Ne yapayım ben şimdi? Size kuştan, böcekten, magazin dünyasından, aşktan, ilişkilerden, dizilerden mi söz edeyim?
Hayatımızın içinde onlar da var elbet, tamam ama şimdi ne elim, ne dilim varmıyor ki bunları düşünmeye, yazmaya.
Ne kara, ne zor günler geçiriyoruz böyle...
Benim aklım, biliyorum çoğunuz gibi, yine karmakarışık.
Ne düşüneceğimi, ne dileyeceğimi, neyin doğru, neyin yanlış olduğunu, çözümün nerede olduğunu toparlayamıyorum kafamda.
GİZEM YUVASI DOĞU
Yaşadığı ülkeyi kışın poposunu büyüttüğü, yazın da 'yaydığı' yerden ibaret zannedenlerden olmadım hiç.
Tamam batıyı, kuzeyi, güneyi biliyorduk da peki ya o gizem yuvası, kapalı kutu Doğu'da neler oluyordu? Nasıl bir hayat hüküm sürüyordu? İnsanları nasıldı?
Çünkü şunu da biliyorduk ki; Doğu'yla Batı arasında hem ikliminde, hem coğrafyasında, hem kültüründe, hem de yaşam biçiminde çok ama çok büyük farklılıklar vardı.
Orası öyle bir yerdi ki; hem aynı memleketti, hem değildi. Oradaki, o uzaktaki köy, hem bizdendi, hem değildi.
Öyle kitaplardan, anlatılardan, TV programlarından, filmlerden gördüğüm beni kesmedi.
İlla ki gidip kendim görmeliydim, ki çok şükür mesleğim de buna elverdi.
BİR ARPA BOYU YOL ALMADIM
Muhabirlik yıllarımdan en son geçtiğimiz kışa kadar; hem meslek icabı, hem de özel nedenlerden defalarca gidip geldim o coğrafyaya.
Cizre'den Van'a, Doğubeyazıt'tan Diyarbakır'a; hızımı ve merakımın önünü (mesleki araz) alamayıp görmediğim çok az yer kaldı. (Birkaç yıl önce Diyarbakır'dan karayoluyla Erbil'e kadar gittim hatta.)
Ama her gidiş gelişimde de, aslında bir arpa boyu yol katedemediğimi farkettim.
Oralarda çok şahane insanlarla tanıştım, dostluklarımız sık görüşemesek de hâlâ sürüyor, beraber çok değerli anlar, anılar paylaştık, çok makara yaptık, çok güldük, eğlendik...
Bazen öyle hikayelerle karşılaştım ki; beraber oturduk, üzüntüden saçımızı, başımızı yolduk.
Tamam ama, işte içimdeki 'orası başka memleket' hissinden bir türlü kurtulamadım.
Oralardayken tamamen başka bir ülkedeymişim hissinden yani.
Zaten bunu, Doğu insanı da böyle kabul etmiş.
Komşu memleketten sınırı geçip ziyarete gelmiş yabancı muamelesi yapıyorlar size. "Siz bilmezsiniz bizim memleketin soğuğu bir başkadır", "Siz bilmezsiniz bizim memleketin yemekleri bol baharatlıdır",
"Siz bilmezsiniz bizim buraların..."la başlıyor sohbetleri.
GERÇEKTEN BENİM ÜLKEM Mİ?
Günlük hayatın içindeki seslerin farklılığı bile "Ben neredeyim, burası gerçekten benim ülkem mi?" dedirtiyor insana.
Savaş uçaklarının, geceleri duyulan silahların sesleri; günlük, olağan sesler mesela.
Çocuklar bile ayırt edebiliyor uzaktan gelen o ses havan topu mu, füze mi...
İşte bu işin çözümü de herhalde burada.
Yani 'bizim memleketi sizin, sizin memleketi bizim' yapmakta.
Elini, gözünü kan bürümüşlere inat, aradaki o uçurumu kapatmak için elini taşın altına koymakta.
Yemişim bu saatten sonra Somali'yi ya da bilmem hangi Arap vatandaşını.
Bu ülke bundan sonra bütün enerjisini batıda ve doğuda yaşayan vatandaşının hayat standartını aynı düzeye getirmeye yoğunlaştırmalı.
VİCDANSIZLARIN OYUNU
Yıllardır aynı klişe söylemlerle kanı pompalayan sözde barış yanlısı, gözünü kan bürümüş, eşkıyadan dönme siyasetçilerin ağzını kapatmak için...
Dağdaki Allah'ın belası savaşın sokağa da yansıması için ellerinden geleni yapan o vicdansızların oyununa gelmemek için...
"Romantik ve boş hayaller kurma; o bölgeye yatırım, eğitim, hizmet götürmek çok zor" mu diyorsunuz yoksa?
Aslan gibi evlatların tabutlarını omuzlayıp durmaktan daha zor değildir herhalde, değil mi?