olsun" diyecek yerde "ABD'nin Türk ordusundaki yakın müttefikleri tutuklandı" diyerek akılsızlığını ve densizliğini sergilermiş.
Zaten hepimizin aklında kuşku rüzgârları fırtına şiddetinde esmekte... Darbe girişiminin arkasında hangi yabancı devletin istihbarat örgütünü bulunduğu üzerinde sürekli çeşitlemeler yapılıyor. Ayrıca Fetullah Gülen'e mal bulmuş mağribi gibi sahip çıkan Amerikan yönetimi, bu tutumu ile kuşku rüzgârlarını daha fazla körüklemiyor mu?
Dün bu konuda konuşan Cumhurbaşkanı Erdoğan, hepimizin düşüncelerine tercüman oldu...Cumhurbaşkanı'nın bazı cümlelerini hatırlayalım:
"...Dünya bu demokrasi nöbetini tutanları sadece izliyor. Sadece bize oralardan geçmiş olsun. Söyledikleri bu. Arkasından 'Gelecek için endişe duyuyoruz.' Endişeleri şu; bu içeri alınanlar, tutuklananlar... ABD'de önemli makamda olan bir general 'İrtibat halinde olduğumuz üst düzey komuta kademesinde olanlardan içeri alınanlar olduğunu görüyorum' diyor.
İnsan biraz sıkılır. Bunun kararını vermek senin haddine mi, haddini bileceksin, sen kimsin?

  • 2
  • 18
Günün öne çıkan yazarları (30.07.2016)
Günün öne çıkan yazarları (30.07.2016)

Erdoğan; Clapper ve Votel'in şahsında, Gülen'i himayesi nedeniyle ABD yönetimine duyduğu tepkiyi de yineledi ve, "Kalkıp bu darbe girişimini püskürten bu devlete teşekkür edeceğine, tam aksine darbecilerin yanında yer alıyorsun. Darbeci zaten senin ülkende, onu zaten besliyorsunuz. Üst aklın kimler olduğunu gösteriyor bu açıklamalar. Kendinizi açığa veriyorsunuz" ifadelerini kullandı.
ABD'nin darbelerle sınavı konusunda yöneltilecek bir soruya aşağı yukarı şu yanıt verilebilir: ABD, geçmişte dünyanın çeşitli ülkelerinde doğrudan ya da dolaylı olarak darbelere müdahil olmuştur. Amerika'nın sicilinde maalesef bu gelenek vardır. Bakınız İran, Musaddık darbesi. Nikaragua, bizim 12 Eylül. Liste uzun. Bu işlerin bir numaralı kuralı, yapıp inkâr etmektir. Yapılan işin adına istihbarat disiplininde örtülü operasyon denir. Basit bir propagandadan hedef ülkedeki silahlı paramiliter güçleri desteklemeye kadar farklı yöntemleri vardır. Bunlardan biri de size daha yakın bir grubun iktidarı devirmesine yardım etmektir. Bunu yaparken kolaylaştırıcı rol oynayabilirsiniz, doğrudan destek verebilirsiniz, bastıracak olan tarafın işini zorlaştırabilirsiniz ya da hükümete karşı olan tarafı şu veya bu şekilde cesaretlendirebilirsiniz, himaye edebilirsiniz.
Bu genel değerlendirmenin ışığında, Amerikan yönetiminin, 15 Temmuz gecesinde olanları izlediği ilk saatlerde en azından, "heyecanlandığını" söylemek de yanlış olmaz. Böyledir demiyorum ama bu heyecan, Suriye meselesi nedeniyle şu anda Türkiye ile netameli olan ilişkilerine göre, daha kolay yönetilebilir ve kendilerinin daha lehine bir gücün iktidara gelme ihtimalinden kaynaklanabilir. Çünkü darbeyle gelmiş bir hükümet her zaman edilgendir, daha fazla söz dinler ve en önemlisi süper güçler için daha az bir maliyetle işbirliğine açıktır. Hele ki patronunun Amerika'da yaşatıldığı bir gücün giriştiği bir darbe söz konusuysa.
ABD yönetiminin 15 Temmuz gecesinden sonraki ilk 72 saatte yansıttığı "Dur bakalım" tavrına, bunu izleyen günlerdeki darbeyi yapandan çok, onu yakalayanı sorgulamaya teşne haline ve son olarak dün ABD'li komutanların açıklamalarına baktığımızda kısa vadede Türkiye-ABD ilişkilerinin model ortaklığa uygun seyredeceğini söylemek zor. Şüphesiz Türkiye'nin ve ABD'nin somut meselelerde bundan sonra atacağı adımlar belirleyici, ancak görünür gerçekler iç açıcı değil. Örneğin Gülen'in iadesi. Buzdağının görünen kısmı olan bu meselenin fiziki sonuçlarından çok sembolik öneminin tahkim ediliyor olması bir sorunsala dönüşmek üzere. Bunun ABD tarafından yeni şartlara uygun kullanışlı bir malzeme haline getirilmeye çalışıldığı ortada. Gülen'in dosyasının iki bilirkişiye verileceği, onların dosyayı inceleme ve görüş bildirme prosedürünün aylar alacağı duyumları da bunu gösteriyor.

  • 3
  • 18
Günün öne çıkan yazarları (30.07.2016)
Günün öne çıkan yazarları (30.07.2016)

Piyasadaki "Tayyip düşmanlarının" panik içinde kıvırtma çabaları yeni boyutlar kazanıyor. Önce darbeyi "hafife almayı" denediler. "Tiyatro" miyatro gibi laflar buradan çıktı. Sorsanız, "darbeyi Tayyip yaptırmıştır" diyecek teres bile çıkacaktır. Çıkmadı da değil, bu vesileyle özgürlüklerin elden gitmesinden korkuyorlarmış (Amerikan ve Avrupa basını da "Tayyip daha da güçlenecek" diye korkuyor.) Sonra, "gözaltına alınanları koruma kampanyası" başlatıldı. Nişantaşı görmüş imamlar da birdenbire Atatürkçü kesildiler. Bunu da gördük.
Bunu basın özgürlüğü şekerine bulayıp yediriyorlar. Bakalım "darbecileri affedin" kepazeliğine ne zaman girişeceklerdir? Göreceksiniz. Daha da ileri gidip, kör kör parmağım gözüne düpedüz maskara olmayı göze alanlar bile var: "Nazlı Ilıcak'ın, Hilmi Yavuz'un Fetullahçı olduklarına beni kimse inandıramaz" demiş birisi... Senin de adam olduğuna beni kimse inandıramaz!
Bir de "kendine pay çıkarmaya çalışanlar" var tabii. Bunların başında kim geliyor? Kim gelecek, elbette Kılıçdaroğlu. Muhtereme "evde otururken lambalara dikkat edilmesi gerektiği" söylenmiş. Patlar matlar, aman ha... Elektriği bir kesiverirlerse, maazallah Ortaçağ karanlığı. "Bizim bir canımız var, o da demokrasi için gidecekse gitsin" demiş Kılıçdaroğlu.
Senin canını kim niçin alsın Kemal Bey? Önemli bir adam mısın ki, bu iktidara bir alternatif falan mı oluşturuyorsun ki sen ortadan kalkarsan darbeciler sevinsinler?

  • 4
  • 18
Günün öne çıkan yazarları (30.07.2016)
Günün öne çıkan yazarları (30.07.2016)

Sonra 18 Nisan 1999'da yapılan seçimlerde Bülent Ecevit'in partisi DSP'nin en fazla oyu alarak hükümeti, MHP ve ANAP ile bir koalisyon olarak kurması, 28 Şubatçılar ile rehberlerinin ortak prodüksiyonuydu.
Tekrar etmekte fayda var;
14 Şubat'ta Öcalan İmralı Adası'na konuldu.
22 Mart'ta Gülen Amerika'ya kaçtı.
18 Nisan'da yapılan seçimlerde DSP birinci parti oldu.
Bunun bir tesadüf eseri olduğunu hiç kimse ileri süremez.
Abdullah Öcalan'ın rehin olarak verilmesiyle, Kürt sorununun şiddet sarmalını ateşi düşük bir seviyeye indirdiler. Gülen'i Amerika'ya aldırarak, Gülen Örgütü'yle Ecevit arasındaki işbirliğini güvenceye aldılar ve artık bin yıl sürecek darbeci saltanatlarının sürebileceğine, sevinç çığlıkları eşliğinde inanmaya başladılar.
Ama oyun 2002'deki seçimlerde bozuldu. AK Parti seçimlerden büyük bir zaferle çıkıp hükümeti yalnız başına kurma başarısı gösterdi. İşte o andan itibaren darbe mekanikleri, eski cennetlerini geri getirmek için harekete geçti. Cumhuriyet mitingleri, Özden Örnek'in darbe günlükleri; 27 Nisan muhtırası, 411 oyla kabul edilen Anayasa değişikliğini Anayasa'yı açıkça çiğneyip esastan ele alarak iptal eden ve 367 rezaletine imza atabilen Anayasa Mahkemesi ve Ak Parti'yi kapatma davası gibi onlarca girişim sahnelendi.
Sonuçta bu süreç 15 Temmuz 2016'da bir darbe kalkışmasıyla neticelendi.
Darbecilerin her zaman iki yüzü oldu; ölüm ve yok etme. Bu iki yüzün ortak yanı dehşet veren bir kirliliktir. Bizim hayat dolu varlığımızın üstüne boca ettikleri iğrenç, mide bulandırıcı tarifsiz kir tabakası, asla darbe karşıtı hafızamızı yok etmeye yetmeyecektir. Biz bütün kötülüklerin derin acısını daima hatırlamaya devam edeceğiz.

  • 5
  • 18
Günün öne çıkan yazarları (30.07.2016)
Günün öne çıkan yazarları (30.07.2016)

Marttan beri yazılarımda "öğrenme günlerindeyiz" deyip duruyordum ya... Şimdi bana bunu söyleten siyasi /sosyal dinamikleri daha net görebiliyorum. Hepimiz "temel dersler" sınıfında insan, devlet ve Türkiye üzerine hızlandırılmış bir kurstan geçiyoruz sanki. Şu "vatan" konusu mesela... Üzerinde uzun uzadıya durmaya çağırıyor bizi.
Sol/ liberal söylemin zihnimizdeki kalıntılarını çöpe fırlatıp yeni baştan ele almamız gereken bir konu bu. Dün Hilal (Kaplan) o pankartın altını özellikle çizerken yerden göğe haklıydı:
Alelacele el yazısıyla "Ev kira ama memleket bizim" diye yazmıştı sokaktaki bir kahraman ve darbecilerin gözüne gözüne tutuyordu. Son zamanlarda "evrensellik" paradigmasıyla o kadar haşır neşir olduk; ekonominin ideolojik kavgalar üzerindeki belirleyiciliği üzerinde o kadar yargı biriktirdik ki, işin içinden kolayca çıkamayanları anlıyorum.
Daha basit söyleyeyim; aydınlar olarak "vatan" mefhumunun derinliğini öyle hafife aldık ki, o pankartı tutan kahramanın alnından öpmek istiyor ama mahcubiyetimizden yanına yaklaşamıyoruz. Yalan mı?
Bir sınır çizdi millet... Vatanın sınırlarını çizdi. Her kesimin kafasına dank etti ki, vatanı çevreleyen dikenli tellerden, mayınlı arazilerden, hamasi bürokrat nutuklarından oluşmuyor o sınır. Sınır, sade insanın kalbi... Zihnine işlemiş geleneksel irfanın izleri... Sevdiğine bağlılığı... Onu ezip geçemiyorsun işte! Ve şükür ki, popüler kültür safsatalarıyla da yok edemiyorsun!

  • 6
  • 18
Günün öne çıkan yazarları (30.07.2016)
Günün öne çıkan yazarları (30.07.2016)

Hani söz konusu tiyatroysa, milletin kahramanca direnişi değil, bu kurguydu. Bu Batılı kolonyal kafadır. Batılı tiyatroda "Deus ex Machina" (makineden tanrı) denen bir fenomen vardır. Oyun karışır, karışır ve tıkanmanın doruk yaptığı noktada kurguya aniden yapay bir kahraman girer ve taşları yerli yerine oturtur. Birinci Dünya Savaşı'nda da aynı oyun tezgâhlandı ve başarılı oldu. Batı diplomasisini en iyi okuyan, seleflerinin hatalarından ders çıkaran 2. Abdülhamid, Şark sorunu ile iç toplumsal barışı baltalayan üçüncü ülkeleri birbirine tokuşturmasını iyi biliyordu. Osmanlı'yı doğrudan işgal etmediler, edemediler.
Bunun yerine Batıcı/İslamcı şeklinde devleti ve milleti böldüler. Demokrasi, özgürlük, eşitlik söylemleri ile el atından kışkırttıkları olayların çözümünün ancak Abdülhamid'in halli ile mümkün olduğuna ikna ettiler. İlk Gezi dediğim 1908'de meydanlara çıkan halklar, çok değil, birkaç sene sonra muazzam bir cehennemin içine düştüler. 1908 İttifakının ortaklarından İttihatçılar önce Babı-ı Ali ile kendi içini temizledi, sonra da Almanya'nın gönüllü sömürgesi olarak büyük savaşa dahil oldu. Savaşa girdikten sonra ilk işleri Tehcir'i yapmak oldu. Savaşın sonunda Sevr dayatıldı ve Osmanlı'nın toprakları cetvelle, gizli/açık anlaşmalarla dizayn edildi.
İki milyon kilometrekarelik imparatorluktan 780 bin kilometrekarelik bir vatan çıkaran bu ülkenin aziz milletinin şehadetidir. Dış konjonktürde ise Bolşevik Devrimi etkili oldu. Türkiye'nin paylaşılması üzerine ikinci bir savaşı kimse göze alamadı; ama sadece yüzyıllık bir mola verildi. Suriye iç savaşı bu molanın bittiği andır ve asıl hedef merkez ülke olan Türkiye'dir. O nedenle herkes iç barışın, birlik ve beraberliğin hamasi bir retorik değil, bir varoluş unsuru olduğunda hemfikir.
Bu işin eliti, dindarı, Türkü, Kürdü, Sünnisi, Alevisi, Müslimi gayrımüslimi yok. Her ev içinden yıkılır; içinde sağlam olan ev ise tüm fırtınalara dayanır. Siyasetçilerin, özellikle muhalefetin bu noktada çok dikkatli olması zaruridir. Recep Tayyip Erdoğan, hep iddia ettiğim üzere, bir partinin, bir kesimin değil, tüm ülke ve bir bütün olarak 79 milyonun menfaatlerini koruyan bir ülke lideri olduğu bir kez daha kanıtlanmıştır. Erdoğan bir işgal hareketinden bir devrim çıkaran muazzam yetenekte yerli, milli ve organik bir liderdir.
Kendisinin de dediği gibi bir kral değil, seçilmiş, meşruiyeti yüzde 80'lere ulaşmış demokratik bir liderdir. Yerli ve milli konsepti üst kimlik olarak kurumsallaştırmak, yeniden dizayn edilen devleti liyakat ve çoğulculuk esasına göre inşa etmek olmazsa olmazımızdır. Aziz milletimize, 15 Temmuz şehitlerine ve çocuklarımıza vereceğimiz en büyük hediye de bu olacaktır.

BİZE ULAŞIN